İrticacı kesim bunu hep yapıyor. Siyasi bir simge haline gelen “türban“ı “masum“ göstermek için, kasıtlı olarak “başörtüsü“ söylemini kullanıyorlar.
Medyanın bir bölümü de, bu propogandaya destek veriyor. Bu destekçilerin başındaki isimlerden biri, Nazlı Ilıcak.
Türk halkını “televizyon vaadiyle“ kandıran Mehmet Ali Ilıcak’ın annesi Nazlı Ilıcak, bir dönem “kanlı - bıçaklı“ olduğu Aydın Doğan’ın desteğiyle kurduğu gazetede, bilinçli olarak, irtiaci kesimin siyasi simgesini masum bir hale dönüştürmek için var gücüyle bastırıyor.Dizinin ismi, “Başörtüsü dosyası“...
Oysa, Türkiye de “başörtüsü sorunu“ diye bir sorun yoktur!
Başörtüsü ile türban farklı şeylerdir.
Başörtüsü, Anadolu kadınının, annelerimizin, ablalarımızın başlarına taktıkları beyaz yaşmaklara denir. Boğazın altından tek düğüm atılarak bağlanır. Anadolu kadının tarlada da , düğünde de hep başındadır.
Düğünlerde, oyalı beyaz yaşmaklarını üsten geriye iterek, kara, kumral, sarı pırıl pırıl saçlarının gözelliğini sergilerler.
Genç kızlara ayrı, annelere daha bir ayrı yakışır bu beyaz yaşmaklar. Bembeyaz tenleri üzerinde, bembayaz böşürtüleri ile adeta bir melek görünüm çizerler.
İçleri tertemizdir, başörtüsüne hiçbir anlam yüklemeden, analarından gördükleri gibi sararlar.
Türkiye’de hiçkimse, analarımızın, bacılarımızın bu güzelim yaşmağına, başörtüsüne hiçbir şekilde karışmamıştır.
Bilinçli olarak çarpıtılıyor ve yalan söyleniyor.
Yakın zamana kadar türban diye bir şey sözkonusu değildi.
12 Eylül faşizminin, Amerika’nın direktifleri doğrultusunda uygulamaya koyduğu gericilik programı ile birlikte yükselmiş ve “irticanın sembolü“ haline gelmiştir.
1980’lerin ortalarına üniversitelerde, genç kızlara yeşil dolarlar karşılığı türban taktırıldığını duymayan, bilmeyen kalmadı.
Hürriyet Gazetesi’nin tarih konusundaki uzman yazarı Sayın Murat Bardakçı, 24 Mayıs 2004 te türbanın, katolik rahibelerden aşırma bir siyasi simge olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koydu:
“...Artık dur-durak bilmez hale gelen türban inatlaşmasından bıkanlar arasındayım. ‘Canı isteyen başını örtsün ama bunu siyasi vasıta háline getirmesinler’ demek istiyorum ama işin içine bugünün türbanı girince bir türlü diyemiyorum.
Diyemememin sebebi ideolojik değil, sadece ve sadece estetik! Zira başı tamamen örttükten sonra omuzlara inen, sırttan bele doğru genişçe bir üçgen halinde dökülen ve adına şimdilerde ‘türban’ dediğimiz bu örtü bana hiç mi hiç estetik gelmiyor. Üstelik bizim değil, ithal...
Şiiler, Lübnan’ın güneyinde çoğunluktaydılar ama bölge 70’li yılların başından itibaren Filistinli gerillaların kontrolü altına girmişti. Kral Hüseyin’in Ürdün’den kovduğu gerillalar, sivil Filistinlilerle beraber Güney Lübnan’a yerleşmiş vaziyetteydiler. Askeri bakımdan zayıf olan Lübnan hükümeti, topraklarındaki siláhlı milislere karşı birşey yapamıyordu ve ülkenin güneyi Filistinliler’in kontrolündeydi.
İşin askeri yönünden başka bir de sosyal boyutu vardı ve Şii Lübnanlılar ile Filistinli gerillalar arasında her an bir gerilim yaşanıyor, gittikçe artan ekonomik sıkıntılara Şii kadınların gerillalar tarafından taciz edilmeleri gibi günlük rahatsızlıklar da ekleniyordu.
Yaratıcılığını Hüccetülislam Musa Sadr’ın yaptığı bugünün türbanı işte bu gibi rahatsızlıklardan, özellikle de Şiiler’in sık sık uğradıkları tacizlerden doğdu ve kısa bir müddet sonra çarşafa bürünmemiş olan hemen bütün Şii kadınlar bir örnek giyinir oldular.
Musa Sadr, Şah dönemi İran’ının en büyük gazetesi ‘Kayhan’ın başında bulunan ve İran’ın en güçlü gazetecisi olan Emir Tahiri’ye 1975 yılında Beyrut’ta verdiği demeçte modeli bizzat hazırladığını anlattıktan sonra ‘İlhamımı Batı dünyasının kilise resimlerinden ve Lübnan’daki Katolik rahibelerin kulladıkları başörtülerden aldım’ diyecekti. Sadr’a göre Lübnanlı Şii kadınlar bu yeni örtünme biçimi sayesinde diğer dinlerden ve mezheplerden olan hemcinslerinden apayrı bir görünüm kazanırlarken tacize ve tecavüze uğrama ihtimalleri de en aza inmişti, zira yeni oluşmaya başlamış olan siláhlı Şii hareketinin de koruması altına girmişlerdi...“
İşte irticacıların savunduğu, Nazlı Ilıcak ve şürekasının da destek verdiği türban bu. Katolik rahibelerden İranlı mollaların kopya ettiği, kadınlarımızı, kızlarımızı yaratıklara çeviren, çirkin bir simge.
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel taşlarından biri de kılık - kıyafet ile ilgili düzenlemelerdir. 1980’lere kadar, her yurttaş bu düzenlemelere saygı göstermiştir. Belki eşinin yanında bile başörtüsünü - türbanını değil - çıkarmayan analarımız, ninelerimiz, resmi dairelerin kapısında beyaz yaşmaklarını başından çıkarıp, cumhuriyete olan bağlılık ve saygılarını gösterirlerdi.
Okullara, sınıflara başörtüsüz girilirdi. Ama, dini siyasete alet etme çabalarının yoıunlaşması ile birlikte, türbanlı olarak okullara, resmi dairelere girmekte, cumhuriyete saldırının bir aracı haline geldi.
Ve nihayet, Katolik rahibelerden ithal türban, “cumhuriyet rejiminin kazanımlarına başkaldırının bayrağı“ haline geldi.
Nazlı Ilıcak ve köşe yazılarında “sübyancılığı desteklediği“ gerekcesiyle 2 yıl önce sert eleştirilere hedef olan “eski solcu“ dizi ortağı Gülay Göktürk’ün savundukları, aslında cumhuriyet rejimine saldırılardır.
Nazlı Ilıcak, bu çabaları sonucu parlamentoya girdi. Milletvekili seçildi. Belki kendi çıkarı böyle gerektiyor. Ama acaba bunları yaparken, ülkeye ne büyük kötülük ettiğinin farkında mı?
Nazlı Ilıcak’ın desteklediği çabalar nedeniyle, dünya bizi hala sarıklı, çarşaflı, çağın gerisinde yaşayana bir Ortadoğu ülkesi olarak görüyor. Ulu Önder Atatürk ve arkadaşlarının, canları pahasına hayata geçirdikleri devrimler ve aydınlanma ülküsü her gün biraz daha yara alıyor.
İran örneği belleklerde henüz taze. Mollalar, yönetimi ele geçirir geçirmez, ilk iş olarak kendilerine yardım eden, ama kendileri gibi olmayanları kesti.
İrticacı kesim, desteklerinden dolayı şu anda Nazlı Ilıcak’a sempatiyle bakıyor. Ama, bir gün gücü ellerine geçirdiklerinde, onun, yalısının bahçesinde şarabını yudumlamasına hala hoşgörü gösteriyor olacaklar mı?
Sanmıyoruz!...
Remzi Bey oncelikle uslubunuzun hos ve yazinizi okutucu nitelikte vurgusal olmasi acisindan sizi tebrik ederim. Fakat bu yaziyi kaleme almak icin kendinizde buldugunuz cesaretin kaynagi birkac dostunuzun pohpohlamasi mi yoksa tamamen yasam alaninizin olusturdugu kulturel altyapi mi karar veremedim. Bu yuzden iki ihtimalide goz onunde tutarak yazinizi elestirmeye calisacagim. Belirtmek isterim ki yasmak diye tarif ettiginiz ve Anadolumuzda annelerimizin, kardeslerimizin baslarina "saclari gozukecek sekilde!!" bagladiklarini soylediginiz sey bizim memleket kabul ettigimiz Anadolu'da yok. Soyle birsey var, bilmeniz acisindan soyluyorum, basortusu... Saf manada ilahi bir inancin geregi olarak; annelerimizin, kardeslerimizin kocalari abileri kardesleri icin cok degerli olan saclarini gizlemek, tek bir teline dahi zeval gelmemesi icin tesettur etmek icin kullandiklari kumas urun... bu noktadan hareketle Turkiye'nin boyle inanan kesiminde, kamusal alanda BASORTUSU SORUNU vardir ve bir an evvel kimsenin altina elini koymadigi o tasin herkese hitap edecek bir balyozla kirilmasi gerekmektedir. Lutfen yasam standartlariniz yaptiginiz ve oyle inandiginiz kistaslara yasmak baglamak istedigim icin kusura bakmayin. Fakat siz ve sizin gibi inanlar basortulerini asilan elleri gormemekte direnek hakaretten daha otesini yazdiginiz surece comek icin bu dugum daha da elverissiz hale gelecek...