Yukarıdaki başlık bir meşhur fıkradır. Safiyet ifade eden fıkraları nedense bizde Temel’e, Yunanistan’da Ponti’ye mal ederler ya. Bu fıkra da onlardan biri. Temel idama mahkûm olmuş. İnfaz vakti gelmiş; darağacına götürüyorlar. Son bir diyeceğin var mı diye sormuşlar. Temel: ‘’Bu bana ders olsun’’ demiş.
Faal deprem kuşağında bulunan ülkemiz, Maazallah yerle bir olsa bizim de son sözümüz ‘’bu bize ders olsun’’ mu olacak? Maalesef bu gidişle öyle olacak. Dikkat ettiniz mi? Japonya’daki son deprem, Türkiye’de bu güne kadar olan ve de olması mukadder depremlerin 35 kat daha şiddetlisi. 8.9 şiddetinde ve 4.5 dakika süren bir deprem. Buna rağmen yıkılan bina yok; enkazın altında ölen veya kurtarılmayı bekleyen kimse yok. Büyük felâket depremle oluşan sallantı ile binaların yıkılmasından değil, tsunami ile, karaya hücum eden dev dalgalarla geliyor. Halka verilen deprem eğitimi, erken uyarı sistemi ve de iletişim ağları can kayıplarını minimum düzeyde tutabildi. Ne var ki nükleer santralin sızdırma riski devam ediyor.
Bu şiddetteki deprem, Marmara Denizinde olsa, değil İstanbul, tüm Marmara çevresinde taş taş üstünde kalmazdı. Şükür ki bizde oluşan depremlerin şiddeti 7.4 civarından yukarıya çıkmıyor. Marmara bölgesindeki 1894, 1912, 1945, 1999 depremleri, artı eksi 7 şiddetinde oluşan depremler olmasına karşın, kaybettiğimiz insan sayısı Dünya istatistiklerinin çok çok üzerinde. Binlerce can ve mal kaybı verdiğimiz bu depremleri, Los Angeles kentinde oluşan 7.3 şiddetindeki depremle karşılaştıralım: Orada bir kişi öldü; o da kalp krizinden.
İstanbul’u ele alalım: İstanbul’da aşağı yukarı 3 milyon konut var. 2.5 milyonunun belediyeden alınmış iskân ruhsatı yok. 2 milyonu teknik standartlara uyulmadan inşa edilmiş. Binaların yüzde 70’i depremde yıkılma riski taşıyor. Kentliler, büyük çoğunlukla yaptırdıkları inşaatlarda görev alması gereken mimar ve mühendisin önemini kavrayamadılar. Burada yerel yönetimlerin zafiyeti yanında halkımızın eğitimsizliği ve ekonomik düzeyinin düşüklüğü önemli bir etmen oluyor. Yıllar evvel, bir mimar ağabeyimin ofis duvarında ‘İyi binayı iyi mal sahibi yapar’ ibaresini görünce bu deyimi yadırgamış, meslek yaşamımda deneyimler yaşadıkça sözün doğruluğuna inanmıştım.
Şimdi bana çok haklı bir soru soracaksınız. Be birader, bize maval okuma; biz mimar ve mühendislerin elinden çıkmış konutların ve de resmi binaların çatır çatır yıkıldıklarını da biliyoruz. Aya Sofya 1500’e, Süleymaniye 500’e yakın yıldır yerli yerinde duruyor da bir şey olmuyor. Buna ne diyeceksin? Diyeceğim şu: Düşünün ki eski dönemlerde yapılmış milyonlarca yapı bugün ortada yok. Kalan eserler devletin ekonomik gücü paralelinde yapılmış, üstat mimarlarının elinden çıkmış, çok azı zamanımıza gelebilmiş nadir eserlerdir. O mimarlar, geçmişin anıt yapıt örneklerini ve geleneksel yapı teknolojisini bilen, yılların deneyimlerinden geçmiş üstatlardı. Örneğin, günümüz minareleri, bir depremde devriliveriyor da Sinan’ın minareleri niçin devrilmiyor? Çünkü Sinan’ın minarelerini oluşturan taşlar arasında harç bulunmaz; taşlar birbirine demir kenet ve zıvanalarla bağlanır, bu demirler de açılan yuvaya eritilmiş kurşun dökülerek sabitlenir de ondan. Böylece minareler bu günün iş bilmeyen ustalarının yaptığı gibi ‘gevrek’ nitelik değil, ‘esnek’ nitelik kazanır, esnek minareler aşırı fırtına ve depremlerde servi ağacı gibi sallanır ve yine eski durumunu alır. Bu ilke günümüzün yüksek yapılarında, gökdelenlerinde de geçerli olan ilkedir.
Bir mühendislik ilkesi daha söyleyeyim: Proje ile belirlenmiş ve 5 adet çivi çakılması gereken bir bağlantıya 4 adet çivi çakarsanız çatı yine ayakta durur. Bağlantı, normalden aşırı bir kuvvete maruz kaldığında 1 adet çivinin yokluğu bağlantının çözülmesine, çatının çökmesine vesile olabilir ve de çaktığınız 4 çivinin hiçbir hükmü kalmaz. Şunu demek istiyorum. Proje mükemmel olabilir. Ama düşük kaliteli ve düşük miktar malzeme kullanımı ve de uygulamada yapılan usul hataları, yapıyı normal standartların altına düşüren önemli etkenler olmaktadır. Ne yazık ki ülkemizde, inşaatçının ekonomik çıkar sağlama pahasına mimarlık ve mühendislik standartlarına karşı vurdumduymazlığı sıradan bir durum haline gelmiştir. Bu durum, yakın zamana kadar neredeyse olağan karşılanan bir durumdu. Mühendissiz, mimarsız, kontrolsüz yapılarla beraber, ister resmi, ister özel olsun, mühendisli ve mimarlı yapıların da yıkılmasına bu zihniyet neden olmuştur. Son yıllarda, devletten evvel özel sektörün büyük firmaları bu kötü gidişin farkına varmış, yaptıkları yapılarda gerek teknik eleman, gerekse yapı kalitesinde Dünya standartlarına yaklaşabilmişlerdir.
Son yıllarda, proje ve yapı standartlarının belirlenmesinde önemli yol aldık. Şimdi size, deprem ve diğer afet bölgelerinde uygulanması gereken proje ve yapım standartlarını belirleyen resmi yönetmeliklerden kısaca bahsetmek istiyorum. Bu yönetmeliklerde belirtilen standartlar zaman içinde gelişme gösterdi. Ne var ki dört başı mamur duruma gelinceye kadar Türkiye çok büyük deprem acılarına tanık oldu. Her bir deprem felâketi, eksik ve kusurların farkına varılmasına vesile oldu, ardından yeni bir yönetmelik getirdi. Keza deprem bölgelerini gösteren haritaların kapsamının, her depremden sonra genişlediğine tanık olduk. Kesin söylemeyeyim ama bizler, Doğudan Marmara’nın Batısına kadar uzanan ‘Kuzey Anadolu Fay Hattı’nın varlığını 1939 Erzincan depreminden ve git gide Batıya doğru yol alan depremlerden sonra ciddiye aldık gibime geliyor. 1939 Erzincan depremine kadar bizim deprem yönetmeliğimiz yoktu. Deprem bölgelerinde uygulanacak ‘İtalyan Yapı Talimatnamesi’ alelacele tercüme edilip 1940’ta yürürlüğe kondu. Burada statik hesap usulleri değil, birkaç mimari ilke zikrediliyordu. 1944’te ‘Zelzele Mıntıkası Muvakkat Yapı Talimatnamesi’, 1949’da deprem hesabını içeren ‘Türkiye Yersarsıntısı Bölgeleri Yapı Yönetmeliği’, 1953’te deprem hesabı tabloları veren ‘Yersarsıntısı Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik’, 1962’de deprem katsayısını formüle eden, 1968’de betonarme yapılarda boyutlama ve donatı kurallarını belirleyen ve perde yapımını öneren, 1975’te deprem bölgelerini deprem şiddetine göre dört bölgeye çıkaran, 1997’de depremde oluşan ağır hasarların önlenmesi amacını güden ‘Afet Bölgelerinde Yapılacak Yapılar Hakkında Yönetmelik’ yürürlüğe girdi. 2007’de eski yönetmeliklerin deprem katsayısı olarak belirlenen sayıların yerini spektral ivme, yani depremde yapıyı etkileyecek ivme kavramı ve dinamik analizler yer aldı. Görüyorsunuz, doğadan yediğimiz her tokattan sonra biraz daha aklımız başımıza gelmiş, hesap usullerini düzelte düzelte bu günlere gelmişiz. Ne acı bir durum.
Burada ilk akla gelen, canım ne uğraşıyoruz, uluslar arası standartlar ne ise onu tercüme ediverelim olsun bitsin demek oluyor. Ne var ki ekonomik ve sosyal yapımız, özellikle de malzeme ve imalat kalitemiz, teknolojik olanaklarımız ve de mühendislik eğitimimizle onlarla aşık atamayacağımızı dikkate almamız ve çağdaş teknoloji standartlarını esas alarak düzeltmeler yapmamız gerektiğini unutmayalım. İnşaatlarımızı etkileyen, statik ve dinamik yükleri belirleyen TS-498, hesap ve yapım kurallarını koyan TS-500 standartlarımız ve son deprem yönetmeliğinde modern teknoloji sistemlerimiz mükemmele yakın olsa da, alaylı inşaatçılar ve de pıtrak gibi çoğalan YÖK üniversiteleri eğitimiyle bilgi birikimimizin uluslar arası standartlar açısından tam ve yeterli olmadığı gerçeğini inkâr edemeyiz.
yerguvenc@gmail.com