Son Formula1 yarışları ile gündeme gelen Türkiye'deki spor organizasyonlarına ilgisizliğin gerçek sebebi medyanın kendisi mi?
*********************
Son birkaç yıldır Türkiye, çok önemli uluslararası spor organizasyonlarına ev sahipliği yapıp, yıldız sporcuları ülke insanıyla buluşturuyor ve tanıştırıyor. Bu müthiş keyif veren tablonun ne yazık ki fazlasıyla keyif kaçıran tarafı da var. O da çok büyük ekonomik fedakârlıklarla düzenlenen bu etkinliklere, Türk insanının ilgisizliği belki de duyarsızlığı. Örneklendirmek gerekirse dünyanın en çok izleyici çeken spor organizasyonlarının başında gelen Formula 1'in (F1) Türkiye ayağı, geçen hafta sonu İstanbul Park'ta oldukça düşük sayılabilecek bir kitle önünde koşuldu. Yaşanan bu olumsuz ve bir o kadar düşündürücü tablonun nedeni olarak, biletlerin fiyatlarının pahalılığı gösteriliyor. Ne var ki bu noktada çok ciddi bir çelişkinin ortaya çıktığı da gerçek. O da dünyanın en pahalı benzinini, hiçbir protesto eylemine katılmadan Türk insanı kullanıyorsa, o zaman F1'e olan ilgisizlik (belki de duyarsızlık) acaba sadece pahalı biletle açıklanabilir mi?
Spor gazeteciliğinin işlevi
Spor ekonomisi alanında çalışanların savunduğu tezlerden biri medyanın sporun en önemli pazarlama araçlarından bir tanesi olduğudur. Bu gerçeği görmek için 100 yıl geriye gidilebilir. Bisiklet sporu bugün Fransa'nın en popüler sporlarından biriyse bunda yazılı basının rolü çok büyüktür. Çünkü pek çok bisiklet yarışı, sayfalarına haber koyabilmek için 1860'lardaki spor gazeteleri tarafından başlatılmıştır. Gazeteler arasındaki rekabet, 1900'ların başında Fransa Bisiklet Turu'nu doğurmuştur. Fransa Turu gibi İtalya Bisiklet Turu da yazılı basının (Gazzetta dello Sport) bir ürünüdür. Futbolda Avrupa kupalarındaki heyecanın başlangıç noktası da Fransızlara ait spor gazetesi olan L'Equipe'tir. Tüm bu örnekler spor organizasyonlarının düzenlenmesinde ve daha sonra da kitlelere duyurulmasında (pazarlanmasında), medyanın ne kadar büyük bir işleve sahip olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor.
Yurtdışındaki spor medyasının izlediği bu yayın politikası dikkate alındığında; "Türk insanı neden futbol (*) dışındaki spor dallarına ilgi göstermiyor (ya da durmuyor)" sorusunun cevabı da kendiliğinden ortaya çıkıyor! Kabul edilmelidir ki, Türkiye'deki günlük gazetelerin spor sayfalarıyla, spor gazeteleri için en önemli haber malzemesi, F.Bahçe, G.Saray ve Beşiktaş'tır. Hiçbir spor olayı, yılın hangi ayı ya da günü olursa olsun bu 3'lüden daha önemli/değerli değildir. Örnekse; bir Türk sporcusunun Olimpiyat/Dünya/Avrupa şampiyonu olması bile çok fazla umursanmaz. Önce "3 büyük"lerin haberi verilir, araya da "tarihi başarı" başlığıyla şampiyonun haberi sıkıştırılır. Daha sonra bu "tarihi başarılar", spor gazetelerinin iç sayfalarında, büyük fotoğraflar ve 4-5 cümleyle geçiştirilir. Benzer durum, ülkemizdeki uluslararası değeri yüksek spor organizasyonları için de geçerlidir. Örneğin "3 büyükler"in haberleri, Türkiye Grand Prix'sinden (F1) daha önceliklidir!
Spor kültürünün önemi
Bir karşılaştırma yapmak gerekirseİstanbulPark'ta F1'in koşulduğu günün ertesinde yayımlanan L'Equipe, Türkiye Grand Prix'sine 2 sayfa ayırdı. Tam 4 muhabiriyle (biri fotoğrafçı) bu yarışı izleyen Fransız spor gazetesi, Türk gazetelerinden daha fazla ayrıntıyı okuyucusunun bilgisine sundu! Aynı günkü gazetenin 1. sayfasında ise Roland Garros'u (RG) kazanan İsviçreli Roger Federer vardı. Toplam 22 sayfalık gazetenin ilk 7 sayfasında, herhangi bir Fransız raketin başarısı olmamasına karşın RG'dan bahsediliyordu. Ülkemizde pek görmeye alışmadığımız bu gazetecilik uygulamalarının temelinde, daha önce de belirttiğimiz üzere, sporu kitlelere pazarlama amacı yatıyor. Bireylere ne kadar çok ilgi ve merak uyandıran haber-bilgi verirseniz, spor dalı da organizasyon da o kadar çok ilgi görür. Bu gerçeği artık Türkiye'nin öğrenmesi gerekiyor. Sadece F1'in tribünleri boş kalmıyor. Bu sorun, bayanlar tenisinin önemli isimlerini ağırlayan İstanbulCup için de geçerli. 4 yıldır birbirinden değerli raketlerin mücadelesini izleyenlerin sayısı, ne yazık ki, arzu edilen seviyelere çıkmıyor (*). Halbuki 15 milyonluk bir mega kent bu organizasyonlara ev sahipliği yapıyor. Bilet fiyatları ne kadar pahalı olursa olsun, 15 milyondan F1'i izleyecek 80 bin kişi ya da İstanbulCup'ı izleyecek 3 bin kişi nasıl bulunamıyor?
Doğrusunu söylemek gerekirse sorun, biletlerin pahalı oluşundan değil, Türk insanının spor kültüründen uzak bir hayat tarzı sürmesinden kaynaklanıyor. F1'in biletleri gerçekten pahalıysa nasıl oluyor da Romanya'dan ve Bulgaristan'dan insanlar İstanbul'a geliyor? Onlar bizden daha mı zengin? Bu soruya verilecek tek cevap var: "Para olarak değil ama kültür olarak evet." Her zaman söylendiği gibi, eğitmek, bilgilendirmek, haber vermek medyanın temel işlevleri arasındaysa medyamızda çok sık tekrarlanan, "Halk ne istiyorsa biz onu veriyoruz" söyleminin, Türk sporunun geleceği açısından artık son bulması şarttır. Aksi takdirde bu ülke, son derece zor koşullar altında alınan tüm bu değerli spor organizasyonlarını kaybedecektir. Bu da zaten arzu edilmeyen bir seviyede bulunan ülke sporunun gelişmesi açısından büyük bir tehlikedir.
(*) Aslında bu ülkede çok popüler gibiymiş gibi gözüken futbol maçları da izlenmiyor. Son olarak ESPN'nin Avrupa'daki tribün doluluğu üzerine yaptığı araştırmada, 10. sırada kendine yer bulan Türkiye Ligi'ndeki ortalama 14.058 olarak çıktı. Bu oran nüfusu 13 milyon civarındaki Hollanda'da 19.961!