7
Şubat
2026
Cumartesi
ANASAYFA

Şiddet ve siyaset! - Hasan Cemal / Milliyet

Ankara'da, Bilkent Üniversitesi'ndeki "Türkiye'nin Siyasal Hayatı ve Tarihi Merkezi."
Hafta içinde bir gün.
Siyaset Bilimi Bölümü'nün, öğretim üyeleri ve doktora öğrencileri için düzenlediği seminerde konuşuyorum.
Uzun bir konu başlığı var:
"Anılar ışığında Türk siyasal yaşamına ilişkin gözlemler ve analizler..."
27 Mayıs'ı anlatıyorum.
Daha 1960'ta nasıl cephelere bölündüğümüzü, askeri darbeyi neden sevinçle karşıladığımı, babamla ters düşüşümü, bir lise öğrencisiyken Menderes-Zorlu-Polatkan idamlarına nasıl olup da üzülmediğimi anlatıyorum.
Konuşuyorum, kafam başka yerde.
Evren'in 12 Eylül'de idam kararlarını tasdik ederken elinin hiç titremediğine ilişkin sözleri ve bazı üniversiteli gençler tarafından alkışlanması... Demirel'in liderliğindeki Adalet Partili milletvekillerinin, 12 Mart'ta Gezmiş-Aslan-İnan idamlarını Meclis'te tasdik ederken, 27 Mayıs'ın intikamını anlatan, "Üçe üç!" sloganları...
Konuşmaya devam ediyorum.
Ötekini düşman bellemek!
Mülkiye yıllarında böyleydik. Sadece kendi görüşlerimize özgürlük isteyen bir fanatizm içindeydi kafalarımız...
1960'ların ikinci yarısındaki Almanya yıllarımda şiddet fikriyle daha çok tanışmaya başlamıştım. Franz Fanon'un "Bu Dünyanın Lanetlenmişleri" adını taşıyan kitabı. Bir gün tesadüfen görüp almış, bir solukta okumuştum, devrimcilik adına şiddeti yücelten bu kitabı...
Adakale Sokağı'nı da anlattım.
Devrim dergisi bürosunu...
Eski bir 27 Mayısçı'nın özel arabasının bagajında gelmişti dinamit lokumları... Sonra, sokağın köşesindeki Mason Derneği binasının bahçesinden gelen patlama sesleri...
Ne mi amaçlanıyordu?
Önce askeri kışkırtmak!
Bir darbeyle parlamentonun, partilerin kapısına kilit vurmak, askerin darbesiyle de devrime giden yolu açmak... Dinamit lokumları fırlatılırken, bombalar patlatılırken elimiz titremiyordu, kutsal davamız vardı çünkü...
Şiddet, şiddeti getirdi!
Hangisi hangisini getirdi, o kadar önemli mi?.. Ama şiddet şiddeti getirmeye başlayınca, yaşanan acılar belki de olgunlaşma kapısını araladı.
Ayılmaya, siyasetle şiddet arasına duvar çekmeye başladım. Demokrasiyi sadece kendi görüşlerime özgürlük olarak gören yanlış anlayıştan koptum. Demokrasilerde sivil-asker dengesini, bu açıdan Türkiye'deki yanlışları yerli yerine oturtmaya koyuldum.
Bu konuları tartıştık Bilkent'te.
Yön-Devrim çizgisinden, Cumhuriyet gazetesinden söz açıldı. Cumhuriyet-demokrasi, din-siyaset ilişkisini, Kemalizmi, sol radikalizmi tartıştık. Bizdeki asker-siyaset ilişkisini eleştirel biçimde ele aldık.
28 Şubat gündeme geldi.
Bu konuda ben de sorgulandım.
İçim ısındı. Tartışmaların düzeyi ve üslup çıtası yüksekti çünkü...
Bir kez daha gördüm:
Çeyrek yüzyıl sonra bugün hâlâ idamları nasıl eli titremeden tasdik ettiğini söyleyen Evren'e, bugün hâlâ eli titremeden Evren'e alkış tutanlara, bugün hâlâ eli titremeden askeri darbeleri savunanlara, bugün hâlâ eli titremeden linç kültürü ile hukuk dışılığı pohpohlayanlara rağmen, askeri kışkırtanlara rağmen Türkiye kötüye değil, iyiye gidiyor.
Olgunlaşıyor!
Bilkent Üniversitesi'nde geçirdiğim saatler de beni iyimser kıldı.
İyi pazarlar!
.
Yayın Tarihi : 5 Mart 2006 Pazar 12:20:13


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?