6 Ekim…
İstanbul’da yaşayanlara 6 Ekim’in ne anlamı var, geçmişte 6 Ekim’de ne olmuştu diye sormuş olsanız nasıl yanıt alacağınızı gerçekten çok merak ediyorum…
Basınımızda son yıllarda 6 Ekim ile ilgili öylesine az haberler çıkıyor ki…
Bu soruyu sormak bile abesle iştigal… Oysa çoğumuz Fatih Sultan Mehmet’in 29 Mayıs 1453’de İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’nu sona erdirdiğini biliriz. 29 Mayıs, “Fetih Günü” olarak kutlanır. Dünya tarihinin bu önemli olayını yıllardır abartılı biçimde kutlayıp, neredeyse bir bayram gününe dönüştürmüşüz… Bazı Osmanlı hayranları ise siyasi nedenlerle bu günün üzerine balıklama atlamışlar.
Bu arada tarihi tarihi yanlışları da bir türlü düzeltememişiz... Örneğin Fatih’in askerlerinin Topkapı’dan değil de Ayvansaray yakınlarından şehre girdiğini, Bursa’da bir ilçeye ismini verdiğimiz Ulubatlı Hasan’ın yaşayıp yaşamadığını, gemilerin karadan kızaklarla denize indirilip indirilmediğini tartışmaktan kaçınırız…
Aydınlanma felsefesini özümsemiş batı ülkelerinin çoğunda artık bu türden hamasi kutlamalara pek rastlanmaz. Çağdaş hukuk düzenine uymuş dünya ülkelerinde fetih ideolojisinin pek taraftar bulmadığı da açıktır. Artık onun yerini yabancı ülkenin eline geçmiş bir şehrin yeniden kazanılması almıştır. Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’da birçok şehrimiz yabancı devletlerin desteğindeki Yunanlıların istilasından silah gücüyle, politik tutumlarla ve siyasi manevralarla kurtarılmıştır.
II. Dünya Savaşı’nda Almanların, Japonların ellerinden kurtarılmış şehirler vardır. Savaş sonrasında, galip gelen devletlerin eline geçen şehirler, zaman süreci içerisinde değişen siyasi ortam ve politika alanındaki mücadeleler sonunda yeniden kazanılmıştır.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmiş, Atatürk ise şehri emperyalist devletlerden geri almıştır. İstanbul tarihinde bu iki tarihi olay, konumları bakımından son derece önemlidir. Biri diğerinden çok daha önemlidir diyemeyiz. Ancak birini görkemli törenlerle ortaya çıkarıp, diğerini önemsizleştirmek; o hiç olmaz.
İstanbul’un fethi, sürekli kapatılan, sonra da isim değiştirerek yeniden kurulan bir partinin tekeline girmişti. Nedense diğer siyasi partiler bunu pek önemsemeyerek sessiz kalmışlardı. Milliyetçi olduğunu her fırsatta ileri süren, meydanlarda ip atarak Show yapan bir partinin de aynı umursamaz tutumu sürdürmesi hayretle karşılanıyordu. İstanbul’un fethinin siyasi bir propaganda vasıtasına dönüştürülmesi gerçekten çok üzücüydü…
Yarım yamalak tarih bilgileriyle yola çıkanların, siyasete bulaştırdıkları İstanbul’un fethi törenleri adeta komediye dönüştürmüşlerdi. Dolmabahçe rıhtımından hareket eden tekerlekli kayık azmanları sözüm ona Fatih Sultan Mehmet’in kadırgalarını sembolize ediyordu!... İstanbul Büyükşehir Belediyesi işçileri her yıl ahlayıp puflayarak bu kayıkları Dolmabahçe’den Taksim’e, oradan da Kasımpaşa’ya çekerlerdi. Bunların önünde beyaz, zayıf bir atın üzerinde sözüm ona Fatih Sultan Mehmet, yanında Akşemsettin ve yeniçeriler kayıkların arkasından ilerlerdi. Böylece tarihi bir olay sembolize edilecek diye trajik-komik bir oyun her yıl ortaya konurdu. Bunu izleyen gece de stadyumların birinde şarkılı türkülü bir konser verilirdi. Ardından havai fişekler atılırdı... Bazı parti üyeleri de kendilerince (!) fetihle ilgili anlamlı sözler (!) söyler, aralarına da vazgeçemedikleri siyasi cümleleri sıkıştırırlardı. Fatih Sultan Mehmet’e, yanındaki kumandanlara, ulemaya ve yeniçerilere de farkında olmadan en büyük hakareti yaptıklarını, onları komik duruma düşürdüklerinin farkına bile varamazlardı. Fatih Sultan Mehmet ve o devrin önde gelenleri, böylesine komik temsili törenlerle hafife alınmaya layık değillerdir.
Kurtuluş Savaşı sonrasında İstanbul’un, o günlerin güç koşulları altında Atatürk’ün emperyalist güçlerden savaşmadan, üstün politikasıyla geri almasını acaba kaçımız biliyor?
Bu konudaki yerli ve yabancı tarih, siyaset kitaplarını ne kadarımız okumuştur?
İstanbul’un fethi ile kurtarılması iki ayrı tarihi olaydır. Bundan ötürü de bu iki olaya açıklık getirilmesi yerinde olacaktır.
Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethinden 465 yıl sonra, Osmanlı İmparatorluğu devrin Osmanlı Padişahının, İttihat ve Terakkinin, Enver Paşa’nın basiretsiz tutumundan ötürü I.Dünya Savaşı’na girmiş ve bu savaştan yenik çıkmıştır. Çanakkale’deki şehit kanları daha kurumadan Mondros Mütarekesi (30 Ekim l918) uyarınca İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan savaş gemilerinden oluşan 61 parça donanma İstanbul önlerinde demir atmış, 13 Kasım l918’de de karaya asker çıkararak şehri ele geçirmişlerdir.
Fransız işgal orduları başkumandanı General Francet d’Esperey 8 Şubat’ta trenle İstanbul’a gelmiş, Fatih Sultan Mehmet’e özenircesine beyaz bir at üzerinde ve Rumların sevinç gösterileri arasında Sirkeci’den Beyoğlu’na gitmiştir. Bu yürüyüşü İngiliz orduları başkumandanı da bir defa daha yinelemiştir.
I.Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra Atatürk, Çanakkale’den İstanbul’a gelmiş ve Haydarpaşa’dan bindiği vapurda savaş gemilerine bakarak “Geldikleri gibi giderler” diye ünlü ve gerçekçi sözünü söylemiştir.
30 Ağustos Zaferi’nden sonra Türk Ordusu 13 Eylül l922’de İstanbul ve Çanakkale boğazlarına doğru yürüyüşe geçmiş, Mudanya Konferansı (29 Eylül l922) ordunun bu ilerleyişini durduramamıştır. Türk ordusu Çanakkale ve İzmit yakınlarında, İngiliz ordusu da Caddebostan, Merdivenköy, Büyük Çamlıca ve Kuzguncuk’ta savunma hattı kurmuşlardı. Mudanya Antlaşması’nın (11 Ekim l922) imzalanması üzerine Yunan ordusu Doğu Trakya’yı boşaltmıştır. 4 Kasım l922’de İtilaf Devletleri, İstanbul ve Çanakkale’yi Türk yönetimine bırakmışlardır. Kuşkusuz, bunda Atatürk başta olmak üzere yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin uyguladığı basiretli tutumun, siyasetin büyük rolü olmuştur.
Dolmabahçe meydanında 4 Ekim l923 günü bir tören düzenlenmiş, işgal orduları Türk kıtasının sancağını selamlayarak gemilerine binip, Atatürk’ün birkaç yıl öncesi dediği gibi gitmek zorunda kalmışlardır.
Bu olay, Atatürk’ün ne kadar ileri görüşlü bir deha olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Türk ordusu İstanbul’a 6 Ekim l923’de kan dökülmeden girmiştir.
6 Ekim Türkler için çok önemli bir gün olmuştur. O gün bütün caddeler, sokaklar bayraklarla donanmış, halk kendi ordusunu büyük bir coşku içerisinde karşılamıştır. 5 Ekim günü Anadolu yakasına gelen Türk askeri 6 Ekim’de Sarayburnu’ndan şehre girerken evlerde hiç kimse kalmamış, herkes kahraman askeri bağrına basmak için yollara dökülmüştür.
Tanrı’nın Türklere bahşettiği iki büyük insandan, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethetmiş, Atatürk de kenti ele geçiren batılı güçlerden kurtarmıştır. Fetih ve kurtuluş iki ayrı kavramdır; birbirlerine karıştırılmamalıdır. Ne yazık ki, bazıları bunu aynı şey sanırlar!..
Atatürk olmasaydı bugün İstanbul elimizde olmayacaktı. Belki ismi bile Konstantinopolis’e dönüştürülecekti…
Atatürk’ü bilmeden, anlamadan O’na karşı olanlara Tanrı biraz akıl ve izan versin…
Tarihimizi ve özellikle yakın tarihimizi çok iyi bilmeliyiz. Unutturulmaya çalışılan milli bayramlarımıza sahip çıkmalı ve her yıl 6 Ekim’i çok daha büyük bir coşku içerisinde kutlamalıyız.