İslam dünyasında uyanışa kaç var?
Yaratıcı devrimlerin öncüsü aydınlar genelde şu üç aşamada başarılı olduktan sonra sonuç alabilirler:
1. Farkında olma,
2. Etkili olma,
3. Egemen olma.
İslam dünyasındaki akılcı ve yenilikçi aydınlar şu anda ‘farkında olma’ aşamasındadırlar. Ağır ağır, etkili olma aşamasına geçmektedirler. Yani şu anda yapabildikleri sadece ‘ses ve söylem’olabilmektedir.
Batı, İslam dünyasının demokratikleşmesini asla istememekte, ama bunu ister gibi görünerek Müslüman coğrafyalarda sömürgeci müdahalelerine gerekçe hazırlamaktadır. Eğer Batı, Müslüman dünyanın demokratikleşmesini gerçekten isteseydi, yüceltip öne çıkaracağı bir numaralı figür, Mustafa Kemal Atatürk olurdu. Batı bunun tam tersini yaparak Mustafa Kemal’i İslam dünyasının gözünden tamamen silme uğraşı vermektedir.
Batı bilmektedir ki, Mustafa Kemal, bir İslam ülkesinde demokratikleşmenin temel koşullarının iki tane olduğunu düşünmüş ve uygulamalarıyla bunu tarihin önünde ispatlamıştır. Bu koşullar:
1. Batı emperyalizm ve sömürgeciliğini püskürterek onun açık ve gizli etkisinden kurtulmak,
2. Laiklik.
Batı bir yandan Atatürk’e, öte yandan laikliğe karşı savaş açarak Müslümanları işte bu bilinç alanından uzak tutmaya çalışmaktadır.
Atatürk’e kinlerini laiklik düşmanlığı haline getiren ve bunu ‘dine, İslam’a hizmet’ gibi algılayanlara şaşıyorum. Bunlar, hiçbir şeyi göremiyorlarsa da Batı’nın laiklik düşmanlığı yapmasını da mı görüp değerlendiremiyorlar?! Laiklik böylesine kötü ise şu ikiyüzlü Batı neden onu kendi coğrafyalarında baş üstü tutar.
Şu iktidardaki AKP’nin (Atatürk mirasının nimet ve imkánlarını kullanan partinin) İslamcılık adına açık veya örtülü biçimde ha bire laikliğe sataşmasına ne demeli!
Örneğin, Bayındırlık Bakanı Ergezen’in herzeleri. ‘Patlak Ampul’ adlı kitaptan naklen Emin Çölaşan yazıyor. Batılı-Haçlı Türk-İslam düşmanlığının oyunlarından birine teslimiyetin belgesi halinde diyor ki Ergezen:
‘İslam nizamının devlet nizamına hákim olması, laik sistemin bir an önce defolup gitmesi için dua etmemizi ve duamızın kabulünü Cenabı Hak’tan diliyoruz.’
İslam nizamı, öyle mi?
İslam’dan haberin olsa onun laiklikle çelişmediğini bilirdin. İran Devlet Başkanı Hatemî bile laikliğin İslam’la uyuştuğunu dünyaya ilan ediyor. İran’ın devlet reisi laikliğin İslam’a ters gösterilmesinin bir yanlış anlama ürünü olduğunu söylüyor da sen hálá hangi kafayla gazel okuyorsun?
Şimdi de, lakırdıların iftiraya dönüşmesini izleyelim:
‘70 yıl önce devrim başlatmış. Şu devrimle laiklik için on binin üzerinde insanımız öldürüldü, idam edildi. Ümmet başsız bırakıldı. Perişan edildi.’ (bk. Hürriyet, 7 Ocak 2004)
Yalan ve iftiranın böylesi düşüğüne rastlanmamıştır. Böyle bir iddia, eğer ispatlanmazsa insanı Tanrı’nın ve tarihin önünde rezil eder. Ve tabiî bunun hesabını bir gün sorarlar.
Ümmet başsız bırakılmışmış!
Halifeden söz ediyor. O halifelik bizim tarihimizin akışını hüsrana çevirdi. Onun İslam’la, dinle hiçbir ilgisi yoktu. Ümmeti perişan eden esas facia, o halifeliğin ta kendisi idi.
İslam Peygamberi’nin o halifeliği yürütüp temsil edenler için ‘Melik-i adûd’ (azmış saltanat muhterisleri) dediğini bilmeyenler dinden-imandan konuşmamalı...
Bütün bunlar sürüp giderken, sayın Başbakan, yaraya tuz basan bir ibret tablosu çizerek fikir ve eylem arkadaşlarının bu tür söz ve demeçleriyle ilgili şu şaşırtıcı beyanda bulunuyor:
‘Bu sözler demokratik bir ülkede bu kadar tartışmaya sebep olmayabilirdi. Ama şu anda normal demokratik bir süreçte değiliz... Zihnimizin perde arkasını okumaya çalışanlar var...’ (Cumhuriyet, 7 Ocak 2004)
Demek ki, işin bir bu yanı, bir de perdenin arkası var. Perdenin arkası, şimdilik kapalı tutuluyor...
RTE’nin bu sözleri, İran devriminden önce, Humeyni’nin İran’a gelip devlete el koymasını bekleyenlerin sözlerini andırıyor...
Ne o, yoksa biz de mi birini bekliyoruz?
Espriyi kenara koyalım ama, Başbakan’ın yaraya merhem diye önce çıkardığı bu sözler, yaranın kendisinden bin beterdir.