MEDYA

21 Temmuz 2008 Pazartesi
SİYASET GÜNCEL DÜNYA EKONOMİ KÜLTÜR SANAT SPOR EMLAK KONUT OTOMOBİL BİLİM TEKNOLOJİ SAĞLIK
YAŞAM BÜROKRASİ İ.K. EĞİTİM KADIN MAGAZİN POLİS ADLİYE TURİZM KİTAP MEDYA

Armağan törenleri ve sınıfsal makyaj

Yazı Boyutu : 8 Punto 10 Punto 12 Punto 14 Punto


Son zamanların fenomeni ‘Var mısın Yok musun’ bir yarışma değil bir armağan dağıtma töreni. Türdeşi ‘Çarkıfelek’ten farkı yoksulluğun gizlenmesi.



Her çeşidinden “sigorta cenneti” olan ABD’de de, bireyler için “sigorta olma” düşüncesi 1900’lü yıllara gelmeden yaygınlaşmıştı. Ancak sigorta şirketleri, birçok farklı konuda sigortalayabildikleri bireylere “hayat sigortası” satmaya kalkıştıklarında başarısız oluyorlardı. Mütedeyyin ama girişimci bireyler tarafından zenginleşen bu toplumda sembolik olarak kutsanan “hayat”ın, “maddi” olarak, parayla ölçülebilmesi olasılığı muhafazakâr bireyler tarafından bir türlü kabul görmüyordu. Tanrı tarafından size bağışlanan ve özünde bir kader meselesi olan bir hayatı, nasıl olur da, ödediğiniz para kadar “değerli” kılar, hatta “satın alabilirdiniz”? Bugün bir sosyoloji klasiği olan kitabında Viviana Zelizer (Morals and Markets: The Development of Life Insurance in the United States, 1979), sigorta şirketlerinin bulduğu dahiyane fikri anlatırken, toplumsal duyguların nasıl “makyajlanabildiğini”, nasıl farkında olmadan yeni bir hakikat olarak kurgulanabildiğini bize gösterir. Günümüz Türkiye’sinde de sigortacıların size satmak isterken hüzünlü bakışlarla anlattığı gibi hayat sigortası, size sevenlere, öldükten sonra gösterebileceğiniz son bir sevgi tezahüründen başka ne olabilir? Yalın olarak söylersek, hayat sigortası sevginizin bir dışavurumu, hayatta kalanlara verilen son ve hoş bir “armağandır”. İşte ancak bu “paketlemeden” sonra hayat sigortası satılmaya başlamış ve ona karşı manevi direniş yıkılabilmiştir.

Derdim sigortacıları ne anlamak ne de övgüde bulunmak. Zaten onlar işlerini yapıyor, iktisadi düzen kapitalistleştikçe daha çok sigorta satmaya devam ediyor, daha da edecek. Yukardaki anlamda “armağan verme” düşüncesi belki de son günlerde reyting rekorları kıran Var Mısın Yok Musun şans oyununu anlamamıza yardım edebilir. Uzmanlarının bildiği üzere, armağan kavramı antropolojinin sosyal bilim düşüncesine verdiği önemli “armağanların” başında gelir. Modern antropolojinin kurucularından Marcel Mauss henüz 1920’li yılların başında “armağan” düşüncesini kuramsallaştırmaya başlamıştı. Armağan, en yalın haliyle, veren ve verilen bakımından, sevginin sembolik olarak dışavurumudur. Bir taraf vermese bile, daha sonra kendini “borçlu” hissedeceğinden, her zaman karşılıklı ve kaçınılmaz bir ilişki biçimidir. Kaçınılmazdır çünkü ancak armağan verme yoluyla toplumsal dayanışmanın temelleri atılır. Armağan iktisat kuramı açısından da çok önemlidir. Çünkü liberal iktisadın temel insan modeli (homoeconomicus), yani sürekli olarak gelir-gider hesabı yapan, sadece gereksinimlerine göre pazarda “rasyonel bir akılla” tüketen bir bireyin neden, zarar hanesine yazılacak türden armağanlar aldığı açıklanmaya muhtaçtır. 

O zaman, iktisadi değilse, nasıl bir akıl nedeniyle armağan alınır ve verilir? Bu noktada “potlatch” (potlaç okunur) törenlerinden söz etmek durumundayız. Kuzey Amerika’nın kuzeybatısında yerleşik bazı yerli kabilelerinde görülen ve anlamı “vermek” olan ‘potlatch’ törenleri antropologların her zaman ilgisini çekmiştir. Törenlerde kabilenin, şef dahil, varsılları, kürk ya da salamura yiyecekler gibi, ellerinde bulunan fazlaları toplumun yoksullarına şaşaalı bir törenle dağıtırlar. Varsıllar, bu sayede, “toplumsal statü” ve iktidarda kalma konumunu sürdürmeye çalışırlar. Geleneksel toplumlarda ‘potlatch’ ve benzeri armağan dağıtımı ve dayanışma ritüelleri siyasal bir kurum işlevi de görür. Toplumun üyeleri, toplumun varsıllarını belirlerken onlara “seçkin” statüsü verir, onlara biat etmeye gönüllü olur.

Yarışma mı potlaç mı?
Bir “yarışma” olarak sunulsa da, bakınca bir “şans oyunu” olduğu fark edilse de, Var Mısın Yok Musun bir armağan dağıtma töreninden başka bir şey değil. Bazı yazarların, evimize aile sıcaklığı getirdi diye övgüler düzdüğü bu şans oyununun, Mehmet Ali Erbil’in sunduğu Çarkıfelek (eski versiyon) ile benzerlikleri ve farkları var. Mehmet Ali’de yoksulluk, deyim yerindeyse, kulağımızda çınlardı. Programa telefonla katılan ve söyledikleri her sözcükte bize yoksulluklarını anıştıran “yarışmacılar”, sonunda “N’olursunuz Mehmet Ali Bey yardım edin!” çığlıkları ile medet umarlardı. Mehmet Ali’den (şeften) yardım alamayanlar, programa katılan başka bir “ünlüye” (varsıla) koşarlardı. Yardımsever varsıllar, aynen ‘potlatch’ ritüelinde olduğu gibi, üretim fazlalıklarından oluşan Çarkıfelek eşya reyonundan, eşya dağıtmaya başlarlardı. Özetle, Çarkıfelek‘te yoksulluk asla saklanmaz, aksine olabildiğince “fark edilir” kılınırdı.

Acun Ilıcalı’nın şovu da bir ‘potlatch’. Ama benzerlik burada sonlanıyor, fark başlıyor. İlk olarak Acun, kendisini bizzat katılımcılarla beraber konumlandırıyor. Programın esas olanı bir görünmez şef, Hamdi Bey. Para tekliflerini yaptığına göre törenin en varsılı o. Acun ise, potlatch töreninde, ritüelin ruhani düzenini denetleyen büyücü ile eşdeğer. Kuşkusuz bazı güçlere haiz, ama sonuç olarak bir “ölümlü”. Dokunuyor ve kutulara şans vermeye çalışıyor, bazen küçük sayılar açıyor, bazen çuvallıyor. Mehmet Ali’nin Tanrısal gücünden eser yok Acun’da, o nedenle, kimse ona “n’olur” diye seslenemiyor. “N’olur”ların sahipleri bazı katılımcılar ya da onların stüdyoda bulunan bazı yakınları. Şov, ‘new age’ türü bir din gibi, sürekli olarak yeni ritüeller, kişilikler, davranışlar üretiyor. Geriye doğru saymalar, küçük sayı açılınca koşup kucaklaşmalar, masalara vurup tempo tutmalar, seçilen katılımcının diğer katılımcıların oluşturduğu bir insan tünelinden geçerek yerine yerleşmesi gibi ancak törenlerde gözlemlenen davranışlar yaratılıyor ve benimseniyor. İlaveten, sürdürülen konuşmalar, telepatik sorular, sayı büyük çıkınca ağlamalar, “sevgi” dolu basmakalıp sözcükler ve bitmez tükenmez dayanışmacılık. Var Mısın Yok Musun, bir hurafeler resmi geçidi sanki.

Unutmadan, şovda göze batan bir gözbağcılık şahikasından söz etmeden geçemeyeceğim. Çarkıfelek’de “fark edilir” kılınan yoksulluk burada “görünmez” oluyor! Gazetelerdeki haberlere göre bir milyona yakın kişinin katılmak için sırada beklediği bu şovun şu an “yarışan” katılımcılarının hayat hikâyelerini dinlediğimizde, en azından büyük bir çoğunluk için, ciddi bir yoksulluktan ya da “paraya acil ihtiyaç” durumundan söz edebiliriz diye düşünüyorum. Heyhat, katılımcıların görünümlerinden böyle bir çıkarsamada bulunmak olası değil. Saçlar bakımlı, bir gün giydiklerini ertesi gün giymiyorlar, sanırsınız oraya “para için değil”, eğlenmek için gelmişler. İyi de nedir o hayat hikâyeleri, iş hayatındaki başarısızlıklar, “beni ancak şu miktar kurtarır” serzenişleri? Sınıfsal bir makyaj operasyonu yapıldığı belli de bu işin müellifi kim anlaşılmıyor. Herkes ortasınıf görünümüne getirilip “eşitleniyor” ve sanki yılbaşı sofrasında tombala oynanıyor. İyi de “beş yüz binler” uçup gidince suratlar neden ekşiyor? Yoksulluğun yüzünden makyaj akıyor.

Radikal
Yayın Tarihi : 15 Mayıs 2008 02:16
Güncelleme :15 Mayıs 2008 Perşembe 14:28

Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Kişiselleştir | İletişim | Arama | Yardım | İlkeler | Tavsiye | Yazdır | Ana Sayfa | Favori Ekle | Yukarı | Beşiktaş | Emlak Kulisi | MIRC | Otel
Sayfa 0.00900 saniyede oluşturuldu.