Başbakanın Mardin’deki konuşmasında “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına almış bir iktidarız” sözü, bazı çevrelerin hoşuna gitmiş olsa da bazılarınca hoş karşılanmadı.
Başbakan bunu söylerken sürç-i lisan mı yaptı, yoksa yerinde mi söyledi onu bilemeyiz. Bazen Başbakan yanlış bir şey söylediğinde hemen ardından yardımcıları ortaya çıkarak öyle demek istemedi diye tevil yoluna saparlardı. Bu kez öyle olmadı, parti içerisinden bazıları biz de aynı görüşteyiz gibisinden laflar söyledi. Bu da gösteriyor ki; “Biz her türlü milliyetçiliği ayaklar altına almış bir iktidarız” sözünde sürç-i lisan yok…
Bu sözler BDP’lilere karşı Karadeniz halkının tepkisine yanıt olabilir mi?
Bu söz İmralı’daki adamla yapılacak konuşmalar sırasında söylendiğine göre belli ki bir yerlere duyuru yapılıyor. Buna tepki öncelikle CHP’den sonra da MHP’den geldi; Kılıçdaroğlu “Yüreğin yetiyorsa cesaretin varsa sen bu konuşmayı Rize’de yap” dedi. Karşı taraf onun bu restini görerek orada da konuşacağım dedi. Böyle olunca milliyetçilik gibi önemli bir konuda ne demek istendiğine açıklık getirileceğine, yine söz güme gitti.
İnsan elinde olmadan düşünüyor, iktidar her türlü milliyetçiliği ayakları altına alıyor da, İmralı’daki adam ve yandaşları aynı şeyi düşünüyorlar mı?
Yol haritasında neler var tam bilmiyoruz. Büyük olasılıkla; Kimlik istiyorlar. Özerklik istiyorlar. Ana dilde eğitim istiyorlar. Mahkemelerde ana dilde savunma istiyorlar…
Masaya oturulacak taraf (!) bunları isterse; bunun adı Kürt milliyetçiliği değil de nedir?
Kısacası karşı taraf her türlü milliyetçiliği ayakları altına almıyor. Böyle olunca da uzlaşma nasıl olur, biraz meçhul!..
Türkiye riskli bir dönem geçiriyor. Müzakere ile silah bırakmayı karşı taraf kabul eder mi?
Yeni anayasaya milliyetçilik nasıl yansır, anayasanın değişmemesi gereken ilk dört maddesi hakkında ne düşünülüyor onu da kestirebilmek biraz güç.
Yeri gelmişken milliyetçiğin ne olduğu konusunu ortaya atıp tartışanlar var mı?
Milliyetçilik, kendilerini birleştiren dil, din, tarih ve kültür bağlarından ötürü ulusal bir toplum oluşturma bilinci olarak tanımlanmıştır. Ulusal çıkarların, ulusu oluşturan sınıf veya grupların meydana getirdiği siyasi bir kuram olarak da düşünülmelidir.
Aslında millet sözcüğü Latince Lation’dan gelmiş ve aynı atadan gelmiş olanları içerisine almıştır. Milliyetçilik kişilerin bireysel çıkarlarının dışında kalmalıdır. XI.Yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un yazdığı Divan-ı Lügati’t Türk’de bu sözcük “budun” olarak gösterilmiştir. Milliyetçilik kavramını ortaya atan ilk düşünürlerin başında Jean-Jacques Rousseau ile Johann Gottfried Herder gelmiştir. Özellikle bu düşünürler Antik Çağların devlet modellerinden esinlendikleri, toplumlardaki bazı kopuklukların giderilmesini ele alarak bütün yurttaşların iradeye katkılarını ve siyasal yapıların kurulmasını öngörmüşlerdir.
Milliyetçilik, Fransız devriminin ana düşüncesini oluşmuştur. Onun dışında ilk milliyetçi harekete önderlik yapanların başında Napolyon istilası altında Almanya ve Ruslara karşı Polonyalıların direnci gösterilmiştir. I.Dünya Savaşı öncesinde Osmanlılara karşı ayaklanan Yunanlılar ile Bulgarlar milliyetçi akımların örneklerindendir. Avusturya İmparatorluğuna karşı çıkan Macarlar, Sırplar ve Çekler de milliyetçilik akımını Orta Avrupa’ya taşımışlardır. 1860-1870 yıllarında gerçekleşen İtalyan Birliği de milliyetçiliğin en büyük örneklerinden biri olmuştur.
Avrupa’da milliyetçi hareketler liberal ve uluslararası nitelikteydiler. Böyle olunca da çeşitli milletlerin ulusal farklılıklarını ortaya koyuyor ve onların ortak bir mücadelenin içerisinde olduklarını vurguluyorlardı. Ancak Alman Birliğinin kurucusu Otto von Bismarck örneğinde olduğu gibi milliyetçiliği otoriter ve tutucu olarak ela alanlar da olmuştur. Bu düşünce daha sonra Nasyonal Sosyalizm de Ari Irk’a dönüşmüştür. Nitekim milliyetçilik kavramı birinci ve ikinci dünya savaşı sırasında Almanya ile İtalya’da büyük güç kazanmıştır. II. Dünya Savaşının ardından Afrika ve Asya’da güçlü devletlerin sömürgeciliğine karşı direnen, bağımsızlıklarını kazanan toplumların ana noktası milliyetçi düşünceye dayanmıştır.
Milliyetçiliğin temelinde millet olarak tanımlanan bir toplumun sosyolojik olarak ortaya çıkması gerekmektedir. Böyle bir toplum genel olarak tarihi verilere dayanmaktadır. Siyasal nedenlerde oluşturulan toplumlar ise hiçbir zaman millet kavramı içerisinde yer alamamakta, alınacak olursa da suni olmaktan öteye gidememektedir.
Türk milliyetçiliği ise Avrupa’ya göre çok daha geç oluşmuştur. Bunun da başlıca nedeni de, istediğini yapabilen, kısıtlanamayan padişahlık yönetimine bağlanmış oluşudur. Bununla beraber XIX. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı aydınları milliyetçi düşünceyi benimsemiş, padişaha biat eden tebadan millet olunamayacağını tartışmaya başlamışlardır. Büyük olasılıkla Rus Çarlığı döneminden Türkiye’ye gelen Mirza Fethali, Ahundof, İsmail Gaspırenski (Gaspıralı), Hüseyinzade Ali Bey, Ahmet Ağaoğlu milliyetçiliği Türkiye’ye taşıyan Türkologlardır. Bu arada Selanik’de “Genç Kalemler Dergisi” ile Türklük ideolojisinin ilk adımları atılmıştır. Bu dönemde Ziya Gökalp Türk milliyetçiliğinin esaslarını ortaya koymuştur. Ziya Gökalp, milli topluluğun oluşturulmasının temelinde ırk, kavim ve coğrafya olmadığını belirtmiş ve ardından eklemiştir; Ortak duygular, adetler, değerler ve normlar milleti oluşturur. Böylece milliyetçi düşünceyi topluma oturtmaya çalışmıştır.
Atatürk’ün önderliğindeki Kurtuluş Savaşı ise bir milletin kendi devleti dışında olan hiçbir devletin himayesi altına girmeyeceğini, kabul etmeyeceğini göstermiştir. Atatürk milliyetçiliğinin ana noktasını hiçbir ulusun toprak bütünlüğüne göz dikmeden kendi ulusunun çağdaş biçimde yaşamını sürdürmesi olarak nitelendirilmiştir. Başka bir deyişle dışarıdan hiçbir müdahale kabul etmeyen, vatanın her karış toprağının kutsal sayılmasıdır.
Çağdaş milliyetçilik kavramında bilime, tarihe dayalı ve özgür irade ile demokrasiye yer verilmesi önceliklidir. Aynı zamanda milliyetçilik, ırkçılık, kozmopolitiz, ümmetçilik, şovenizm ve totaliter rejimlere de karşıdır.
Osmanlı karmaşık topluluklardan meydana gelmiş, ümmetçi bir yapıya sahipti. Buna karşılık Türk kavramını ilk kez Atatürk, Cumhuriyet ile birlikte ortaya koymuştur. Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde milliyetçilik olmasına rağmen hiçbir zaman ırkçı, kafatasçı olmamış, şovenizm yapmamıştır. Osmanlıdan arta kalan toplumları bütünleştiren bir anlayış ortaya konulmuştur. Terörün otuz yıldır sürmesine rağmen Türkiye’nin bütünlüğünün bozulmamasındaki en büyük etken, temelde Atatürk milliyetçiliğinin yatmasıdır.
Atatürk’ün “Bu vatan, çocuklarımız ve torunlarımız için cennet yapılmaya layıktır” sözü de hiçbir zaman unutulmamalıdır.