İnsanlar belki de belli bir yaşa geldikten sonra, bazı noktalarda iyimser bakışlarını hatta sabırlarını yitirmeye başlıyor galiba.
Çünkü bakıyorum ben de, birçok kişiye karşı hatta en önemli kabul edilen bazı kurumlara karşı inancımı yitirmeye başladım. Neden böyle söylüyorum?
Bir kere, inanılmaz bir kargaşanın içinde yaşıyoruz gibi hissediyorum kendimi. Hiçbir kavram üzerinde anlaşamıyoruz. En temel kavramların üzerinde dahi. Ne "laiklik" deyince, ne "ulus" deyince, ne "Anayasa nasıl olmalıdır" deyince ne de, son dönemlerde de görüldüğü gibi, "basın özgürlüğü"nün ne anlama geldiğinde...
Zorbalık ve linç var mı?
Hiçbir kavram üzerinde anlaşamıyoruz. Öyle ki, "demokrasi kavramı" bile bizde her isteyenin istediği biçimde algıladığı bir kavrama dönüştü. Kimileri demokrasiyi, "düşüncelerini beğenmediği kişiyi dövebildiği, engelleyebildiği, hatta linç edebildiği bir düzen" olarak algılıyor. Karşı görüştekilere saldırıyor, vuruyor, kırıyor.
Başka bir grup, "terör eylemi" ile, "teröristi sahiplenmek"le "demokratik hak arama"yı aynı şey zannediyor.Ya da kendisini veya taleplerini "bu şekilde kabul ettirebileceğini" umuyor.
Ancak, baktığım zaman bunların tümünün algılamasında, şöyle bir şey görüyorum ki asıl üzüntü verici olan da o:
Tümü de, demokrasiyi "herkesin, ayrı ayrı, sadece kendi alanında, kendi bölgesi içinde, istediğini düşünmesi ve açıklaması" olarak algılıyor sanki.
Zannediliyor ki "demokrasi bir tren."
Bu trende her düşünce grubu ya da etnik grup ya da siyasal grup kendi kompartımanlarında otururlar. Birbirlerinin kompartımanlarına hiç geçmezler. Ve bulundukları ayrı bölmelerde ne istiyorlarsa yaparlar, istediklerini söylerler. Ve "düşünce özgürlüğü" de "demokratik sistem de" budur. Meseleye bu şekilde bile bakılabilmesi, kavramlar üzerinde nasıl da uzlaşamadığımızı, kavramları ne kadar farklı algıladığımızı gösteriyor.
Oysa ta ilk şekillenişinden günümüzdeki gelişmiş haline kadar olan seyrine bakıldığında görülecek olan şudur ki demokrasi, kesinlikle "ayrı etnik grupların, ayrı dine mensup olanların, ayrı siyasal görüşü savunanların, ayrı ayrı kompartımanlarda oturdukları, birbirlerinin kompartımanlarına, bölmelerine hiç geçmedikleri" bir sistem değildir, olmamıştır. Tam tersine, "bu ayrı insanların, ayrı grupların, ayrı düşüncelerin, ayrı inançların, aynı kompartımanda bir arada yaşayabildiği, o kompartımanı paylaşabildiği sistem"dir. Aynı trende, aynı kompartımanda geleceğe doğru yol aldığı sistemdir.
Aynı vagonda değilsek
Ve elbette ki düşünce özgürlüğü de ancak bu kapsamda kullanıldığında bir anlam ifade eder. Yani "aynı kompartımanları paylaşan farklı insanlar arasında, farklı düşüncelerin ifade edilebilmesi"dir önemli ve anlamlı olan. Ayrı kompartımanlarda yaşayan ve birbirlerinin bölmesine hiç geçmeyen insanların, kendi bölmelerinde bu hakka sahip olmaları değil. İster diğer kompartımanlar onları kovsun, isterse kendileri diğer kompartımanlarda oturanlarla aynı yeri paylaşmayı reddetsinler. Hiç fark etmez.
Ancak bu yanlış anlama ve yanlış kavramlaştırmadan daha da vahim olanı, Türkiye'deki tehlikeli gidişat: Bazı kişilerin ya da kurumların demokrasiyi yanlış algılaması yanı sıra "bu yanlış algılamanın kabul görmeye başlaması." Hani bir dönemler Refah Partisi, "demokratik hukuk devletinin, herkese kendi ayrını hukukunu uygulayan devlet" olduğunu sanıyor ve savunuyordu. Daha sonra, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, böyle bir "hukuk anlayışının" var olmadığını söylemişti. Şimdi bakıyorum da, maalesef bu anlayış çok yaygınlaştı. Üstelik, her kesimde, her grupta ortaya çıkabiliyor. Bazen bu anlayış, "ben kendi kabul ettiğim görüşün dışında görüşe izin vermem, döverim hatta linç edebilirim" diyen bir grup aracılığı ile ortaya çıkıyor. Ya da bunu, "ne yapsınlar, kızmışlar" diye haklı göstermeye çabalayanlarla ortaya çıkabiliyor.
Kafalar değişmedikçe...
Bir bakıyorsunuz, bu demokrasi anlayışı bir belediye başkanının söyleminde ortaya çıkıyor: "Benim belediyeme ait yerlerde içki içilmez, içmek isteyenler gitsin, kendi yerlerinde (yani kendi kompartımanlarında) içsinler" düşüncesi ile. Ve maalesef bir bakıyorsunuz, "diğerleri çok konuştu, artık biz konuşacağız" diyen ya da "neden farklı tarihçiler çağırmadınız" diye soranlara, "bir de Ku Klux Klan'ı çağırsaydık" diye yanıt veren öğretim üyeleri ile de ortaya çıkabiliyor.
Tabii, bir de "aynı kompartımanı paylaşmayı reddedenler"in yani "hastalıklı demokrasi" anlayışına sıkı sıkıya sarılmış, bu hastalığı iyileştirmemek için var gücüyle uğraşanların yaptıklarında...
Süheyl Batum / Vatan
Yayın Tarihi :
26 Eylül 2005 Pazartesi 11:57:25