7
Şubat
2026
Cumartesi
ANASAYFA

Seçkinlikten kitleselciliğe ve içtenlikten sahteciliğe... Çetin Altan / Milliyet

Seçkinlikten kitleselciliğe ve içtenlikten sahteciliğe...


Bizim kuşaktan önceki yazı adamlarının da en çok yakındığı konu, gençlerde yaygınlaşan bir "sığ"laşmaydı. Ahmet Haşim, 80 yılı aşkın bir süre önce yazdığı "O Belde" şiirinde şöyle diyordu: 

"Melali anlamayan nesle aşina değiliz
Sana yalnız bir ince taze kadın,
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer,
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende, bende bir mana"
* * *
Haşmet Babaoğlu da dünkü Vatan'daki "Bilim, Hülya Avşar, Einstein vesaire" başlıklı yazısında; Prof. Celal Şengör'ün, dikkat çeken bir yakınmasına değiniyordu. 

İstanbul Teknik Üniversitesi'nde, özel olarak davet edilmiş ABD'li bir bilim adamının konferansına sadece 4 öğrenci gitmişti. Aynı saatte bir konuşma yapan Hülya Avşar'ı dinlemeye giden öğrencilerin sayısı ise 600'dü. 

Prof. Şengör, "öğrenci kalitesi"nin bu kadar düşmüş olması karşısında üniversitedeki öğretim üyeliğinden istifa edeceğini açıklıyordu.
* * *
İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Karadoğan da şöyle demişti: 

- Einstein'la Michael Jackson bir dünya üniversitesinde yanyana gelseydi, Jackson daha fazla ilgi toplardı. 

Haşmet Babaoğlu, rektörün yaklaşımını yadırgadığını belirtiyordu yazısında: 

"... Prof. Karadoğan'ın niyetini ve mantığını anlıyorum da, verdiği örneğe bakıp "evet, doğrudur" diyemiyorum. 

M. Jackson'a kaç kişi giderse gitsin ama Einstein'ın gelip konuşma yaptığı bir üniversite salonunun tıklım tıklım dolmayacak olmasını düşünemiyorum."
* * *
"Üniversite" kavramını, "evrensel yuva, evrensellik yuvası" diye de, çevirebiliriz Türkçe'ye...
Bizim üniversiteler, gerçekten evrensel boyutlu mudur ki, öğrencileri de, kendi fakültelerinde "evrensel bir kalite"yle bütünleşme merakında olsun? 

Türkiye, kurumlarında "çağdaş bir görünüm" yapaylığından, "çağdaş bir kalite" düzeyine bir türlü geçemedi; üniversiteler de bunlardan biri...
* * *
Şimdi gelelim asıl konumuza... 

Gramofonun dahi henüz icat edilmemiş olduğu elektriksiz dönemlerde, "müzik" en pahalı lüks idi. Ancak seçkin tabakayı oluşturan zengin aristokratlar, müzik dinleyebilir, büyük harcamalarla müzik şölenleri verebilirdi. 

Sıradan kişiler ise, ya parsa karşılığı sokak müzisyenlerini dinler, ya kendi aralarında müzik yapmaya çalışırlardı. Konser salonlarında bile, ünlü virtüozları dinleme olanakları yoktu.
* * *
Bugün Afrika ile Hindistan da dahil; yoksul olduğundan ötürü, müzik dinleme olanağı bulamayan bir tek kişi var mıdır yeryüzünde? 

Uydular, radyolar, televizyonlar, transistörler sayesinde "müzik"; seçkinlerin bir lüksü olmaktan çıkıp, kitleselleşti... 

Ancaaak... 

Ancak, ne Mozart, ne Brahms, ne Wagner yaygınlaşabildi aynı oranda; "pop-müzik" hepsini sildi geçti.
* * *
Olanaklar yaygınlaştı mı, kalite düşer. İstanbul da taşra yağmasına uğrayıp, dağ taş; gecekondu, apartman, özel site tsunamisiyle kaplandı mı; yoksul "başörtüsü" de, "türban"laşıp, burjuvalaşma rayına girer ve "elitist kalite"yi rendeler. 

Daha doğrusu "Efendiler; buna şapka denir" ilanındaki çağdaşlaşma özlemi; "türbana da özgürlük istiyoruz" diklenmesindeki realiteyle, yer değiştirir.
* * *
Enerji kaynaklarıyla üretim araçlarındaki değişim sonucu; seçkinlikten kitleselleşmeye geçiş; eski kuşaklarda, gençlerin "sığ"laştığı kaygısını yaratır her zaman...
Oysa kaygılanacak sorun, gençlerin heykelci İlhan Koman'ın eserlerinden çok, futbol ve futbolcularla ilgilenmeleri değil; kendi "kişi"liklerini, hangi alanda kanıtlamaya yatkın durduklarıdır. 

Bunun da mıknatısı "şöhret, itibar ve para"nın çekim alanlarında saklı...
* * *
Türkiye'de, şöhret, itibar ve paranın çekim alanlarına gelince:
1- Öncelikle politika...
2- Futbol...
3- TV'lerin de kollarını açtığı, eğlence sanatı...
4- Kestirmeden köşeyi dönüp, havalı görünme tutkusunun çeşitli kurnazlıkları...
* * *
Gençlerin "kişilik" aranışlarındaki sakıncalı nokta; eğilim duydukları alanlardan daha önce geçmiş olanların, "bir ömürlük hayat grafikleri"ne, hiç mi hiç ilgi duymayışları...
Örneğin son yüzyılda yerli politikada, "içtenlikle sahtecilik" arasında nasıl bir çalkantı oldu ve kimler hangi bedelleri neden ödediler? 

Futbol ve eğlence yıldızlarından kimler, saha ve sahnelerden ayrıldıktan sonra neler yaşadılar? 

Kestirmeden köşeyi dönmek isterken, hiç mi ödenmedi kurnazlıkların bedelleri?
* * *
Yerelde "elitizm"den, "popülizm"e geçiş süreçleri; şayet toplumsal kantarın topuzunu dengede tutacak, evrensel nitelikte kurumlar yok, yahut cılızsa, binbir çalkantıya yol açar...
Politik tabular ve demagojiler; saydam bir bilimselliği kezzaplar ve çağın hızlanan "küreselleşme"siyle boğaz boğaza gelir. 

Gerek futbol, gerek eğlence sektörü, görünmez pençelerin gölgesi altına düşer.
Kestirmeden köşeyi dönme kurnazlıkları da mafyalaşır...
Çıka çıka ortaya, kanlı bir çöp çorbası çıkar sonunda.
* * *
İstanbul Teknik Üniversitesi'nde, ABD'li bir deprem uzmanının konferansı yanında; şayet Picasso'nun, yahut Madonna'nın, yahut Einstein'ın bir konuşması olsa; onların da dinleyicileri daha fazla olurdu...
* * *
Şöhret, -değişik alanlarda da olsa- evrenselleşememiş bir üniversitede, adı Türkiye'de duyulmamış bir uzmanın konferansına ağır basar. 

Ve ne Picasso'nun dinleyici kalabalığı, resim sevdasının bir kanıtı sayılır; ne Madonna'nın süksesi, bir müzik ve koreografi tutkunluğunun; ne de Einstein'ın yaratacağı ilgi, zaman ve mekân konusunda "görecelik kuramı" merakının...
* * *
Uzmanlaşmayı merak edenler, merak ederler aynı alanlardaki uzmanları. Bizde üniversite gençliğinin yüzde kaçı, evrensel kalitede bir uzmanlaşma aşkıyla yanıp tutuşuyor ki?
* * *
Türkiye'de piyasalar değişik; koltuk, nutukçuluk ve posta koyma yiğitliğinin önemi; sanat ve bilim değerini 1.80 yere sermiş durumda... 

O nedenle de bir türlü "gelişmekte olmak"tan, "gelişmiş"lığe geçilemiyor.
.
Yayın Tarihi : 6 Mayıs 2006 Cumartesi 12:10:54


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?