30
Ocak
2026
Cuma
ANASAYFA

KENTHABER DÜNYA KENTLERİNDE

Hollanda’daki son gecemizin ardından, Portekiz’in Başkenti Lizbon’a gitmek üzere sabah saatlerinde Amsterdam Schiphol Havalimanı’ndayız.

Havalimanının içinde uzunca bir yürüyüşün ardından, bindiğimiz Hollanda Hava Yolları’na ait bir uçak, bizi yaklaşık 2.5 saat sonra Lizbon’a indiriyor.

Evet, futbol tutkunlarının çok yakından bildiği Figo’ların Ronaldo’ların, Quaresma’ların ülkesi Portekiz’e ayak basıyoruz

Atlantik Okyanusu’nun kıyısında kurulu Lizbon, daha uçağımız inişe geçerken, seyrine doyum olmayan manzarasıyla karşılıyor bizi…

Havalimanından dışarı çıktığımızda dikkati çeken ilk görüntü, kadın taksi şoförleri oluyor. Hatta yaşlı hanımlar bile var direksiyon başında.

Saatlerimizi bu kez bir saat daha geriye alıyoruz. Çünkü Türkiye ile arasında iki saat fark bulunuyor burayla.

Lizbon, ‘eski’ ve ‘yeni’ olduğu gibi, düz ve yokuşuyla da ikiye ayrılmış bir şehir. Kalacağımız otele giderken yoldaki binaların özellikleri gözümüze çarpıyor. Burada Roma, Gotik ve Barok mimari tarzlarında yapılar gördüğünüz gibi, modern ve post modern tarzda binalara rastlamanız da mümkün.

Hemen belirteyim, 50’yi aşkın müzeyi bünyesinde barındıran bu şehir, aynı zamanda Avrupa’nın en önemli finans merkezlerinden de biri.

Kaldığımız otel, Lizbon’un, tarihi 12. yüzyıla kadar dayanan ‘Bairro Alto’da bulunuyor. İstanbul’un Taksim semtine çok benzeyen bu bölge, ‘Arnavut Kaldırımı’ tabir edilen küçük taşlarla döşeli dik ve dar sokaklara sahip. (Şunu da ilave edeyim, Lizbon, tıpkı İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulu bir şehir.) Her tarafta kafelerin, restoranların, barların olduğu bölgede göz alabildiğine kalabalık.

Portekiz halkı, özellikle de gençlik eğlenceye oldukça düşkün. Hafta içi olmasına ve saatlerin daha akşama yaklaşmamasına rağmen, hemen her yer tıklım tıklım dolu.

Ülkedeki insanların ten renkleri de dikkatimi çeken bir başka husus. Yarısı siyah, (oldukça fazla zenci var) yarısı beyaz tenli ülkede yaşayan halk.

Burada birkaç saat çevreyi görüp, fotoğraf çektikten sonra, akşam yemeği için yine aynı bölgede bir restorana giriyor, oldukça sıcak bir karşılama ile içeri buyur ediliyoruz.

Yemekler enfes. Diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi bizim damak tadımıza yabancı değil. Bunun nedeni, yemeklerde genellikle zeytinyağı kullanmaları imiş. Bir de ‘Porto şarabı’nı mutlaka tatmanızı tavsiye ediyorum. Eğer ne kadar ödediğimiz soracak olursanız, her restoranda değişik fiyat tarifeleri bulunduğundan yanıltıcı olmasın diye yazmıyorum. Ancak şunun altını çizmek lazım ki, burası diğer Avrupa ülkelerine göre daha ucuz.

Restorandan çıkıp, yeniden yola koyuluyoruz. Unutmadan belirteyim ki, bu şehirde dolaşırken taksiye çok fazla ihtiyacınız olmuyor. Özellikle sarı renkli tramvaylar, dik yokuşları yürüyerek tırmanmamanız için hizmetinizde. Hemen her yokuş ve yamaca çıkabilen bu tramvaylar, Portekizliler ile turistlerin en fazla kullandığı ulaşım aracı.

Tavsiye üzerine ‘Fado’ müziği dinlemek için bir bara giriyoruz. ‘Kader’ anlamına gelen bu müzik, 12 telli ‘Portekiz Gitarı’ eşliğinde yorumlanıyor. 18. yüzyılda yaşayan ve çoğunun gidip de dönmediği denizcilerin eşleri tarafından yakılan bir tür ağıt olan Fado, kelimelerin anlamını bilmeseniz bile, duygulandırırken aynı zamanda dinlendiren bir müzik türü.

Girdiğimiz barda, sanatçı çıkmadan önce cep telefonlarının kapatılması için tüm müşteriler uyarılıyor. Bunun neden yaptıklarını daha sonradan anlıyoruz. Çünkü şarkı başladıktan kısa bir süre sonra gerçekten çok hoş, duygusal ve alabildiğine sürükleyici ezgilere kaptırıyorsunuz kendinizi.

Oldukça kilolu ve büyüleyici bir sese sahip bayan sanatçı, üç şarkı söyledikten sonra programını kesiyor ve masalar arasında gezinerek CD’lerini satmaya çalışıyor. Barda büyük bir tezahürat var. Herkes alkışlarla yeniden söylemesi için üzerinde baskı kurmaya çalışıyor; ancak o diğer arkadaşına sıra geldiğini bildirerek kesiyor tezahüratı.

Bu hanımefendinin hemen ardından bize hizmet eden şef garson var sahnede. Önce şaşırıyoruz ancak müzik başlayınca anlıyoruz ki, onun da sesi diğerinden daha kötü değil.

Romantik bir yaz gecesinde Lizbon’dayım… Atlantik Okyanusu’nun kıyısındaki bu büyüleyici şehrin kokusunu içime çekiyorum. Portekiz meyhanesinde kelimenin tam anlamıyla ‘muhteşem’ ezgiler kulağımdan ruhum akıyor ılık ılık…

Fado’yu dinlerken, bu ağıtları yazan ve kendileri için yazılan sevgililer, acı şekilde sona eren hayat arkadaşlıkları geliyor aklıma…

Ama şu bir gerçek ki her sevinç, her acı bir gün unutulup gitse de, geriye hoş bir seda kalıyor işte burada olduğu gibi.

Gerçekten etkilenmemek elde değil bu müzikten.

Vakit epey ilerledi. Otele gitmek için dışarı çıktığımda, o dar sokaklarda bir insan sağanağı var. Her köşebaşından grup grup insan fışkırıyor sanki. Sokaklar, iğne atsanız yere düşmeyecek gibi.

Önce zenciler geliyor yanıma. Para istiyor, bir şeyler satmaya çalışıyorlar. Onlardan sıyrılmaya çalışırken, bu kez üç genç beliriyor sağ ve sol tarafımda.

Sigara istiyorlar önce. Veriyorum. Portekizce konuşmalarından anlamadığımı fark edince, İngilizce “Turist misin?” diye soruyorlar. Uzun boylu olanı, daha cevabımı beklemeden, “Kokain ister misin?” diyor. “Hayır!” cevabı tatmin etmemiş olacak ki, “Marihuana da var” diye ekleyiveriyor. Uyuşturucu kullanmadığımı söyleyince bu kez pazarlama yöntemi ısrara dönüşüyor. Ellerindeki malın çok ucuz ve kaliteli olduğunu anlatıyor yarım yamalak İngilizce ile.

Biraz tedirginlikten olacak, yürümekten vazgeçerek, bir taksi çeviriyorum. Kaldığım otelin kartını verdiğim 55 yaşlarındaki şoförün yorgunluğu gözlerinden okunuyor.
Kır saçlı, iri burunlu ve yapılı bu şoför, dar sokaklardan ustaca manevralar ile dönerken, ara ara kendi dilinde bir şeyler mırıldanıyor ancak anlamıyorum.

Otelin kapısında taksiden inerken, saatler sabahın 2’sine yaklaşmasına rağmen yüzlerce genç kız, erkek akın akın yokuştan çıkıp iniyor telaşlı telaşlı.

Oda lambasını söndürdüğüm sıralarda halen dışarıdan uğultu şeklinde sesler duyuyorum…

Sabahın ilk ışıkları ile rehberimizle birkaç saatlik şehir turu atmak için aracımıza biniyoruz.

Minibüsün ön koltuğunda oturan rehberin anlattığına göre, Lizbon’a, eski Yunanlar ‘Olissipo’ adını vermiş. Efsaneye göre, Truva’dan ayrılan ve Yunan koalisyonundan kaçarak Atlantik’e gelen Odysseus’un Lizbon’u kurduğu, bu nedenle şehir ismini ondan aldığı rivayet ediliyor..

Lizbon’un, tarihi çok eski zamanlara dayanan ve bir çok farklı kültürün izlerini taşıyan bir şehir olduğu, fakat yaşanan depremler yüzünden bir çok eserini kaybettiği de yine rehberimizin verdiği bilgiler arasında.

Avrupa’nın Güneybatısı’nda İber Yarımadası üzerinde yer alan Portekiz’in Başkenti, limanıyla da ünlü.

Zaten deniz, bu insanların genlerine işlemiş adeta. O kadar çok balık restoranı var ki şehirde; hani fakir bile olsanız aç kalmanız mümkün değil Halkının kahvaltıda bile deniz ürünleri tükettiği söyleniyor.

Okyanusa dökülen Tagus Nehri tarafından ikiye ayrılan Lizbon’da bu suyun üzerinde iki köprü bulunuyor. ‘25 Nisan’ ve 17 kilometre uzunluğu ile Avrupa’nın en uzun köprüsü ünvanına sahip ‘Vasco da Gama Köprüsü.’

Şehrin köprülerden sonra en önemli yapıtlarından biri ise, “Belem Kulesi.’ Bizim Kız Kulesi’ne benzeyen, onun gibi denizin içinde olan bu yapı, Portekiz Kralı I. Manuel tarafından, yukarıda bahsettiğim köprüye adını veren ünlü kaşif Vasco De Gama anısına yaptırılmış. Ancak kulenin sefere çıkan denizcileri gözlemleyebilmek için inşa edildiği de iddialar arasında.

Lizbon, satırlarımın başında da söylediğim gibi 50’yi aşkın müze, aralarında İsa Heykeli’ninde bulunduğu birçok ünlü yapıtı ile gündüz vakti gezebilmeniz için de sizleri bekliyor.

Zaten bizim turumuz da bunların hepsini görecek kadar uzun değil.

Sözü fazla uzatmadan bir nasihatte bulunayım:

Eğer imkanınız varsa, bu egzotik şehre mutlaka gidin. Gezdiğiniz birçok yerde, şaşırtıcı benzerliklerinden dolayı, kendinizi İstanbul’da gibi hissedeceğinize eminim. Kültür, gizem, eğlence… Her şey var burada. Olmayan tek şey can sıkıntısı.

Keşke biraz daha kalıp, bu güzel şehrin her yapısını, her sokağını yakından görebilsek. Ama bu kadarla sınırlı seyahatimiz.

Yine veda vakti geldi.

Ben Türkiye’ye dönüşte hemen ertesi gün tekrar yola çıkacağım. Bu kez, 4 – 5 günlük bir Ege seyahatim var. Ama kaçıncı kez gittiğimi bile hatırlayamadığım İzmir, Aydın, Denizli gibi şehirleri anlatacak vaktim olmayacak.

Çünkü dönüşümde İstanbul’da çok kısa bir süre kalıp, tekrar yollara düşecek ve bu kez sizlere Afrika’dan yazıyor olacağım.

Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum.

Birkaç gün sonra yine uzaklardan, Afrika’dan görüşmek umuduyla.
 

Volkan ÖZSOY - Kenthaber
Yayın Tarihi : 20 Temmuz 2010 Salı 00:01:28
Güncelleme :21 Temmuz 2010 Çarşamba 00:08:59


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?