Nasreddin Hoca’ya sormuşlar: - Hoca, küresel ekonomik krizin Türkiye’ye de yansımaları karşısında; piyasa-müşteri ilişkilerini sen nasıl görüyorsun?
* * *
Nasreddin Hoca, sakalını sıvazlayarak şöyle bir gülümsemiş ve:
- İkisi de, birbirinin yamyamı, demiş; önce piyasa, müşteriyi yiyip bitirdi, sonra da müşteri, piyasayı; çarşı pazar dolaşırken, “müşteri” olmaktan çıkıp, sadece “seyirci” kalmayı yeğleyerek.
* * *
Banka kredi kartı borçlarını ödeyemeyenlerin, yüz binleri aşmasıyla da ilgili bir fıkra:
Bir kocanın eşi, her gece kollarını bacaklarını açarak, sereserpe yattığından ötürü; koca, ikide birde yataktan yere düşüyormuş.
* * *
Bir gün koca, karısına:
- Bak, demiş; her gece böyle kollarını bacaklarını açarak yatmayı sürdürürsen, en sonunda bağırsakların orandan dışarı çıkıverecek.
Kadın:
- Hadi canım sen de, demiş; dalga mı geçiyorsun benimle?
* * *
Koca, birkaç kez yere düştüğü bir gecenin sabahında, usulca kalkıp erken açılan bir markete gitmiş ve bir kangal ufarak kokteyl sosisi almış.
Sonra da eve dönüp, sosisleri hâlâ uyumakta olan karısının, yine usulca ayrık bacakları arasına koymuş.
Arkasından da işine gitmiş.
* * *
Aradan 2 saat geçmeden, cep telefonu çalmış kocanın. Karısı:
- Korkunç bir şey oldu kocacığım, çok korkunç bir şey, diyormuş; uyanınca bir de ne göreyim, bütün bağırsaklarım dışarı çıkmış. Sen haklıymışsın meğer.
* * *
Koca:
- Hay Allah demiş; peki ne yaptın?
- Ah bir bilsen, onları geri sokmaya çalışırken neler neler çektiğimi...
* * *
Yani efendim, banka kredi kartı borçlarının, geri ödenmeye çalışılması gibi...
* * *
İncili Çavuş, bir ahbabıyla sohbet ederken:
- “Kurnazlık” ile “akıl” hiçbir zaman örtüşmez, diyormuş.
Ve ekliyormuş:
- Şayet fizik, kimya, astronomi bilginleri “akıllı” olmak yerine, “kurnaz” olsalardı; ne uçaklar uçabilir, ne cep telefonlarıyla çekilen fotoğraflar, saniyesinde dünyanın öbür ucuna gönderilebilir, ne de Mars yıldızına bir robot indirilebilirdi.
* * *
İncili Çavuş’un ahbabı:
- Ya peki, demiş; politikacıların durumu ne?
- Onlar için, sadece “kurnazlık” esas. Şayet “akıl” esas olsaydı, hiç politikacı mı olurlardı?
* * *
Küçük bir çocuk babasıyla, önünde resmi bir tören yapılmakta olan “Meçhul Asker Anıtı”nın karşısından geçerken, sormuş babasına:
- Bu ne baba?
- O gördüğün anıt; savaşta ölmüş, adı sanı bilinmeyen askerlerin anıtı. Onlar için yapılıyor o tören de...
* * *
Çocuk, yine sormuş saf saf:
- O askerleri hiç kimse tanımıyor mu?
- Tanımıyor.
- Öyleyse niye öldürmüşler onları?
* * *
Av. Taner Aktop’tan da bir fıkra:
Çapkınlıklarıyla ünlü bir işadamını, biraz düzene sokmak için evlendirmeye çalışıyorlarmış arkadaşları ve kendisine uygun gördükleri bir hanım bulmuşlar. Durumu da açıklamışlar işadamına.
* * *
Adam:
- Yok, demiş; o hanımla bir deneme yapmadan, böyle bir karar veremem. Biliyorsunuz ben bir işadamıyım.
* * *
Hanıma da bildirmişler, işadamının önerisini.
Ve hanımın yanıtı:
- Ben de bir işkadınıyım; denemelik bir numuneye “evet” diyemem ama, istediği kadar referans gösterebilirim.
* * *
Tıpkı Ankara ile AB ilişkileri gibi.
* * *
Metin Eloğlu’dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Sofra Adabı
Keşkek şu kazanda kaynar, benim bildiğim;
Şu güveçte helmelenir fasulye.
Kuzu şu karar ateşte çevrilir;
Tuzlama şu tabağa konur ille.
Yumurta şu sahana kırılır.
Çorba mı? Çorba şu kaşıkla içilir tabii,
Hoşaf bu kaşıkla.
İster uskumru olsun, ister kolyoz,
İster orkinos, ister hanos,
Balık şu bıçakla kesilir.
Şarap siyahsa şu kadehe konur elbet,
Beyazsa bu kadehe.
Yavan ekmeği nasıl yersen ye...