BU nasıl iktidar? Ya da iktidarın böylesi görüldü mü?
Askerden muhtıra yiyor, yargıdan muhtıra yiyor, üniversiteden...
Böylesine ‘’iktidar’’ değil, ‘’ademi iktidar’’ denilse yeridir, ‘’iktidar’’ olmak başka şey, ‘’muktedir’’ olmak başka şey..
* * *
YARGITAY Başkanlar Kurulu’nun bir cümlesi daha yenilir yutulur cinsten değil, iktidar adına Devlet Bakanı Cemil Çiçek yanıt veriyor:
‘’Bildirinin yalnız demokratik meşruiyeti yoktur, hukuki meşruiyeti de yoktur. Bu siyasi bildiridir ve hiçbir şekilde kabul edilemez, Anayasa ihlal edilmiştir.’’
* * *
EEEE, diyelim, dediğiniz virgülüne kadar doğru, meşruiyeti olmayan bu bildiriyi ne yapacaksınız? Kabul etmeyiz, diyorsunuz, etmeyin, tarihe bu bildiriyi yiyen iktidar olarak mı geçeceksiniz, kabul etmeyen olarak mı?
Ne diyor yüksek yargıçlar?
‘’Dilediği her şeyi yapabilme yetkisini halktan aldığı gibi, şaşırtıcı bir inançla yargıyı hedef göstermek, yabancıların katkılarıyla kapatma davasında (AKP için açılan) sonuç alma çabası var.’’
* * *
SAYIN Cemil Çiçek bunlar size yakışmıyor, siyasi geçmişinizi az çok bilenler için çok şaşırtıcı oluyor.
Zaten her şey o kadar şaşırtıcı ki!
Cemil Çiçek’in bir süre oturduğu Adalet Bakanlığı’ndaki koltuğunun yeni sahibi, Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bu önemli bildirisi için ‘’Dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı’’ diyebiliyor.
Buna da şaşırmamak gerek...
Yargı reform taslağını, Türk yargıçlarına, savcılarına, Türk hukukçularına göstermeden, Avrupa’ya ‘’malumaten arz eden’’ aynı Mehmet Ali Şahin değil mi?
* * *
ŞİMDİ bazıları diyecekler ki “Bu yargıçlar güçlerini nereden alıyorlar?”
Öyle ya yüzde 47 oy alan bu iktidara bu yapılır mı?
Güçlerini nereden mi alıyorlar?
* * *
BİR olay anlatalım...
Yıl 1935, Urfa Milletvekili Ali Saip, Atatürk’e suikast iddiasıyla yargılanır. Adalet Bakanı Şükrü Saracoğlu’dur; her duruşmadan sonra Cumhuriyet Başsavcısı Baha Arıkan’la birlikte Çankaya’ya çıkar, davanın gidişini ve duruşmayı anlatır. Atatürk her sefer “Meslek görevin neyi emrediyorsa onu yaparsın!” der.
Bir gün Atatürk, Başsavcı Baha Arıkan’ı çağırır ve doğrudan sorar:
“Ali Saip davasının sonu ne olacak?”
Başsavcı, “Mahkemenin kararını beklemek gerek” der demez, Atatürk sinirlenir,:
“Mahkemenin kararı ne demek? Mahkemeni de kapatırım, hâkimleri de atarım, seni de atarım!”
Herkes gibi savcı da heyecanlanır, karşısında Atatürk vardır, ama bilir ki “Gazi”nin karşısında doğru konuşulacaktır, doğrusu ne ise o söylenecektir, ayağa kalkar:
“Mahkemeyi de kapatabilirsiniz, hâkimleri de, beni de atarsınız, ama adınız tarihe Mustafa Kemal olarak geçmez.”
Atatürk’ün gözleri yaşarmıştır:
“Çocuk, ben de senden bunu bekliyordum.”
Dava sonuçlanır, Ali Saip beraat eder.
İşte bugünkü yargıçlar, bugünkü savcılar güçlerini ‘’o günkü’’ yargıçlardan, savcılardan almaktadır.