Başbakan, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nı da yuhalatmıştı!..
Bir işçi emeklisi olarak, 520 YTL aylıkla, 569 YTL 30 YKR olan açlık sınırının altında yaşatıldığım ülkenin azınlık hükümetinin başı Başbakan, çelişkileri kadar, meğer ne komikmiş! Perişan halimi dert edip düşündüğüm sırada beni gülümsetti!
Aylık 4 bin Euro geliriyle, dünyanın en yüksek maaş alan hükümet ya da devlet başkanlarının arasında ilk 20'ye giren Başbakan, partisinin 3 Haziran 2006 Cumartesi günü Sabancı Spor Salonu’nda yapılan Antalya il kongresinde, “asıl sosyal demokrat kendileri” olduğunu söyleyince, kendimi tutamadım, gülümsedim.
“Sosyal adalet kimdeyse, sosyal demokratlık da onda” sözüne ise gülmekten yerlere yatmama, 569 YTL 30 YKR’luk açlık sınırının altındaki sıkıntılı, keyifsiz yaşamım engel oldu…
Dünkü Posta Gazetesi’nin birinci sayfadan “Oyuncak kuyruğu” başlığı ile verdiği habere göre; Çin’in kanserojen madde içeren ucuz oyuncaklarını çocuklara dağıtığı Şırnak’ta, il kongresinde partililere, “Gideceğimiz yer toprak değil mi? Oradan gelmedik mi? Mezarı açacaklar, mezara gitmeden önce musallaya koyacaklar. Burada hiç kimse, ‘Başbakan niyetine’ demeyecek, ‘er kişi niyetine’ diyecek. Bana da diyecekler. Ondan sonra en yakının bile bir gün ağlar, bir hafta ağlar, bir ay ağlar. Ondan sonra bir daha semtine uğrayan olmaz. Eğer hoş seda bıraktıysan ne ala, bırakmadıysan yandın. Dün mü daha iyiydi, bugün mü daha iyi? Sorun kendinize. Eğer dün bugünden daha iyiyse, AK Parti’ye oy vermeyin. Ama bugün dünden daha iyiyse, bizimle birlikte gel bu yola devam et…” (5 Haziran 2006 Pazartesi-Bugün Gazetesi) diye seslenince, 4 gün önce (31 Mayıs 2006 Çarşamba), partisinin Sivas il kongresindeki, “AK Parti din eksenli değil, insan eksenli partidir” sözünü anımsadım ve kendi kendime, “Türkiye’nin azınlık hükümetinin başı Başbakan, bu sözleri, komiklik olsun diye söylemiştir” dedim, yalnızca hafif dudak kaymasıyla gülümseyebildim…
Dünyanın en sık korunan başbakanların başında yer alan Başbakan, Şırnak Valiliği çıkışında, “Bir grubun sizin için suikast girişiminde olduğu yönünde haberler çıktı. Bunu bile bile siz gelişinizi ertelemediniz. Neler söylemek istersiniz?” diye soran gazeteciye verdiği, “Allah’ın verdiği canı Allah’ın müsaadesi olmadıktan sonra kimsenin almaya gücü yetmez. Bize düşen sadece tedbirimizi almaktır. Biz tedbirimizi alırız, yolumuza devam ederiz. Biz yola çıkarken bu anlayışla çıktık. Siyasetçinin bayramlığıyla kefenliği yanındadır” yanıtı, kulaklarımda; Genel Başkanı olduğu ANAP’ın 18 Haziran 1988’deki büyük kongresinde, Kartal Demirağ adlı cezaevi kaçkını/kaçırılanı tarafından kurşun yağmuruna tutulan (!), ancak sağ elinin başparmağıyla işaret parmağı arası çizilen (!) merhum Turgut Özal’ın, sargılı elini havaya kaldırarak ettiği sözlerini çınlattı. Bu ne benzerlikti!.. Dudaklarımı ısırıyorum!.. “Özal’ınkine benzer bir suikast, Başbakan’a uygulanabilir mi?..” sorusunu kendime sormaktan, “Sıkışıklığı atlatmak, öfkeli kitleyi yumuşatıp yanına çekmek vs için şikeli suikast her an olabilir…” türünde yanıt vermekten kendimi alamıyorum…
Rusya Devlet Başkanı Putin’in, sol yakasına madalya taktırdığı Başbakan, yol arkadaşlarıyla birlikte, dört yıla yaklaşan iktidarlarında, öylesine komiklikler etti/söyledi, öylesine birbiriyle anında çelişen eylem ve söylemlerde bulundu, ulusal onurla oynadı/dalga geçti, “Bizden olanlar, olmayanlar” diye ayrımlarda bulundu… ki; insanlarımızı hasta, panikatak yaptı!
Ulusal duyarlılığı gelişmiş insanımız, ülkesini, dış ülkelerde temsil eden Büyükelçi’sinin, ülkenin Başbakanı tarafından, yabancı ülkedeki düşüncedaşlarına yuhalatmasını içine sindirebilir mi?!
Örnekleri çoğaltabiliriz! O kadar çok ki!..
Hastanelerimiz, psikolojileri bozulmuş, panikatak hastalarla dolup taşıyor!..
Ne acıdır ki, Türkiye’nin böyle bir gerçeği var!
Görmemiz ve gereğini yapmamız, yapılması için uğraş vermemiz gereken bu ülke gerçeğine de imza atan Başbakan; “Paralarımızı, sizin arkadaşınız olduğunu söyleyen kişilere kaptırdık. Ama siz bize sahip çıkmadınız” dedikleri için, “Duygu sömürüsü yapmayın. Bu paraları verirken bana mı sordunuz?” diyerek azarladığı Almanya’daki Milli Görüş’çülere, Türkiye’nin Berlin Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik’i yuhalatma (26 Mayıs 2006 Cuma) işinde aslında yeni değil! 24 Ekim 2002 Perşembe günü, partisinin Elazığ mitinginde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nı da yuhalatmıştı!
internethaber.com’da 26 Ekim 2002 Cuma günü yayınlanan “Erdoğan, Başsavcıyı yuhalatmamalıydı” başlıklı yazımda şöyle diyordum: “
Recep Tayip Erdoğan’ın, artık resmi hiçbir sıfatı yoktur. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın Anayasa Mahkemesi’ne açtığı “kapatma” davasıyla ortaya çıkmıştır ki; Recep Tayip Erdoğan, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanı olduğu andan itibaren, genel başkan değildir! Çünkü, Anayasal bir suç işlemiştir ve suçunun cezasını, hapis yatarak çekmiştir. İşlediği ve cezasını çektiği siyasal suçundan ötürü Erdoğan, bir siyasi yasaklıdır, siyasi partilerden herhangi birine üye olamaz, yeni siyasi partinin kurucu üyeleri arasında yer alamaz, genel başkan görevini üstlenemez, milletvekili seçilemez… Bunlardan birini ihlale kalkışırsa, engel olunur! Engel olma işini yapacak resmi makamlardan biri Yargıtay’dır. Nitekim, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, zaman yitirmeksizin harekete geçmiştir. Hiç kimse, doğru oturup eğri konuşmasın ve dar pencereden bakmasın; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yasal görevini, doğru bir zamanda, doğru biçimde yapmıştır. Birileri bunu ya gerçekten anlamıyor, ya da gerçekten ısrarla anlamak istemiyor! Israrla anlamak istemeyenlerden biri de, Recep Tayip Erdoğan’dır! Erdoğan, bu kadarla da kalmıyor, bir “yanlış ilk”e imza atıyor: Demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nı, üyesi dahi olamadığı partisinin miting meydanlarında yuhalatıyor! Ne kadar ayıp, ne kadar çirkin! “Efendim; Tayip Bey yuhalatmıyor, vatandaş yuhalıyor. Vatandaşın da özgürlüğü kısıtlanamaz” denilemez. İşin iç yüzünü bilmeden, görevini namusuyla yapan insanları yuhalamak, ne zamandan beri özgürlük oldu? Ben böyle özgürlüğü, “özgürlük” kabul edemem! Varsayalım, yuhalatmayı Erdoğan yaptırmadı. O zaman, “Yuhalayanları niye uyarmadı, onlara çok yanlış yaptıklarını söylemedi?” diye sormak gerekir. Recep Tayip Erdoğan’ın özgürlüğünü, herkesin özgürlüğünün önünde görenler, Erdoğan’ın, Elazığ mitingindeki (24 Ekim 2002), “Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın hukuki mesnetten yoksun, sonuç çıkmayacak bir girişimde bulunması manidardır, anlamlıdır. Bunları, 3 Kasım’da sandığa doldurun. Bu yuhları da sandığa doldurmanızı istiyorum” sözlerine ne diyecekler? Bal gibi “yuhalatmak”, yuhalamaya çanak tutmak değil de nedir? Buna, böyle bir şeye hakkı var mıdır?”
Yazı uzayıp gidiyor; ama ben burada kesiyorum. Bu yazımı da…
bakikarakol@hotmail.com
Yayın Tarihi : 06 Haziran 2006 Salı 00:48:42
Güncelleme :06 Haziran 2006 Salı 00:55:23
|
|