Tevfik Fikret der ki: “Beşerin böyle dalâletleri var
Putunu kendi yapar, kendi tapar.”
Bileniniz vardır, bilmeyeniniz de, ama hepiniz “Nereden çıktı bu?” diyeceksiniz.
Kimi “Davos fatihi!” Başbakan Erdoğan’ı Sultan Abdülhamid’e “üçüncü” sıfatını da ekleyerek, kimi de “Nâsır!” diye biat ederek, kimi de Ömer Seyfettin’den hikayeler anlatarak, olayı ve insanları “zıvanadan çıkarmaya” başlayınca aklımıza Tevfik Fikret’in bu iki dizesi geldi:
“Beşerin böyle dalâletleri var
Putunu kendi yapar, kendi tapar.”
* * *
TAMAM, ilk gün, ilk yazıyı yazanlardan biriyiz, münasebetsiz bir adamın, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nı konuşturmamak için el kol hareketleri yapmasına, itelemesine karşı Erdoğan’ın da mukabele edişini, haddini bildirişini doğru bulan bizdik; yazdık ama, sonuna da “Güzel gidiş bu gidiş, eğer sonu gelirse” demeyi ihmal etmedik, yetmiş küsur yıllık yaşantımızda yurdumuzun insanını az çok tanıyorduk.
Endişemiz boşa çıkmadı (!), adamı Cihan Pehlivanı “Koca Yusuf”a benzetmedikleri kaldı...
Hele bir zamanların Mısır lideri, Arap âleminin pırıl pırıl parlayan yıldızı Nâsır’a benzetmek...
Cehaletin o derecesi kolay olmuyor.
Ne yapmış Nâsır?
* * *
Milli duyguları gıcıklaya gıcıklaya, gıdıklaya gıdıklaya Arapları sokağa dökmüş, savaş çıkarmış, topu topu “6 gün” süren bu savaşta, Araplar, İsrail karşısında, tarihlerindeki en büyük yenilgiyi almışlar. Nâsır efsanesi de bitmiş...
* * *
ŞİMDİ Tayyip Erdoğan’ı, bu Nâsır’a benzetmenin anlamı var mı, ve yakışık alır mı?
Davos’ta gereğini yapan, ama sonra, “Asala şehidi” insanlara “monşer” diyene bir sorsanıza...
İsrail’le aramızdaki askeri anlaşmayı bozabilir mi?
Ya da, Gazze’yi bombalayan İsrail uçaklarının eğitim yaptığı “Konya” nerededir, “Kenya”da mı?
* * *
BİR de Ömer Seyfettin’den hikâye bakmak var...
Meşhur “İncili Kaftan” hikâyesi...
Muhsin Çelebi, devletin onuru uğruna pembe incili kaftanını görüşmeye gittiği ülkeye bırakır, döner ömrünün sonuna kadar yok yoksul yaşar.
Yani, Tayyip Erdoğan da öyle yapmış...
Eğer, Ömer Seyfettin’den hikâye anlatacaksa “Diyet”i hatırlasana...
* * *
YAŞADIĞI kentin ve bölgenin en iyi demirci ustası olan “Koca Ali” iftiraya uğrar, hırsızlıktan mahkûm olur, bir kolu kesilecektir, ancak “diyet”i verirse kolu kurtulacaktır. “Koca Ali”de kolunun diyetini verecek para yoktur. Herkes şehrin en büyük zengini kasap “Hacı Mehmet”e koşar, cimri adamın bir şartı vardır:
“Ölünceye kadar benim yanımda parasız çalışacak, ne dersem yapacak!”
“Koca Ali”yi yalvar yakar razı ederler, “Hacı Mehmet” diyeti verir, kol kurtulur.
* * *
LAKİN “Hacı Mehmet” görgüsüz bir adamdır, her lafın başında sonunda “Eğer diyeti vermeseydim, kolun giderdi, çolak kalırdın!” der.
“Koca Ali” bir gün adam yine aynı lafı edince kolunu kasap kütüğünün üzerine kor, satırların en keskiniyle kolunu keser koparır ve herifin önüne atar:
“Al bakalım, diyetini!”
Ve çıkar gider, bir daha “Koca Ali”den haber alınamaz.
Evet, Ömer Seyfettin’in “İncili Kaftan” hikâyesi varsa, “Diyet” hikâyesi de vardır.