3
Mart
2026
Salı
ANASAYFA

YOBAZ İDEOLOJİNİN CİNAYETLER SERİSİ

Aydınlanma uğruna yobazlar tarafından söndürülen ocakların ülkesi Pakistan'ın yakın siyasi tarihini, bir de uzun yıllarını bu ülkede geçirmiş Kenthaber'in dış politika konusunda deneyimli Yazarı Teoman Törün'ün ağzından dinleyin. Kara yobazlar topluluğu tarafından söndürülen aydınlık ateşlerin nasıl yetiştiğini, özgürlük ve çağdaşlık mücadelesi için ne badireler atlattıklarını bu ibret belgeleriyle dolu yazıda daha da iyi anlayacaksınız.

YOBAZ İDEOLOJİNİN CİNAYETLER SERİSİ

Pakistan, onu aydınlığa çıkarma cihadı veren en değerli evlatlarından birini daha kara iblislere kurban verdi.

Emperyalizmin ve din feodalitesinin ortak tahriki ile Nisan 1979’da idam edilen Pakistan’ın büyük şehidi Zulfikar Ali Bhutto ile oğulları Shahid Nawaz ve Murtaza’dan sonra yiğit kızı Benazır da yaşamını aydınlanma uğruna kaybetti.

Ben, Kenthaber sütunlarımda 5.Mayıs.2006 tarihinde yayına verilen “Pakistan’ın büyük lideri Mohamed Ali Cinnah’ın yaşamı ve bağımsızlık savaşımı” hakkındaki yazımın sonunda toplumuna en değerli armağanı veren liderlerin, kendi toplumları tarafından çizilen ters kaderine değinmiştim. Bu yazıyı yeniden okurlarıma sunuyorum.

“Çok büyük bir Müslüman topluluğu, emperyalizmin ve ortak coğrafyadaki başka bir unsur çoğunluğunun baskısı ve aşağılamalarından kurtararak bağımsız bir devlete kavuşturan bir önderin kişiliğinden söz edeceğim bu yazımda.

Bu karizmatik önder, Dünyadaki en kalabalık nüfuslu Müslüman ülkelerden olan ve Türkiyeye en yakın dostluğu gösteren, kardeş Pakistan’ın kurucusu Kâid-i Azam (Büyük Önder) Mohammed Ali Cinnah’dır.

Aile kökeni, şu anda Hindistan sınırları içinde kalmış bulunan Gucerat Eyaleti olan, bu nedenle ailesi içinde Guceratî dili konuşulan Cinnah Karaçide Aralık.1876 tarihinde doğdu.

Bugün Pakistanın resmî dili olan Urduca’yı hiç bilmiyordu. Baba evinden ayrıldıkdan sonra hiç kullanmak fırsatını bulamadığı Guceratî’yi de büyük ölçüde unuttu.

Pakistanda görevli olduğum tarihlerde (hatırladığım kadarı ile 1987 yılı idi) gazetelerde bir polemik patlak vermişti; bazıları Kâid-i Azamın yaşamında hiç Cami’ye ayak basmamış olduğunu iddia ediyorlardı; ilerici gazeteler ise, bu kadar büyük bir İslâm topluluğunun bağımsızlığını gerçekleştirerek onu saygın bir devlet haline getiren, dolayısiyle bu devletin atası olan bu mübarek zatın en büyük Müslüman sayılması gerektiğini savunuyorlardı.

Ancak onun Cami’ye gidip ibadet ettiğine tanıklık eden bir kişiye de basında rastlamamıştım. Ayrıca, ona ait okuduğum kitaplarda, İngilterede Avukatlık yaptığı günlere ait son derece Batı tarzı (fötr şapkası, monoklu, iskarpinlerinin üzeri o zamanlarının modası getrleri ile) şık ve zarif giyimli resimlerine rastlıyordum. Halkına bağımsız Pakistan Devletini armağan edinceye kadar özel yaşamındaki bu çağdaşlık örneğinden vazgeçmedi.

Mohammed Ali ilk eğitimini özel olarak aldı; Medreset’ül İslâm ve Misyoner okullarını geçerek 16 yaşında Bombay Üniversitesine giriş sınavını kazandı; fakat zengin bir tacir olan babası Cinnahbhai, işletme öğrenimi görmesini istediği için onu İngiltereye gönderdi. Parlak bir gelecek vadeden bu gencin giderlerine İslâm cemaati de katkıda bulunmuştu. O, Londrada hukuk eğitimi veren Lincoln’s Inn’i seçti. İngilteredeki günlerinde, İslâm inancının erdemlerine ek olarak, her işini tam vaktinde yapma, kararlarında kesinlik, nefsine hakimiyet, sözlerine güvenirlik gibi huyları yetkinlikle özümsemişti. Londra Barosuna kaydolduğunda 20’li yaşların başında idi.

Çeşitli denizci Avrupa ülkelerinin 1498’den beri Hint altkıtasının çeşitli bölgelerinde sürdürülen emperyalist yayılmaları, İngilizlerin 1618’den başlayarak “Doğu Hindistan Kumpanyası” aracılığı ile Türk-Hint Hanedanı Babürlülerden aldıkları ruhsatlarla önce ticaret kolonileri kurmaları, sonradan çeşitli bölgelere yayılarak sinsi sinsi ülkenin iç işlerine nüfuz etmeleri ve fiilen yönetime el koymaları sonunda, siyaseten egemen unsur olan Müslümanlar, nihayet ilk kez Ocak.1856’da politik yapılı örgütlenmelerini “Muhammedî Derneği” adı ile hayata geçirmişlerdi. Bundan ürken İngilizler Mayıs 1857’de Bengal ordusundaki sipahi ayaklanmasını bahane ederek son Babürlü hükümdarı II.Bahadır Şah’ı Birmanya’ya sürerek yerli yönetimi tümüyle kaldırdılar.

Müslüman egemenliği kıran İngilizler uzun bir süre sonra, gûya yerlilere Batı demokrasisi egzersizi kazandırmak üzere, fiilen kendi denetimleri ve Allan Octavian Hume adında emekli bir İngiliz memurun danışmanlığı altında, Batı’daki örneklerine benzer, siyasal konuların tartışıldığı “Indian National Congress - Hint Ulusal Kongresi” adı ile bir dernek kurdurdular. Derneğin 28.Aralık.1885 tarihinde, Bombay’da yapılan ilk toplantısına Müslümanların üye katılımı iki kişiden ibaret olmuştu. Sonraki toplantılarda bir mikdar artış olmuşsa da her defasında nüfus oranını temsil eden sayının çok altında kalındı.

Hindistanın kuzey eyaletlerinden Uttar Pradesh’in Aligarh kentinde bir Müslüman Üniversitesi vardı; özellikle buradan yetişen Müslüman aydınlar, bu karışık siyaset arenasında Müslümanların statüsünü ve tavrını belirleyecek bir düşünce tankının varlığı gereğine inanmışlardı; 30.Aralık.1893’de Sir Syed Ahmad Khan’ın evinde toplanıp dört almaşık tartışıldı:

a) Hinduların İngilizlere karşı tahrikâtına katılma,

b) karşı bir harekâta geçme,

c) siyasetten uzak durup, salt eğitime yoğunlaşma, d) ortalama bir siyaset ile ne halkı tahrik ne de tümüyle etkinliksiz kalma...

Sonuçda tümüyle Müslüman bir örgütlenme “Mohammedan Anglo-Oriental Defence Association – Muhammedî İngiliz-Doğu Savunma Derneği” adı altında oluştu; bunun üyeleri ‘Aligarh Hareketi’ denilen akımı temsil eden etkili Müslüman liderlerle sınırlandırıldı.

Bu oluşum, Sir Mian Mohammed Shafi’nin önerisi üzerine 1.Ekim.1906’da İngiltere Krallığını temsil eden Genel Vali Lord Minto’nun verdiği yetki ile, ilki 15-16.Ekim.1906 tarihinde Lucknow’da gerçekleşen çeşitli toplantılardan sonra 30.Aralık.1906’da Dakka’da kurulan büyük Müslüman siyaset örgütlenmesi “All India Muslim League – Tüm Hindistan Müslüman Birliği”nin gerçek hareket noktasıdır. Bu arada Aligarh Institude Gazette’in 5.Ekim.1903 tarihli sayısında Hint Müslümanlarının dinî birlikleri bakımından bağımsız bir ulus oluşturabileceği işlenmişti.

Cinnah 1896’da yurda dönüp bir süre Karachi’de yasal stajını yaptıkdan sonra Bombay Barosuna kaydoldu, mesleğindeki üstün başarısı yanında siyasetle de ilgilenmeye başladı; “Hint Ulusal Kongresi”nin, İngiliz yönetimine karşı ılımlı tutum’u benimseyen üyeleri arasında çok göze çarpan bir etkinlik gösterdi.

Müslüman Birliği de bu sıralarda aynı eğilimde ve Hintlilerin Kongresi ile de yakınlık arayışında idi; ancak İngilizlerin Türklere karşı politikalarını değiştirmesi girişimlerinde bulunuyordu. Birliğin Aga Han Başkanlığındaki 31.Aralık.1912 tarihli Bankipur danışma toplantısında

a) İngiltere tahtına sadakat,

b) Hint Müslümanlarının her alandaki hak ve çıkarlarının güçlü bir biçimde korunması,

c) Müslümanlarla, Hindistanın tüm öteki cemaatleri arasındaki dostluk ve birliği güçlendirme,

d) Hindistana uygun bir öz yönetim hedefine ulaşma arayışı ilke kararları temelinde 22-23.Mart.1913’de Birlik Lucknow’da 6.Yıllık oturumunu yaptı.

Cinnah, henüz Birlik üyesi olmamakla beraber, danışma toplantısına da yıllık oturuma da özel konuk olarak katılmıştı. Bu kararların kabûlünde, parlak kişiliği ile en etkili rôlü o oynayarak sivrildi.

Aralık.1913’de yapılan ve İngiltere İmparatorluğu dahilinde Hindistan öz-yönetimi kabûlü dileğinin şiddetle vurgulandığı Karachi toplantısından az sonra Birlik Başkanı Aga Han’ın istifası üzerine Cinnah Birliğin başına geçti.

Birliğin daha önceki tavrına koşut olarak Dünyadaki tüm Müslüman topluluklarla temasını sürdürdü; Balkan Savaşında olduğu gibi 1. Dünya Savaşında da Türkler en içten ve etkili desteği Hint Müslümanlarından aldılar.

Bir yandan Birlik ve Hint Kongresi ortak çalışmalarını sürdürüyordu. Sık sık, etnik çıkar ve yönetimde temsil oranı konularında doğan aykırılıklarla gerilen ortamı yatıştırmaya çalışan, “Bu ülke Hintliler tarafından yönetilmeyecektir, Müslümanlar tarafından yönetilmeyecektir, hiç kuşkusuz İngilizle tarafından da yönetilmeyecektir; bu ülkeyi tüm evlâtları yöneticektir” sözleri ile Hindistan birliğinin ateşli savunucusu Cinnah’ı, Merkezî Yasama Meclisi üyesi olup Hintlilerin Kongre Partisi adına özerklik statüsüne dayalı bir anayasa taslağı hazırlamakda olan Pandit Motilal Nehru’nun (Bağımsız Hindistan’ın ilk Başbakanı Cevahir Lâl Nehru’nun babası) Hintlilerin ezici üstünlüğünden vazgeçmemesi inadı çileden çıkarmıştır.

1928 Ağustosunda, Nehru’nun anayasa taslağı hakkında tüm partiler müzakereye oturduğunda, Pakistan’ın isim babası olan idealist büyük ozan İkbal’in Sind, Pencap, Kuzey Batı Cephesi Eyaletinin (ki bunlar bugünkü Pakistan toprakları) birleştirilerek özerk yönetime bağlanması önerisi Hindû çoğunluk tarafından mantık dışı bulunarak reddedildi. Cinnah, Müslüman Birliği adına; taslakda şu değişiklikleri önerdi:

a) Merkezî yasamada Müslümanların karar nisabı en az üçde bir olmalıdır,

b) Pencap ve Bengal eyalet meclislerindeki yasama oranı nüfusa göre belirlenecek, bu oran on yıllık sayımlarla gözden geçirilecektir,

c) Artık oylar, Merkezde değil, eyaletlerde değerlendirilecektir, d) Sind’in Bombay’dan ayrılması ve Kuzey Batı Cephesinin bir Eyalet Valiliğine yükseltilmesi Nehru taslağındaki koşullara bağlanmıyacaktır. Toplantıda bu öneriler reddedilince Cinnah kararlı ve sert bir tonda “İşte, yolların ayrıldığı noktaya geldik.” dedi.

Müslüman Birliğinin 28.03.1929 Delhi toplantısında, yukarki koşulları, Tüm cemaatlere tam özgürlük din, inanç, ibadet, propoganda, dernek kurma, eğitim özgürlüğü, belli bir cemaatin dörtde üçü’nün kabûl etmediği hiç bir yasanın ya da kararın çıkarılamıyacağı, Anayasanın behemehal İslâm dinini, kültürünü,dilini, kişisel hukukunu, İslâm hayır kurumlarını koruması, Devlet ve yerel idarelerin yapacağı sosyal yardımlardan nüfus oranında pay alınacağı kayıtlarını da içeren 14 ilke kararını sundu.

Nehru’nun önerileri zaten İngilizlerce de reddedilecek; Hint pasif direnişi başlayacaktır. Bir yandan Müslüman Birliğinin bünyesindeki “Hilâfet Komitesi”nin Türkiyede Hilâfetin kaldırılmasından keyfi kaçmıştır. Pencap İslâm Birliği, Hilâfetin ilgası ile ilgilenmeyen Cinnahın liderliğini kabûl etmeyip ayrı örgüt kurunca düş kırıklığı artan Cinnah 1930’da İngiltereye yerleşir; Londrada çok başarılı bir avukatlık kariyeri sürdürerek 6 katlı bir binada hukuk bürosu kurar. 1930-32 yılları arasında Hindistan konuları hakkında katıldığı yuvarlak masa konferanslarında Hintlilerin niyetinden iyice umudu keser.

Ozan İkbal Birliğin Aralık.1930’daki toplantısında, Müslümanları Hintlilerden ayrılarak bir Devlet kurmasını coşkulu söylevi ile ilk kez dile getirir; ancak, Cinnah’ın Başkanlıkdan ayrılması, güçlü bir liderlikden yoksun kalan Müslüman Birliğini ölü bir döneme ve parasal sıkıntılara sokmuştur.

Oxford’da Exeter Kolejinde hukuk öğrenimi yapmış olup Cinnah’ın daima desteklediği gözde arkadaşı Avukat Liyakat Âli Han henüz etkisizdir; fakat ideali uğruna canla başla çalışmaktadır. 1933 sonlarında Birliğin Başkanlığını tedvir eden Mian Abdül Aziz, Birliğin ilkelerine aykırı tutumu ve keyfî davranışları gerekçe gösterilerek Konsey (Danışma Meclisi) üyelerince görevinden uzaklaştırılır.

Başlarını liyakat Âli Han’ın çektiği bir grup, İslâm cemaati üstünde saygınlığı olduğunu düşündükleri cemaatin en büyük imamına baş vururlar. Ancak; Hintliler bu durumu öğrenince bu adama Kongre Başkanlığı önererek etkisiz hale getirirler.

İslâm Birliği liderleri İmam’dan Kongre Başkanlığını reddetmesini isterler. Ancak, İmam Hindistan Birliği ideali söylemi ile bu dileği geri çevirir. Ricacılar bu kez, ya tümüyle Birliğe dönmesi, yoksa ardında namaza durmayacakları uyarısında bulunurlar. Büyük imam çok rencide olur ama çıkarından vazgeçemez.

Cinnah’ın ayrılışından beri varlığı kağıt üstünde kalmış Birliğin Liyakat Ali Han liderliğindeki ileri gelenleri Londra’ya giderek Cinnah’ı tekrar önderliği alması için ikna etmek isterler.

BANA 6 GÜVENİLİR ADAM BULUN

Hindistandaki yozlaşmış Müslüman topluluğun ıslahının zor olduğunu bilen Cinnah onlara şu soruyu sorar: “Bana 6 tane sözüne güvenilir, yalan söylemeyecek adam bulabilir misiniz ki kadromu kurabileyim?”

Bu altı kişi bulunur ve Kaid-i Azam hukuk bürosundaki işini bırakır; son derece zengin tefriş edilmiş binasını olduğu gibi bir arkadaşına karşılıksız bağışlar.

Müslüman Birliğinin, yeniden Başkan seçildiği nisan 1934’de genel oturumundan itibaren Birliğin canlandırılması ve bağımsız Pakistan Devleti hedefine yönelik çalışmalarına başlar.

Bir yandan İngilizlerin Savaş Bakanı Sir Strafford Cripps’e, bir yandan Gandhi ve Hindistan siyaset sahnesinde sadece Hindûların ve İngilizlerin olduğunu, geri kalan unsurların yoldan çekilmesi gerektiğini iddia ve Cinnahı ulusuna ihanetle itham eden oğul Nehru’ya (Cevahir Lâl Nehru) karşı ve dilini (daha doğrusu, çok sayıda dillerini) bilmediği cemaatinin aydınlanması yolunda insanüstü mücadele vermektedir.

Çünkü; Müslüman Hintlileri Hindûlardan ayıran salt din değil; artık iyice özümsedikleri kültür ve uygarlıktır. Liyakat Âli Han’ın rehberliğinde yaptığı ülke gezilerinde doğallıkla İngilizce konuşur; konuştuklarını Âli Han Urduca’ya çevirir; Urduca’nın da bilinmediği yörelerde yerel çevirmen bulunur. Bu ikinci başkanlığı süresi içinde Urduca’yı öğrenmeye başlar. Gerisi çok uzun ve ibret verici öyküdür; bilmem bu öykünün ayrıntılarını vermeye de fırsatımız olabilir mi?

Bu yumuşak ifadeli, güler yüzlü, barışçıl yaklaşımlı, fakat müzakere masalarında cemaati çıkarına çok azimli ve mücadelesinin son evrelerinde savaşı da göze alacak kadar çelik iradeli önder, Mart-Ağustos.1947 arası Hindistan Genel Valisi olan Lord Mountbatten’i anarşinin tek alternatifinin Pakistan’ın kurulması olduğunu ikna ederek, onun hazırladığı planla Hint altkıtasının iki ucunda yer alan iki bölgeli büyük Pakistan Devletinin kurulmasına amil olur ve Pakistan Genel Valisi ünvanı aldığı 15.Ağustos.1947 tarihinde (kendisine dandy-züppe denilmesine neden olan) Batılı kıyafetlerini çıkararak, ilk kez olarak karşısına şalvar-kamiz ve astragan keple çıktığı halkına Urduca seslenir: “Zindabad Pakistan-Yaşasın Pakistan”.

Müslüman halkına bağımsız bir ülke bağışlamasından bir yıl kadar sonra 11.Eylûl.1948’de doğduğu kent Karachi’de yorgunluğun getirdiği hastalıkdan öldü.

Sağlıklı da olsa fazla yaşatılacağı pek olası görünmüyordu; Gandhi’nin yobaz bir Hindû tarafından öldürülmesi gibi, toplumu hiç rahat bırakmamış zamindarlar, pirler, mevlâlar gibi din feodalitesinin kışkırttığı bir bilinçsizin mermisine kurban gidebilirdi.

Nereden mi çıkarıyorum? Hindistanla aralarındaki sorunların çözümünü barışçıl yollarda arayan, savaş önerilerini ısrarla reddeden “Kaid-i Millet- Ulus’un Önderi” sanını almış ardılı Liyakat Âli Han’ı yobazlar sağ bırakmadılar da oradan...

Daha sonra Hindistanla çıkarılan anlamsız savaşlarda Pakistan çok zarar gördü, Doğu kanadını (Bengaldeş’i) kaybetti. Bundan ibret almıyorlar da; Kaid-i Azam’ın Cami’e gitmemiş olmasına takıyorlar. Vah vah!..

5.Mayıs.2006 Cuma

Bu makalenin içeriğinden anlaşılacağı gibi, mazlum bir toplumu emperyalizmden kurtarabilecekolanlar çağdaş, uygar, seküler zihniyetin temsilcileridir. Yobaz ideoloji temsilcileri bunlara karşı bilinçsizce bireysel cinayet işlemekden başka bir yapamazlar. Tanrıya talimat vermek haddim değildir; ama, Kaid-i Azamdan Benazıra kadar Pakistanlı, Kubilaydan Hablemitoğlu’na kadar Türk tüm aydınlanma şehidlerinin ruhlarının şad, mekânlarının cennet olacağına inanıyorum.

Teoman Törün - Kenthaber
Yayın Tarihi : 29 Aralık 2007 Cumartesi 14:26:24
Güncelleme :30 Aralık 2007 Pazar 17:47:13


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
mam amedij IP: 88.232.121.xxx Tarih : 30.12.2007 12:33:28

Sayın Teoman'ın uzunca yazısında Pakistan'ın kuruluşundan bugüne kadar ki özet tarihi bilgilere fazla bir diyeceğim yok. Ancak, sırf müslmanlığı karalamak ve islamkarşıtlığını ululamak maksadıyla sarfettiği sözlerine katılmak mümkün değil. Daha, yazısını başında Benazir Butto için ki onun böylesi vahşice katline onay vermek, aklı başında hiçbir müslümanca tasvip edileceğine ihtimal vermiyorum; "Pakistan'ı aydınlığa çıkarma cihadı veren" biri, babasına "Pakistan'ın büyük şehidi" ve olay henüz netleşmemiş iken, katiller hakkında "Din feodalitesi"nin savunucuları gibi dinsel-ideolojik kavramlarla tavrını ve ne diyeceğini belirtirken, konuşmasının sonunda da yine klasik laiklik histerisiyle Kubilay ve Hablemitoğlu'na vurguda bulunması; kurtarıcılığı laik-seküler anlayışta araması ve yobaz ideoloji ile müslümanlığı ve bu ideolojinin temsilcileriyle müslümanları işaret etmesi ve aslında inanmadığı halde "ruhun şadlığı" ve "mekanın cennet"liliğinden bahsetmesi, kendi içinde marazi bir ruh haletiyle yazıyı yazdığı hemen anlaşılıyor. Doğrusu yıllardan beri işlenen klasik-demode laisist anlayışının tekrarından başka bir anlam ve içerik taşımayan bir yazı. Sayın yazar, bir sefer şunu biliyor; bilmiyorsa da bilsin ki İslam'a göre şahısların cezalandırma yetkisi yoktur. İki; sayın yazar; cennet, şehid, kaîd-i azam, cihad vs. gibi kavramların tamamen dini, hasseten İslami olup, bir laike yakışanın de bu kavramlara sarılmamak olduğunu bilmeli. Üç; yazar şayet ki İslam'a karşı değil ve samimi müslümanları bühtan altına sokmak istemiyorsa, bu kabil cinayetlerin İslamiyet ve müslümanlıkla alakasının olmadığını belirtmeli; akla-karayı birbirinden ayıklamalı. Dört; terihte din adına dörtyüz yıl boyunca Avrupada savaşların yapıldığını dikkate almalı ve bu şeni' uygulamayı bu gün mezhep ve etnisite uygulamalrıyla İslam coğrafyasında da icrayı faaliyete soktuklarını unutmamalı. Beş; İslam'da zalim olmaktansa mazlumiyetin tercih edilmesi gerektiğini bilmek gerektir. Altı; el-Kaide gibi ismi malum mahiyeti meçhul ve kimlerle sarmaşdolaş olduğu belirsiz yapılanmaların müslümaları ve İslamı temsil edemeyeceğini bilmek gerektir. Yedi; İslam'da cihad'ın bir hukuku var; müesses İslami hukukun müsaadesi olmalı. Şahıslar kendisi ve cemaatleri, yada örgütleri adına cihad yapamaz. Çocuk, yaşlı, ibadethanesin kapanmış din adamlarına, sivillere, ağaçlara, evlere, hayvanlara, annelere dokunulmadığı, yaşamlarını güvenceye alındığı Kur'anî ve Peygambari bir gerçektir. Sekiz; İslam'da akıl emniyeti, yaşam emniyeti, nesil emniyeti, inanç emniyeti, düşünce emniyeti, mal emniyeti gibi temel insani haklar garantiye alınmışken, biriler nasıl olur da bunu İslammış gibi yuturabilir. Dokuz; tarihte her zaman Alamut Kaleleri ve Hassan Babbahçılar olmuş ve olmya da devam edecektir. Bu lanetli anlayışı, dünyanın hassaten geri bıraktırılmış İslam toplumlarında icraya koymak kolay olduğundan, emperyalizm ve İslam düşmanları beynelmilel siyonizm bunu uygulamaktan geri durmaz ve urmayacaktır da. Çünkü Adem(as) ile Şeytan arasında başlayan hak-batıl mücadelesi -çeşitli biçimleriyle- kıyamete kadar sürecektir. Bize düşen hakkın yanında ve batılın karşısında olmaktır. Hak, her ne ki yaratılışla ve yaratılış yasalarıyla uyum içindeyse, o haktır. Batıl, her ne ki yaratılış ve yaratılış kanunlarıyla çelişki için de ise, işte o batıldır. On;sayın yazar sineklerle değil, bataklıkla uğraşmalı. O bataklık da evrensel-insani yasalarla savaş içinde olan beynelmilel siyonizm, emperyalizm, faşizm ve bunların devletleşmiş şekli olan totalitarizmdir. Saygılar...


ali mukan IP: 78.165.247.xxx Tarih : 29.12.2007 15:27:19

sen öyle biliyorsun tabi


selami aydoğdu IP: 88.229.56.xxx Tarih : 30.12.2007 01:40:27

bence haber tamammen siyasi yorum. ülkesini soyanlar ne zamandan beri aydıncı ülkesini aydınlatan sınııfında acaba.butto ülkesini aydınlığa taşımak içinmi geri döndü yoksa batının istediği şekilde bir pakistan yaratmak için mi. yada amerika ve batının çıkarlarına uygun olması için karışıklığa sürüklemek için mi. bunu ileriki günlerde göreceğiz.ve öldürülenleri hep dincilerden bilmeyin. bir taşla iki kuş vurmak batının idoolojisidir.önce karıştır sonra ez.


Gökhan IP: 85.100.11.xxx Tarih : 29.12.2007 17:18:57

Sayın Törün,sanki Tarih tünelinde gibi hissetim kendimi.Bu kadar doğru ifadeler ile meseleyi tam onikiden tuturmanız muhteşem.Daha önce de yazmıştım,ABD nin Sovyet tehdidine karşı kurmuş ya da desteklemiş olduğu bu dinci gruplar bütün dünyada sorun olmaya devam ediyor.Bu örgütler bir gün kendi başına da çorap örecektir.İşte o günü görürsem çok güleceğim,saygılar...


TeomanTörün IP: 85.107.1.xxx Tarih : 30.12.2007 13:32:00

Sayın Mam Amedi 1960'larda, 70'lerde aydın, solcu gençler "6. Filo defol" tezahüratı yaparken, Mehmet Şevket Eygi dostumuzun, okuldaşımın müritleri "La İlâhe İllallah" avazeleri ile bu gençleri ezmişlerdi. Şeriatın en koyu uygulandığı Suudi Arabistan daima emperyalizmin yanında oldu. Benim köşemdeki 2006 makalelerimi tararsanız Yahudi taassubuna da, faşizme de her tür ideolojiye de nasıl giydirdiğimi görürsünüz. El Kaide de evrensel azgınlığına başlamadan önce Amerikanın emrinde idi. Siz gerçek Müslümanlar gücünüzü her şeyden önce El Kaide'yi ehlileştirmede kullanın. Atatürk: "Türkiye; şeyhler, dervişler, mollalar ülkesi" olmayacak dedi. İslam Dünyasının her türlü hastalığı öyle tedavi olur.


yavuz bektaş IP: 88.250.162.xxx Tarih : 31.12.2007 22:14:27

onları yapanlar kendilerinden utansın tabi öyle bi duyuları warsa kendi analarına yapsalar nasıl ama


YILMAZ ŞEFLEK IP: 85.103.224.xxx Tarih : 31.12.2007 22:28:25

BUGÜN BAŞTA PAKİSTAN OLMAK ÜZERE BÜTÜN DÜNYA OLAYI KİMİN YAPMIŞ OLABİLECEĞİNİ KARA KARA DÜŞÜNÜRKEN TEOMAN BEY OLAYI ÇÖZMÜŞ BİLE.LÜTFEN OLAYI KİMİN YAPTIĞINI BİLİYORSANIZ YETKİLİLERE SÖYLEYİNDE OLAY AYDINLANSIN.BENDE İDDİA EDİYORUM AMERİKA VE İSRAİL BU İŞİN İÇİNDEDİR


TeomanTörün IP: 85.107.1.xxx Tarih : 30.12.2007 12:01:38

Değerli Tuba Nur ve Selâmi Aydoğdu okuyucularıma; Baba Zulfikar Ali Bhutto'ya değil ama Benazır Bhutto'nun kocası Asif Zerdarî'nin nefsini alamadığı usûlsüzlük ve sui istimaller Bhutto ailesinin onuruna leke düşürdü. Ne yazık ki, din baronlarının otoritesi altında yaşayan, riyakârlığa zorlanan bir toplumun daha temiz olması mümkün olamıyor. Zaten makalemde; yüce önder Mohammed Ali Cinnah'ın çok anlamlı: "Bana 6 tane sözüne güvenilir, yalan söylemeyen adam bulabilir misiniz? sorusu" bu gerçeğe işaret ediyor. Bu koşullarda yaşayan bir toplumda moralite anlayışı keşmekeşi var. Çaresi daha çok aydınlanma, ulusun kullar toplulğu değil; yönetim üzerinde kesin denetim hakkı ve görevi olan bireyler olması. Aydoğdu arkadaşımın yorumuna gelince; önce değerlendirmesinde küçük bir düzeltme yapayım; toplum yararı ile ilgili her görüşe siyaset denir. Emekli köçşesine çekilmiş ve hiç bir parti ile bir illşkisi bulunmayan benim de siyasî görüş bildirme hakkım vardır. Aynen sizin olduğu gibi. Suiistimâl konusuna gelince, bunun yanıtını yukarda verdim. Ben uzun süre Pakistan'da kaldım; Pakistanlı dostların kalplerini fazla rencide etmek istemiyorum. Fırsatım olursa ve hukuksal koşullar elverirse; Emperyalist güçler ve din feodalitesinin tahrikatına kurban giden Z.A. Bhutto'nun "From My Death Cell-Ölüm" Hücremden" isimli hapihane hatıratını Kenthaber sütunlarına nakletmek niyetindeyim.


ali mukan IP: 88.224.128.xxx Tarih : 30.12.2007 14:56:50

sayın törün bizler cumhuriyet cocuklarıyız atatürküde en az senin kadar seviyoruz fakat dinle ilgili konuşursan bu yanlış olur seni bilmem ama ben anadoluda ücra bir köşesinde yaşıyorum daha bir ülama bir molla bir din adamı bana veya bir tanıdıgıma gelipte böyle şöyle yapalım demedi deyemezde bunlar eskidi kalan politik konuşuyorsun bende bir müslüman üzülüyorum milleti birbirine düşürecek konulardan uzaklaşın bu ülke nasıl kalkınır o türden yazılar yazın saygılar


mustafa sert IP: 81.213.250.xxx Tarih : 29.12.2007 15:54:09

farkıda değiliz belki ama emperyalizme karşı büyük bir mücadele verilmesi gerekirken emperyalist güçlerin oyunlarına ve tahriklerine kapılıp güç ve ikdidar sevdası ile biribimizi katlediyoruz.allah yar ve yardımcımız olsun.....amin


tuba nur IP: 85.100.114.xxx Tarih : 29.12.2007 19:37:19

cinnah için yazdıklarınıza katılıyorum. fakat buttonun aydınlık için mi cabaladıgı tartısılır dogrusu. yolsuzluk davalarından hala temizlenmiş değil, zaten bütün bçlge ülkelerinin sorunu da bu, bal tutan parmagını yalar hesabı... butto ve eşi ülkenin fakirliğin pencesinde oldugu dönem, başbakan olarak en çok kazandığı dönem ve doğal olarak yüksek miktarda da vergi ödemesini beklersiniz. butto yıllık olarak topu topu 100 dolar kadar komik bir rakam vergi vermiştir. bu kadar uçurumun yaşandığı bir ülkede her türlü akımı halk kurtuluş için bir yol olarak görecektir. buttoyu her zaman yolsuzlularıyla hatırlayacagım ilk önce. objektif olmak gerekir. öldürülmesine gelince; dış güçler tarafından kendisine biçilen rolü yerine getiremeyeceği düşünülmüş olabilir. önemli bir denge unsuruydu, ayrıca bir kadın olarak, cesur duruşuyla son zamanlarda takdir kazanmıştı. yazık... yine kaos.


kasim ozcelik IP: 212.10.66.xxx Tarih : 1.01.2008 03:31:33

ORTA DOGUDAKI buyuk olaylari cikaran guclerin ABD AVRUPA ve ISRAIL Olabilirde siyasi iktidarin yapmis oldugu yanlis bolitikada etkili olmustur bizim ulkemizdede ayni seylerin olmasi munkundur parkistanin nufusu ve egitimi fazlasiyla din agirlikli olunca insanlar din duygularina bagli kalinca fazlasiyla dini siyasetci yetistiyor fazlalik oldugu icin surekli bir sekilde asirilik meydana cikiyor ondan sonra dis ve icteki cikarci gucler insanlari kutuplastirip zayiflatiyorlar sonra isgali kolaylasiyor hemen bu arada zayiflik yonunden seytan oyununu oynamaya basliyor cin ve rusya gibi devletlere bunu yapamiyorlar cunku seytan gic bir zaman gucluyle bas edemez dengesi kimyasi bozulur iyi politika gelistirmek gerekli


Burak Aksur IP: 195.174.34.xxx Tarih : 1.01.2008 14:28:21

Yorumculardan Yılmaz Seflek’’e yanıttır. Sayın Seflek; elbette, Benazır Bhutto'nun katilleri resmî olarak henüz saptanamamışlardır. Ancak; intihar bombacısının, en azından fesat mihrakları tarafından, bu eylemi yapar yapmaz Cennete gideceği vaadi ile kandırılarak bu suça azmettirildiği muhakkak. Yazarın burada dolaylı olarak dikkat çelmek istediği nokta; daha yakın tarihlerde, Maraş’’ta, mezhep kavgalarında canını yitiren yüzlerce insanımız, Madımak Otelinde tamamen bir irtica kalkışması olan olaylarda kaybettiğimiz aydınlarımız; Bahriye Üçok, Tarık Dursun, Çetin Emeç Muammer Aksoy, Uğur Mumcu gibi hoca ve yazarlarımız, Türk Hizbullah’’ına karşı savaşım veren yiğit Emniyet Müdürü Gaffar Okkan ve arkadaşları, Danıştay terörü sırasında ölen ve yaralanan yargıçlarımız ve daha bir nice aydınlık şehitlerimiz; ayrıca başka din mesuplarına karşı işlenmiş utanç verici cinayetlerdir. Yine yakın tarihte eski Yugoslavya’’da yürekler parçalayacı din boğuşmalarına tanık olduk. Barış seferberliğine sıvanan İzak Rabin, tüm insanlara el uzatan Ghandi kendi dinlerinin yobazları tarafından katledildiler. Sayın Teoman Törün’’ün 2006 arşivindeki yazılarına bakarsanız,tarihteki Hıristiyan yobazlığının, engizisyonun cinayetleri, Emperyalizmin marifetlerini daha iyi anlarsınız. Emperyalizm'in en kolay marifeti de din'i kaşımaktır. Saygılarımla…