'Var Mısın Yok Musun', kapitalizmin dinsel bir törene dönüşmesinin izahlı ilmihali. Paraya tapınmanın, her çözümü onda bulmanın, kifayetsizlik durumunda suçu kendi günahlarında aramanın el kitabı. Neticede oyunculardan biri nirvanaya erdi, 500 bine kavuştu.
Son haftalarda iyice çılgınlaşan, birbirlerine koşan, masalara fırlayan, yerli yersiz ağlayan, ruh hallerine uygun marşlarla stüdyoyu inleten 20 küsur “oyuncu”, geçen hafta “tepe noktaya”, bir klimaksa erişti, içlerinden biri o “mübarek 500 bin”li kutuyu açtırdı. Bu insanlar uzunca süredir bir kifayetsizlik, açıkça yazalım, bir “iktidarsızlık” haleti ruhiyesine bürünmüş, onlara sanki bedavadan uzatılmış parayı “ele geçirme”, vurgunu vurup “köşeyi dönme” histerisine tutulmuştu. Heyhat, “şansları” bir türlü tutmuyor, amaçlarına bir türlü ulaşamıyor, bir antiklimaks hissi tecrübe edip duruyorlardı. Neden söz ettiğimi anladınız sanırım, aylardır bir türlü 500 bin liralık kutusu açılmayan şovdan, sunucusu ve yapımcısını herhalde 500 kere köşeyi döndürmüş de olsa, masasındaki “oyunculara” bir türlü jackpot veremeyen ruletvari şans oyunundan söz ediyorum.
Daha önce iki kere denenen ve tutmayan bir şans oyununun Acun Ilıcalı tarafından ilginç bir “yerelleştirme” işlemine tutulmuş, sözüm ona bir “yarışmaya” dönüştürülmüş, mutasyona uğramış haliydi Var Mısın Yok Musun. Yazıyı yazarken seyretmemiş de olsam, gazetelerde çıkan haberlere göre Cumartesi gecesi Bruce Willis’in katıldığı bir şovla son bulacakmış. Sahiden de, bu “şov” bitebilir mi, günün sorusu bu işte.
Potlaç
Var Mısın Yok Musun şans oyununu ilginç kılan bir sosyal psikoloji deneyi gibi başlaması, sonunda ise bir sosyolojik ritüele, bir “armağan dağıtım törenine” dönüşmesiydi. Aynen Mehmet Ali Erbil versiyonu Çarkıfelek’te olduğu gibi, Var Mısın Yok Musun’da da, mutasyon süreci Acun Ilıcalı tarafından öyle bir yönetildi, öyle bir dönüşüme uğratıldı ki, sonunda “oyuncular” “yarışmacı”, “oyun” ise dayanışmacı bir “yarışma” gibi algılanmaya başlandı. Bu şovdakine benzer armağan dağıtım törenlerine modernite-öncesi toplumlarda sıkça rastlanırdı.
Potlaç (potlatch) diye bilinen bu törenlerde kabile şefi, örneğin büyük bir av partisinden sonra avlanan ürünleri kabile mensuplarının gözü önünde paylaştırır, özellikle muhtaç durumda olanlara üleştirirdi.
Potlaç törenleri şarkılar, danslar eşliğinde teatral bir gösteriye dönüşerek sürer, sonunda herkesin birbiriyle kucaklaştığı bir festival havasında son bulurdu. Hemen her modernite-öncesi toplumda başka isimlerde de olsa, potlaç benzeri törensel bir yardımlaşma pratiği (“bağbozumu” ya da “imece” gibi) mevcuttur. Armağan vermenin ve almanın, “refahı” toplumsal adalet duygusuyla paylaştırmanın kabile şefine ve toplumsal düzenin sürdürülmesine yarar sağladığı ortada.
Toplumsal “fazlayı”, ortak üretimden artanların paylaştırılmasının olası isyan duygularını yok ederek, varolan toplumsal düzeni güçlendirdiği, şefe dair “adil insan” inancını artırdığı ve iktidarını kalıcı kıldığı bir çırpıda söylenebilir. Yine de, potlaç törenlerine benzese de, Var Mısın Yok Musun’un modern bir toplumda yapılan bir ekran şovu olduğunu unutmayalım. Şov, kapitalist ve Türkiye örneği düşünüldüğünde, yoksulları bol bir toplumda bir “hayır işi” gibi algılanır olmuştu. Reklam gelirleri düşünüldüğünde “hayrın” kimlere gittiği kolayca anlaşılır ama, algı algıdır.
Acun ise neredeyse bir “halk kahramanı”. Bu gözbağcılığın sırrı şovun bir tür imeceyle para kazanma ritüeline dönüştürülmesinde saklı. Evet, oyunun bir türlü ele geçirilemeyen büyük ikramiyesi neredeyse tanrısal bir kata yükseltilmiş, “500 bin”, oyuncu ve ona kutuları açarak yardımda bulunduğunu düşünen diğerleri tarafından bir zikir töreninde söylenen kutsal söz gibi bağrılmaya başlanmıştı.
Şovun sosyal psikoloji deneyine benzeyen başlangıç halini anlamak için Muzaffer Şerif’in ünlü “toplumsal çatışma” çalışmasına bakmak yararlı olabilir. Şerif’in bir klasik halini alan deneyinde benzer sosyolojik profilden (orta sınıf aileler) gelen gençler bir görevi gerçekleştirirken, rekabet ortamında bölünür ve birbirlerine rakip duruma gelirler, bu çatışma durumunun çözümüyse tüm yarışmacılara fikren birleşebilecekleri daha üst bir hedef göstermektir. O hedefi elde etmek için işbirliği yapmak zorunludur, böylece çatışma durumu dayanışmacı bir duruma dönüşür. Var Mısın Yok Musun’da da benzer bir süreç izlendi, sadece “şanslarıyla” yarışan yarışmacılar birbirlerine hislerini söylemeye başladı ve şov gitgide bir ritüele dönüştü.
Yardımlaşmanın nedeni katılımcıların sosyolojik profillerinde gizli. Kimdi bunlar? Yoksuldular, engelliydiler, işsizdiler, müflistiler, çok kardeşliydiler, yetimdiler, öksüzdüler, kısacası paraya muhtaçtılar. Bakmayın onların ekrandaki orta sınıf “makyajlarına”, kanmayın kuaför tarafından tarandığı belli saçlarına, her gün değişen kıyafetlerine, sanki zevk için oynamaya gelmiş hal ve tavırlarına. Gerçek durumlarını hayat hikâyeleri ele veriyor. Zaten oyunun ortalarında bir yerde, onlardan “kibarca” hayatlarını “ifşa”, muhtaçlıklarını “itiraf”, kamera karşısında en azından “gözlerin dolması” bekleniyor. O an ekrana kitleniliyor, Acun’un yüzündeki acılı bakış eşliğinde “oyuncu”nun en kahredeninden hayat hikâyesi akmaya başlıyor. Kameralar diğer yarışmacıların yüzüne odaklanıyor, gözlerden yaşlar süzülüyor, tam bir katarsis hali yaşanıyor, ekran başındakiler, stüdyodakiler ve oyuncular hayatlarıyla yüzleşiyor. Bazıları o durumda olmadığına şükrediyor, bazıları o duruma düşme ihtimalinden endişeye kapılıyor, bazılarıysa yalnız değilmişim diye seviniyor. Başlıyorlar kutunun numarasını başa doğru saymaya, yarışmacının ismini bağırmaya ve “çözümü” zikretmeye: 500 bin, 500 bin!
Metaforun bittiği an bu! Paranın miktarı olası kurtuluşun aşamalarını belirliyor. 20 bin, eh en azından bir teselli, beni kurtarmaz ama hiç olmazsa kart borçlarını kapatır. 100 bin, iyi para, hemen bir ev alır kiradan kurtulurum. 200 bin mi, sen ne diyorsun? 500 bin, inanamıyorum, tarih yazdım, ben bir kahramanım! Evet, işin bir de böyle bir boyutu var, bazı oyuncular sadece yoksulluktan kurtulmak, hayatlarına tekrar başlayabilmek için gereken “öpücük” ile yetinmek istemiyorlar, bunun yanı sıra “tarih yazmak”, şöhrete de kavuşmak istiyorlar.
Kapitalist bir toplumda ekranlarda yansıyan yoksulluk ve varsıllığın böyle bir “yan etkisi” de var. Sembolik kapitalin en zirve noktasında şöhret oturuyor, onu sadece parayla pulla yakalayamıyorsun, onu yakalamanın en kestirme yolu “ekranda” bir şeyler olmak, YouTube’a düşmek, bir “ikoncana” dönüşmek. Var Mısın Yok Musun, kapitalizmin dinsel bir törene dönüşmesinin neredeyse şekilli izahlı ilmihali. Paraya tapınmanın, her çözümü onun indinde bulmanın, kifayetsizlik durumunda suçu kendi günahlarında aramanın el kitabı. Neticede oyunculardan biri nirvanaya erdi, 500 bine kavuştu. Yaşasın, demek bu da mümkünmüş. Boşuna ümitlenmeyin, bu ve benzeri şovlar asla bitmez. Türkiye’nin derin yoksulluğunda armağan dağıtım törenlerini kim durdurabilir?