Bu hikayeyi zaman zaman dostlarıma da anlatırım:
1994’ün ilk yarısı…
İstanbul/İnterpol’de çalışıyoruz…
Uluslar arası tüm soruşturmaları yapmakla görevliyiz.
İngiliz İnterpol’ü memleketlerinde bir “posta arabası soygunu” olduğunu belirtiyor ve bu soyguna bir kısım Türklerin karışmış olabileceğini; o yüzden bu Türkler’in nüfus ve sabıka kayıtlarıyla haklarındaki diğer tüm belge ve bilgilerin kendilerine gönderilmesini istiyordu.
Olay ilk bakışta uluslar arası bir adli “yardımlaşma” prosedürü gibiydi ve gereği derhal yapıldı.
* * *
1995 yılının sonunda askerden döndüğümde “posta arabası soygunu” dosyasının artık kocaman bir klasör haline geldiğini ve içine, basit bir “posta arabası soygunundan” gelecek üç beş kuruşa tenezzül etmeyecek kadar zengin Türk işadamlarının da dahil edildiğini gördüm!
Aslında olay bambaşkaydı.
İngilizler, İngiltere’yle iş yapan binlerce Türk vatandaşını teker teker “fişliyordu”!
Hem de Türk Polisini kullanarak!
* * *
Derhal bir karşı yazı yazarak bu soygunun detaylarının gönderilmesini ve adı geçenlerin bu suçla nasıl olup da ilişkilendirilebildiklerinin açıklanmasını istedim.
Ne o yazıya bir cevap ne de bir daha posta arabası soygunuyla ilgili bir talep geldi.
Uyandığımızı anlamışlardı.
* * *
Bu anımı bir anda nasıl mı hatırladım?
Televizyonlarda, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne yapılan Ergenekon baskınında polisin, burs verilen öğrencilerin ve bağışçıların özel bilgilerine el koyduğu anlatılıyordu.
Bir anda o günler aklıma geldi nedense?
Çünkü bu gibi özel bilgilerin ilelebet gizli kalması ve yetkisiz ellere geçmemesi, tabiri caizse, bir devletin namusu gibidir.
vatandaşın çoğu zaten bunu anladı ama anlamak yetermi devlet dahi olsa böyle bilgileri illegal olarak el koyması suç bilgiyi ister dernek verir ve kime virildiğide dernek tarafından bilinir ama bu dosyaların kimin eline geçeceği bilinmiyor