Gündüz Aktan
Sn. Denktaş'ın İsviçre'ye gitmeyeceğini açıklaması basının belli kesimlerinde büyük tepkiye yol açtı. Ankara'ya haber vermeden bu kararı almasını diplomatik nezaketsizlik diye suçlayanlar, hatta anavatan sevgisini sorgulayanlar var. Sn. Denktaş'ın vazgeçilmez olmadığını, müzakerecilikten derhal alınması ve yerine Sn. Talat'ın geçirilmesi gerektiğini bir süredir söyleyenler sanki kendileri değil. Acaba Sn. Denktaş olmadan çözümün ne mümkün ne de meşru olabileceğini idrak etmeye mi başladılar? Yoksa biraz gecikerek KKTC'de hükümetin dağılabileceğini mi keşfettiler?
Bu vesileyle tutumlarının Sn. Denktaş'ı Rumlar ve BM karşısında zayıf düşürdüğünü ve Türk tarafının çıkarlarına zarar verdiğini de umarım idrak ederler.
Bırakın liberal cahilleri, bazı kıdemli dış politika kalemlerinin bile, Sn. Denktaş'ın ne yapmak istediğini, nasıl olup da böylesine yanlış değerlendirebildiklerini anlamak imkânsız. Oysa kendilerini müzakerecinin yerine koymaları yeterli.
Sn. Denktaş müzakerelerde üç 'olmazsa olmazımız'a ilişkin hiçbir ilerleme kaydedemediğini söylüyor. Bu konuda Ankara'nın kendisini yeterince desteklenmediğinin farkında. Nasıl sansürlendiğini gördü. Çeşitli vesilelerle hamasetçi, slogancı, marjinalci diye suçlandı. Dışişleri sözcüsünün bir-iki çıkışı bir yana, çabalarına yüksek siyasi düzeyden kimse açık bir destek vermedi, Papadopulos'un uzlaşmaz tutumunu gereğince eleştirmedi.
Sn. Gül sorunun zaten çözümlendiğini bir gazeteciye ifade etti. İsviçre'de ilerleme olmazsa Kofi Annan'ın boşlukları dolduracağını, sanki harika bir çıkış yoluymuş gibi vurguladı. 'Olmazsa olmazlarımız' ihmal edilmiş bile olsa, nihai metnin referanduma sunulmasının demokratik olacağını ima etti.
Bu durumda Sn. Denktaş İsviçre'ye giderse, Sn. Erdoğan ve Sn. Gül'ün aşırı uzlaşmacı tutumları dolayısıyla, ciddi bir ilerleme sağlanmasının mümkün olmayacağını biliyor ve bu büyük vebali paylaşmak istemiyor.
Sn. Denktaş'ın İsviçre'deki müzakerelere katılması hâlâ mümkün olabilir. Bunun için, 'olmazsa olmazlarımız' konusunda ilerleme olmaması ve AB'nin çözüm anlaşmasını birincil hukuk yapmaması halinde, hükümetin 9 Nisan tarihinde nihai metnin referanduma sunulmasını kabul etmeyeceğini kamuoyuna açıklaması yeterli olacak. Sanırım Sn. Denktaş bunu sağlamak için hükümetle müzakere ediyor. Dolayısıyla Sn. Denktaş'ın talebi hükümetin İsviçre'de elini zayıflatmak şöyle dursun, bugüne kadarki tutumunu değiştirip müzakerelere gerçekten girmesini amaçlıyor.
Hükümet bir milli davanın çözümünde yapılmaması gereken birçok şeyi yaptı. Fakat hiç yapamayacağı bir şey var: Doğru dürüst müzakere etmediği bir çözümün sorumluluğunu Sn. Denktaş'a yüklemek. Hem de bunu Sn. Denktaş'ın rahat müzakere etmesine imkân vermeden yapmak.
Geçen cumartesi akşamı yapılan 'zirve' toplantısı, denizin bittiğini ortaya koymuş olmalı.
İsviçre'de gerçek anlamda müzakereler için zaman çok az. 25-26 Mart tarihlerinde dışişleri bakanları zaten yoklar. O zaman 24 Mart'ta da müzakere yapılamaz. 27 Mart dışişleri bakanlarının adadaki taraflarla birlikte olacağı tek gün. Başbakanların müzakereye katılması içinse 28-31 Mart arasında üç gün kalıyor.
Bu durumda Annan'a boşlukları doldurması için verilecek zamanın da müzakerelere ayrılmasını istemek doğru olacak. Annan'a bu yetkinin verilmesi hükümetin Sn. Denktaş'a baskısı sonucu oldu. Hiçbir ciddi ülke bir milli davanın çözümünü bir başkasının iradesine terk edemez. Hükümet
çözüm kadar çözüm sonrası dönemi de düşünmek zorunda.
Demokrasilerde meşruiyet anayasadan gelir. AKP'nin seçimlerde oylarının artması bu meşruiyetin sadece bir kaynağıdır. Milli davalara ilişkin tutum da meşruiyet denkleminin ayrılmaz parçasıdır.
Not: Yeni Şafak'ta Fehmi Koru okumadığı, ismini bile hatırlamadığı rahmetli Özal adına benim kaleme aldığım kitabın gayrimilli olduğunu yazmaya devam ediyor. Demek ki o zamanlar kendisi kitaptan daha milliydi, şimdi gayrimilli oldu. Ne de olsa değişmekle övünen onlar. Ya da kitabın teması olan kültür konusunda milli, Kıbrıs ve AB gibi milli konulardaysa gayrimilli. Şimdi bu notu kendisine cevap sayıp bir değil iki makale yazabilir.