31
Ocak
2026
Cumartesi
ANASAYFA

'SUDAKİ İZ' - ERDEM YÜCEL YAZDI...

Sudaki İz....

Birkaç gün öncesi Digitürk-İz Kanalında Ayasofya ve çevresinin karanlıkta kalmış bazı noktalarına ışık tutan ilginç bir belgesel programı vardı; Sudaki İzler…

Savaş Karakaş’ın hazırlayıp sunuculuğunu yaptığı, Sibel Mesçi’nin yönettiği, Serdar Sönmez’in kameramanlığı, Engin Aygün’ün dehliz ve sualtı kameraları ile “Sudaki İzler” sözcüğün tam anlamıyla mükemmel bir çalışma olmuş.

İstanbul Teknik Üniversitesi öğretim üyesi, Arkeoloji Başkanı Dr. Çiğdem Özkan Aygün’ün bu projeyi gerçekleştirebilmek için yıllardır bürokrasiyle nasıl uğraştığına yakından tanık olmuştum. Çiğdem Özkan Aygün’e başta Kültür ve Turizm Bakanlığı, Ayasofya Müzesi Müdürlüğünce çeşitli güçlükler, bürokratik engeller çıkarılmış; adeta bu çalışmayı yapmaması için engellenmişti. Ancak O yılmamış kendisine tanına çok kısıtlı günlerde çalışmasını Anadolu Speoloji Grubu (ASPEG) ve Sualtı ekibi ile birlikte tamamlamış ve ortaya Tarihi Yarımadaya açıklık getiren bu belgeseli ortaya koymuştur.

İstanbul’un eski tarihi yapılarından Ayasofya’yı konu alan pek çok bilimsel ve popüler eser yazılmışsa da bunların hemen hiç biri Ayasofya’nın altında ne var sorusunu yanıtlayamamıştır.

İstanbul’un Roma İmparatorluğu (Bizans) zamanında, İmparator Konstantinos (324-337) şehri yapılarla bezerken Ayasofya’yı yaptırdığı, sonra İ.S 404’te yakıldığı, İmparator II.Thedosios tarafından İ.S 415’te yenilendiği, Nika ihtilalinde (İ.S 532) bir kez yakıldığı bilinmektedir. İmparator Iustinianus (527–565) önceki yapıların üzerine 532–537 yıllarında günümüzdeki yapıyı yeniden yaptırmıştır. Ayasofya’da araştırma ve kazı çalışmaları yapanlar ise bugünkü yapının temellerinin zarar görmesinden çekinerek, yeraltı araştırmasına cesaret edememişlerdir. Böyle olunca da Ayasofya’nın altı her zaman gizemini koruyarak kalmıştır. Ancak Dr. Çiğdem Özkan Aydın’ın bıkmadan usanmadan, zorluklara göğüs geren çalışması bu gizemli konuya ışık tutmuş ve belgelemiştir.

Belgeselde denizlerle çevrili yarımadanın su gereksiniminin nasıl sağlandığı açıklanmaktadır. Çeşitli saldırılara maruz kalan şehrin su gereksinimi Trakya’dan Belgrat ormanlarından, Istrancalar’dan getirilen suyollarıyla ve şehrin içerisindeki Lykos Deresi (Bayrampaşa Deresi) ile sağlanıyordu. Ayrıca şehrin içerisinde açık ve kapalı su sarnıçları yapılmış, kuyular da onları tamamlamıştı. Topkapı Sarayı ile Ayasofya’nın bulundukları yer ve çevreleri Roma akropolünün olduğu yerdi. Burada başta pagan mabetleri olmak üzere çeşitli yönetim yapıları bulunuyordu. Bu bakımdan da sur içerisine alınan bölgenin içerisindeki su gereksinimin ne kadar yeterli olduğu da net olarak bilinmiyordu.

Dr. Çiğdem Özkan Aygün’ün başkanlığındaki çalışılmalar 2005 yılına kadar inmektedir. Ardından 2009 yılında yeniden başlayan araştırmalarda Ayasofya’dan geçen ve Topkapı Sarayı içerisindeki dağılımı sağlayan suyollarının çoğu ortaya çıkarılmıştır. Çalışmalara katılan deneyimli mağaracılar normal bir insanın bile geçemeyeceği delikleri aşarak yeraltı kanallarına girmişlerdir. Bu arada o zamana kadar bilinmeyen kuyu ve sarnıçlar tespit edilmiş, robot kameralarla tüplerin sığmadığı kuyulara erişilmiş, nargile dalışlarından da büyük ölçüde yararlanılmıştır.

Ayasofya’nın altındaki araştırmalarda erken dönemlere tarihlenen mimari parçalar, sütunlar, payeler, keramikler ve amfora parçaları ile karşılaşılmıştır. Ayrıca ekip tarafından bazı kanalların planlarını da çıkarılmıştır. Buna dayanılarak Ayasofya’nın altındaki kuyuların derinliği 9.00–12.00 m. arasında değişirken, Topkapı Sarayı’ndaki kuyular 22.00–30.00 m. derinliğe ulaştığı görülmüştür. Çalışmalar öncesinde Ayasofya’nın arkasındaki Soğukçeşme Sokağı ile Topkapı Sarayı arasında yapılanmalar ve çökmeler nedeniyle bir sarnıç dışında yeraltı araştırması yapılmamıştı.

Topkapı Sarayında ise birçok sarnıç ve kuyunun olduğu biliniyordu. Saray yapılırken bunların büyük bir kısmından yararlanılmıştı. Ekibin çalışmalarının başlangıcında sarayın ikici avlusunda yer alan ve Dolap Ocağı olarak isimlendirilen büyük bir kuyudan diğer bir kuyuya ulaşılan içerisi su dolu bir tünel ortaya çıkarılmıştır. Bunun ardından Harem bahçesinden inilen tünellerin birinin Harem’deki tuvalete çıkılması oldukça ilginçti.

Çalışmalar sonunda 2.00–30.00 m. derinliklerde karşılaşılan dehliz ve tünellerin Roma döneminde yapıldığı ve Osmanlılar tarafından da kullanıldıkları ortaya çıkmıştır. Duvarların yapı teknikleri ise o dönemin yapı tekniklerini ortaya koymasının da mimari ve sanat tarihi yönünden üzerinde durulmalıdır. Ayasofya avlusundaki bazı kalıntıların ise eski patrikhaneye ait olması büyük olasıdır. Ekibin kendilerine, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen oldukça kısa çalışma süresi sona ermiştir. Oysa daha yapılması gereken ve henüz keşfedilmeyi bekleyen, yapılandan çok daha fazla yeraltı kalıntıları bulunmaktadır.

Sanırım 2010 Kültür Başkenti olarak kabul edilen İstanbul’un Tarihi Yarımadasının en önemli olayı bu çalışma ve hazırlanan belgesel olmuştur.

İstek üzerine bu belgesel 3.4.9.12, 24, 26 ve 28 Nisan tarihlerinde aynı televizyon kanalınca ekranlara getirilecektir.
 

Erdem Yücel

Kenthaber
Yayın Tarihi : 31 Mart 2010 Çarşamba 17:55:20
Güncelleme :31 Mart 2010 Çarşamba 18:35:01


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Gökhan IP: 88.244.215.xxx Tarih : 3.04.2010 12:18:37

Sayın Yücel, ülkemizde araştırılmayı bekleyen o kadar çok arkeolojik sit alanı,ören yeri ve yapı var ki siz de biliyorsunız.Ama her ne hikmetse yasal yollarla üniversiteler bunların araştırması için çok mücadele etmelerine rağmen bir türlü izin alamıyorlar.Buna mukabil yabancı bilim hayatleri ve bazı sanayici ve iş adamlarının desteğinde her türlü araştırma inceleme yapılabiliyor. Bunun nedeni gerçek ulusal bir kültür politikasının oturtulamayışıdır diye düşünüyorum.