17 Aralık öncesi olduğu gibi, yine 3 Ekim’e kilitlendik…
Medyada, sokakta, siyasette varsa yoksa AB…
Müzakereler başlamış olsa, sanki müthiş bir zafer kazanmış olacağız. Öyle ya…
Harbe gidiyoruz, ödün vere vere sürdürülmüş bir hayalin ve de ulaşılamamış hedefin adı neden “zafer” olmasın ki (!)
Zaten her işimiz zaferle sonuçlanmıyor mu(!)?
1995 yılında Gümrük Birliği’ne girdiğimiz zaman çok değerli siyasetçimiz ve Başbakanımız Tansu Çiller’in “ müthiş propagandası” ile ülkede neredeyse “bayram ilan edilmeyecek miydi ?
Müthiş bir “zafer”(!) kazanmamış mıydık?
Türkiye o tarihten sonra düze çıkmadı mı (!), halk inanılmaz ölçüde refah ve huzura kısa sürede ulaşmadı mı? Bugünleri ülke olarak zengin ve müreffeh(!) geçiriyorsak, Gümrük Birliği sayesinde değil mi? Bu yadsınabilir mi?
17 Aralık’tan sonra da ayni heyecanı ve bayramı(!) yaşatmanın çabası içerisine giren ileri görüşlü (!) değerli siyaset adamlarımız oldu ama, nedense Avrupa Birliği (AB) nin ülke olarak yararını bugüne kadar bir türlü göremedik.
Oysa, ülkeyi yöneten siyasetçilerimiz AB’den müzakere tarihi aldığımız zaman Türkiye’nin artık düze çıktığını yaldızlı cümlelerle açıklamış, çok sayıda insanımız, Aralık ayının 17’sinden sonra Türkiye’nin her bakımdan Avrupa’lı gibi olacağını düşünerek, bir çok sosyal ve ekonomik faaliyetini bayram günleri yaşayacağımız(!) bu tarihten sonraya ertelemişti…
Gelinen nokta ne oldu ? Oyun ayni oyun, düzen ayni düzen. Şairin dediği gibi; yumruk yine ayni yumruk, ama vuran el değişti…
10 KASIM 1938’den sonraki yıllarda ülkede başlayan/başlatılan “KARŞI DEVRİM” hareketi, 2000’li yıllarda ne yazık ki bizi bugün ki durumlara getirdi. Yani var ya da yok olmanın savaşına!..
(konuya ilgi duyan ve merak edenler Prof.Dr.Çetin Yetkin’in Otopsi yayınlarından “Karşı Devrim” kitabını okuyabilirler)
Ülke insanı olarak sağduyulu ve gerçeği görebilen milyonlarca vatandaş yaşadığımız şu günlerde, yakın gelecek konusunda kaygılı ve telaşlı.
Her şey iyi gidiyor pompalamalarına karşın, birçok şeyin hiç de iyi gitmediğini artık herkes açıkça görebiliyor.
AB’nin Türkiye’yi bölme planları apaçık ortada iken, birileri düğmeye bastı PKK’yı yine azdırdı.
Terör sorununun adı, “KÜRT SORUNU” olarak ortaya kondu..
Katil Öcalan’ın yandaşları, “Apo’ ya özgürlük sloganlarıyla yollara döküldüler. Yurdun her yanında, vatansever yurttaşlarımız ülkesine, bayrağına ve vatanına sahip çıkmanın refleks ve galeyanı içerisinde tepkilerini ortaya koydular!
Bir çok yöre de “KUVVAYI MİLLİYE” derneklerinin kurulup harekete geçmeye başladığını basından okuyoruz.
Ülke bir iç savaşa mı sürükleniyor diye ciddi ciddi düşünmeye başladık.
Peki… 10 KASIM 1938’den sonra geçen yıllar içerisinde, biz neden bu duruma geldik?
Niçin büyük önderimiz ATATÜRK’ün işaret ettiği yolda yürüyerek, ülkemizi gelişmiş uluslar seviyesine ulaştıramadık?
Bağımsızlığımızı neden her bakımdan koruyamadık ?
50 yılı aşkın bir süre ülkeyi yönetenlerin; Süleyman Demirellerin, Bülent Ecevitlerin, Turgut Özalların, Mesut Yılmazların, Tansu Çillerlerin…bugün vicdanları rahat mı acaba ?
Devlet yönetimini 3 KASIM 2002’de teslim alan ve Cumhuriyet tarihinin en çok milletvekili sayısıyla, kendisinin bile hayal etmediği bir çoğunlukla meclise giren AKP’nin genel başkanı Başbakan Tayip Erdoğan; ülkeyi huzur içerisinde geleceğe taşıdığı konusunda, bu zamana kadar yaptıkları ve yapmayı planladıklarıyla, gerçekten vicdanıyla barışık mı?
ÜLKE SARSILIYOR SAYIN BAŞBAKAN ! ÜLKE SARSILIYOR !
ABD ve AB, omurgamızdan yakalamış; bize 1938’lere kadar ve Lozan’da yapamadıklarını ve yaptıramadıklarını; 2000’lerde kolayca yaptırmanın coşkusu içerisinde neredeyse düğün bayram yapıyorlar.
IMF ve Dünya Bankası’na ağır borçları yüzünden teslim olmuş bir ülkenin gerçek bağımsızlığından ve geleceğinin günlük güneşlik içinde olacağından nasıl söz edilebilir?
Konuyu ajite etmiyoruz. Saptırmıyoruz ve abartmıyoruz!.. Her şeyi dosdoğru ve apaçık söylüyoruz. Ülkenin ve halkın durumu iyi değil!
Bir caminin avlusunu dolduran yobaz takımı ne cüretle rahatlık içerisinde, kendilerine bu vatanı armağan eden ATATÜRK’e ve onun kurmuş olduğu Türkiye Cumhuriyeti’ne hayasızca dil uzatabilir?
Onlara bu rahat ortamı ve küstahlık yapma cesaretini, kim ya da kimler veriyor ve sağlıyor ? Nasıl diyebilirler; “ hilafeti geri getireceğiz, İstanbul’u da hilafetin başkenti yapacağız…” arkalarında hangi iç ve dış güçler var acaba ?
Öbür yandan bir İngiliz keferesi çıkmış ortaya, Atatürk’ün resimlerini indirmezsek AB’ye giremezmişiz!
Şu şerefsiz teklife ve küstahlığa bakın!
Değerli okurlar ve sevgili halkım:
Güzel vatanımızı parçalama planı içerisinde ki hainlere karşı, son derece uyanık olmamız gerekir.
Durum hiç de hafife alınacak gibi değil.
Yeni bir “kurtuluş savaşı”nın ortam ve koşullarını yaşıyoruz.
Ne yazık ki.. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi, bugün de siyaset takımı “aymazlık” ve çaresizlik içinde…
200 milyar dolar dış borcu olan bir ülke yöneticilerinin, borç aldıkları dış
odaklara kafa tutabilecek güç ve cesaretleri tabi ki olamaz!
Evet… Ne demiştik yazımızın başlığında ?
10 Kasım 1938’lerden 3 Ekim 2005’lere…68 yıllık “KARŞI DEVRİM”
hareketinden sonra, göreceğiz bakalım, çoşkuyla beklediğimiz 3 Ekim’de ve
sonrasında daha neler olacak ?
Burhan Özbey - burhanaozbey@yahoo.com
Yayın Tarihi :
1 Ekim 2005 Cumartesi 13:51:03
Güncelleme :1 Ekim 2005 Cumartesi 13:54:40