30
Ocak
2026
Cuma
ANASAYFA

Ulusal üst kimlik

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ulusal üst kimlikten söz edişinden bu yana, Türk medyasında başlayan tartışmaları yakından takip ediyorum. Bu konuda yazılanların takip edebildiğim kadarıyla coğunu okudum; televizyonlarda yapılan tartışma programlarının çoğunu izledim. Edindiğim izlenim şu: Büyük bir kavram kargaşası yaşanıyor. İsteyen, istediği kavrama istediği anlamı yükleyerek kullanıyor. En kötüsü de akademik sıfatı olan insanlar bile, kavramlara, siyasi düşünceleri doğrultusunda sosyoloji biliminin söylemediği farklı ve yanlış anlamlar yüklüyorlar.

Bunun en çarpıcı örneğini, Hürriyet Gazetesi’nin Almanya’da yayınlanan 25 Kasım 2005 günkü sayısında Ahmet Hakan, köşesine taşıdı. Konunun kamuoyuna nasıl yansıtıldığını örneklemek için yani önce tartışılan konuyu iyice anlamak için, Ahmet Hakan’ın Deniz Baykal’la yaptığı söyleşiyi buraya alıyorum.

Sayın Baykal, söze bir sitemle başlıyor: Yazında benim “Kürt yoktur, Türk vardır’’ dediğimi yazmışsın. Bilesin ki, bu tamamen yanlıştır.’’

Ahmet Hakan: Peki o zaman, doğrusu nedir?

Baykal: Türkiye Cumhuriyeti’nde elbette Kürt vardır. Gürcü vardır. Arap vardır. Çerkez vardır. Bunlar Türk milletinin alt kimlikleridir. Ama Türk, alt kimlik değildir. Milletin adıdır. Başbakan Türk, Arap, Çerkez diye sayarak Türklüğü bir alt kimliğe indirgiyor. Bu çok yanlıştır. Eğer Türklüğü alt kimlik sayarsak, bu bizi çokuluslu bir siyaset anlayışına götürür. Bunun sonu da Balkanlaşmadır. Yani parçalanmadır. Bizim Gürcümüz, Türk milletinin Gürcüsüdür. Bizim Kürdümüz, Türk milletinin Kürdüdür.

Ahmet Hakan: İyi ama Sayın Baykal, bu yaklaşım, Kürtleri memnun etmiyor. Onlar Türk olarak nitelendirilmek istemiyorlar? Ayrıca kanayan bir yara var ortada. 30 bin insan öldü.

Baykal: Sözünü ettiğiniz sorun, Türklüğü alt kimliğe iterek çözülemez. Sosyolojik kimlik ayrıdır. Kürtler, Gürcüler sosyolojik kimliklerinden doğan haklarını kullanırlar. Ama sosyolojik kimliğe bir hukuki, siyasi çerçeve getirirsek işin içinden çıkamayız.

Ahmet Hakan: Bir Kürt vatandaşımız size, ’’Ben Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlıyım, vergimi veriyorum, askerliğimi yapıyorum; ama kendimi Türk milletinin bir parçası olarak hissetmiyorum’’ dese ne dersiniz?

Baykal: O senin bileceğin iş arkadaş derim. Bu görüşü savunabilirsin, sakıncası yok derim. Nihayetinde bir hissiyattır bu. Benim itirazım, Başbakan’ın bu hissiyatı bir model olarak önermesinedir.

Ahmet Hakan: Almanya’da yaşayan bir Türk’e “Sen Alman milletinin bir parçasısın“ denilse buna itiraz eder misiniz?

Baykal: İtiraz etmem. Çünkü onlar, Türk kökenli Alman’dır.

Ahmet Hakan: ÖDP Genel Başkanı, bu görüşleriniz nedeniyle sizi Türkeş’e yakın bulmuş, ne dersiniz?’

Baykal: Bunlar, boş laflar. Marjinal yaklaşımlar. Ben ciddi bir değerlendirme yapıyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nde Türk kimliğini ırka dayandırmak ve bunun üzerinden siyaset yapmak bir Başbakan’a yakışmaz diyorum.

Baykalın bu değerlendirmesi, aslında Türk kamuoyunda kabul gören genel bir yaklaşım. Yani bu yaklaşımın tak sahibi, sayın Baykal değil. Ben, sayın Ahmet Hakan sorularıyla olayı çok güzel özetlediği için, yazıma böyle girmeyi uygun gördüm.

Şimdi kavramlar içinde çok fazla boğulmadan, ve gereksiz açılımlara girmeden, herkesin anlayacağı şekilde sorunun içinde farklı ve genellikle yanlış anlamlarda kullanılan kavramları birer basit örnek vererek irdeleyelim:

ULUS

Ulus, Aynı gelenekten gelen, aynı yurdu paylaşan, ayrı din ya da mezheplere inanan, bir yazgıyı bölüşen, ayrı soyların ortak ülküler ve ortak hedefler dogrultusunda birlikte hareket eden topluluk demektir. Altay dillerindeki ulu sözcüğünden türetilmiş, yüce topluluk anlamına gelen çok eski Türkçe’dir. Türkler, Cumhuriyet kurulduğundan beri bir ulustur. Türk ulusu dendiğinde Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan, onun ilkeleri ile anayasasını benimsemiş, ayrı dini inançlardan ve farklı etnik kökenlerden gelen bir topluluktan söz ediliyor demektir.

Bunun kapsamında, her biri soy ya da kök olan Oğuzlar, Kürtler, Boşnaklar bulunabilir. Çeşitli kökenlerden, geleneklerden gelmiş Amerika, bir federatif devlet olduğundan, Amerikan milleti denemez, Amerikan ulusu denir. Bunun bizdeki benzeri ise Cumhuriyet’ten sonra edinilen Türk Ulusu deyimidir. Buna Türk Milleti denilemez. Çünkü millet, bir soy, bir inanç, bir gelenek tabanı olan topluluk demektir.

Yeri gelmişken burada son zamanlarda kendilerine milliyetçi diyen bazı gruplarla ulusalcı diyen bazı kişilerin neden ve hangi sebeplerle farklı kavramlar kullandıklarına da bir açıklık getirelim :

Türk milleti denildiğinde bir inançtan (müslüman) ve Türkmen soyundan gelen topluluk anlaşılır. Kısacası milletin Türkçe’si ulus değildir. Türk milleti dendiğinde, yalnızca Müslüman Türk halkı anlaşılır. Hıristiyanlar ve kendilerini müslüman saymayan öteki inanç grupları, bu kavramın dışında tutulmuş olur. Ayrı inanç, ayrı kökenlerden oldukları için Amerikan, ya da Osmanlı Milleti denilemez. Anlatılmak istenen, hangi soydan gelirse gelsin, hangi dinden olursa olsun, istisnasız tüm T.C. Vatandaşlarıysa eğer, Türk Milleti denemez, Türk Ulusu denir.

MİLLİ

Milli, dini, gelenekleri bir, bir soydan gelenlerin oluşturduğu olgudur. Tam anlamı ile ulusalı karşılamaz. Ulusalsa ulus ilkelerini benimsemiş değerlerdir, ulusa dair anlamını taşır.

TÜRK NE DEMEK?

Ülkemizde Atatürk’ün tanımına göre; Türkiye Toplumculuğunu (Cumhuriyetini) kuranlara Türk denir. Bu tanımda soy sop, inanç ayrımı yoktur. Buna göre Türkiye’de yaşayanların tümü Türk’tür. Ermeni, Rum, Kürt, Oğuz, Kafkas, Balkan, Arap, Rus soylu kişilerin tümü Türk’tür. Türk bir üst kimliktir, soy adı değildir. Birisi, “ben Türk’üm ancak Kürt asıllıyım, ben Türk’üm ancak Ermeni asıllıyım diyebilir. Türk-Kürt kardeşliği değil, Türkmen- Kafkas- Kürt kardeşliği olabilir. Türk-Kürt kardeşliği sözünde Türkiye Cumhuriyeti’nin federatif bir devlet olduğu anlayışı gizlidir. ABD’de de böyledir. Kişiler Alman asıllı Amerikan, Meksika asıllı Amerikandır. Ulus, ülke adıyla anılmaz. Türk yerine Türkiyeli denemez. Bu, Cumhuriyetin kuruluş anayasasına aykırı bir sözdür.

Türkiyeli demek Türkiye’den gelen, Türkiye’de oturan demektir. Üst kimlik olarak “Türkiyeli“ deyimini kullanmak, yanlıştır. Fakat gelinen ülkeyi belirtmek niyetiyle elbette ki kullanılabilir.

Köyünden kasabaya inmiş bir kişi, geldiği yeri anlatmak için “Sarayköylüyüm, Yeşilköylüyüm“ der. Daha sonra büyük şehre gittiğinde, “Sarıkamışlıyım” der. Aynı insan, İstanbul’a ya da Ankara’ya gittiğinde, ne Sarayköylüyüm der, ne de Sarıkamışlı. Erzurumluyum, Sivaslıyım... der. Ama Almanya’ya geldiğinde Türkiyeliyim demez, Türküm Der. Çok daha üst kimlikler kazanıldığında “Türkiyeli” deyimi elbette kullanılabilir, buna yazının ileri bölümlerinde değineceğiz.

Benzer biçimde Amerika’da yaşayanlara, Amerikalı değil Amerikan, Yunanistan’lı değil Yunanlı, Almanyalı değil Alman, Rusya’lı değil Rus, İranlı değil Fars denir.

Ülkelerin, ulusların bir araya gelmeye çalıştığı bu yüzyılda, ulus olmuş toplulukların, ayrışmada bulacakları çıkarları olamaz. Büyük Atatürk, bu ülkeye Türkiye, ulusa Türk, dilimize Türkçe demiştir. Doğrusu da budur.

Fakat bunun dayanağının ulusal örgütlenme ve ulus yaratma mücadelesi olması, bir başka tehlikeyi beraberinde getirmektedir. Bu da her şeyi ulusal çıkarlar, ve ulusun birliğine hizmet etmesi şartına bağlı kılınması nedeniyle, bilimsel ve objektif sonuçlara varmaktan çok, siyasal sonuç yaratacak, daha dogrusu, istenilen siyasal sonuca götürecek yöntemleri ön plana çıkarıyor.

Bu bağlamda ulusal bilinci özümsemiş gibi görünüp, Avrupa Birliği’nin uluslaşma sürecine katkıda bulunmak istemeyen grupların yaklaşımı, inandırıcı olamıyor. Doğru ve samimi yaklaşım, yerinde ve kaynaklara dayanan, kanıtlanabilir, tarihi kökleri açıklanabilen ve objektif veriler kullanılarak yapılan, araştırma ve siyasi kaygıdan uzak sonuçlara varabilmektir. Varılan bu sonuçları değerlendirerek, ondan siyasi sonuçlar yaratmak ayrı bir olaydır. Bu, bilimsel çalışma yapmak iddiasında olanların kaygısı ve tavrı olamaz. Siyasi uğraş içindeki kişi ve kurumlar da bu sonuçları gerçekçi yaklaşımlarla değerlendirerek sonuçlara ulaşmaya çalışmalıdırlar. yoksa hareket noktaları gerçekçi olmayan uğraşlar, onları uygulanabilir ve yaşama şansı olan politik sonuçlara götürmez. Yaşadığım şehir Hamburg’da bunun örneklerini sıkca yaşıyoruz. Beyinlere belli siyasal amaçlar için kazınmış her türlü bilimsellikten uzak ve Atatürk’ün ulus anlayışıyla uzaktan yakından benzerlikleri bile olmayan düşünceler, çeşitli dernekler üzerinden, sanki bir merkezden yönetiliyormuşcasına beyinlere şırınga edilmeye çalışılıyor. Hiç bir bilimsel gerçekliliği olmayan yazılar, elektronik posta ağıyla dağıtılıp, insanlar yanlış yönlendiriliyor. Bunun çok çarpıcı bir örneğini, üzerinde çalışmalarımın devam ettiği bir başka yazıyla yakında sizlerle paylaşacağım.

Şimdi her türlü siyasi kaygıdan uzak durarak, şu soruya yanıt bulmaya çalışalım: Ayrı inançlar, bir yurt, bir yazgıyı bölüşen, ayrı soyların, ortak ülküler ve ortak hedefler dogrultusunda birlikte hareket eden AB topluluğuna ‘’Avrupa Ulusu’’ diyebilirmiyiz?

Yazının başında Anadolu’da farklı inançlardan ve farklı soylardan oluşmuş ama aynı coğrafyayı ‘’yurt’’ bellemiş topluluğa Atatürk, ulus demişse eğer, aynı oluşumun çok daha geniş bir coğrafyada, çok daha farklı din ve soyların katılımıyla Avrupa’da gerçekleşiyor olması, Atatürk’ün Anadolu’da gerçekleştirdiği ulusal bilincin Avrupa’da seksen yıl geriden de gelse, bir devamıdır.

Gene yazının girişinde ’’Türk ulusu dendiğinde Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan, onun ilkeleri ile anayasasını benimsemiş, ayrı dini inançlardan ve ayrı kökenlerden gelen bir topluluktan söz ediyorsun demektir’’ demiştik. Aynı kavram içinde AB’nin ileri hedeflerinden olan tek devlet öngörüsünü kabul etmiş, ortak anayasasına evet demiş, ortak hedefler ve ortak çıkarlar doğrultusunda bir birliktelik oluşturmuş çok farklı dini inançların ve soyların birlikteliğine ulus demememiz için hiç bir gerekçe yoktur.

Bu kavramı doğru algılamak ve doğru kullanmak bize, saymakla bitmeyecek kazançlar sağlayacaktır. Türkiye’de nasıl ki Ermeni asıllı bir Türk’ün örneğin Manisa’da, Muğla’da ya da Van’da Türkmen asıllı bir Türk’ten farkli çıkarları olamazsa; Türk asıllı bir Avrupalı’nın ya da Yunan asıllı bir Avrupalı’nın, Kıbrıs’ta, Ege’de, Malmö’de ya da Girit’te Danimarka asıllı bir Avrupalıdan farklı çıkarları olamaz. Avrupalı olmak, bunu böyle özümsemeyi gerektirir.

TÜRKİYE – AB İLİŞKİLERİ

Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen Türkiye, Avrupalılık üst kimliğini böyle algılamalıdır. Bu kimliği özümsedikten sonra da Avrupa’nın her bir köşesinde kendini söz ve hak sahibi görecek, Anadolu’nun her bir köşesinde de örneğin bir Danimarkalının söz ve hak sahibi olduğunu bilecek. Bunun adı, çok geniş anlamda “Egemenliğin devri” değil, Egemenlik sınırlarının genişletilmesidir. Egemenlik sınırlarının genişletilmesi, tarihin her döneminde olduğu gibi bu dönemde de çetin olacaktır. Ama tarihi süreç, bunu kaçınılmaz kılıyor. Ege’de, Akdeniz’de, Kerkük’te çıkarlarının ortağı olduğu Avrupa Birliği’nin çıkarlarından farklı olduğunu savlayan bir Türkiye, ne denli inandırıcı olabilir ki? Karşı görüş olarak aynı ulusun ögeleri olan farklı grupların aynı ulusal birlik içinde farklı çıkarları olamayacağını hangi gerekçelerle savunabilir?

Bu vesileyle 2005 yazında Duisburg’da yapılan Almanya Atatürkçü Düşünce Dernekleri Birliği Genel Kurulu’nda bazı delege arkadşların sorduğu “bir kişi nasıl hem Atatürkçü, hem de AB taraftarı olabilir” sorularına biraz gecikmeli de olsa yanıt vermiş olduk.

Türkiye’de ulus olma bilincini özümsemiş Atatürkçüler, ulusculuğu böyle algılıyor ve Türk olmayı da bir soyun adı olarak değil, bir üst kimlik olarak ortaya koymuş ve öyle görmüşşe, farklı soylardan ve farklı inançlardan olan toplulukları da aynı ulusal üst kimlik oluşumu içinde görmüşse, şimdi Atatürk’ün gösterdiği bu yolda Avrupa Ulusu üst kimliğini özümseyerek, kendi içinde ne kadar tutarlı ve samimi olduğunu gösteriyor.

Elbette ki herkes, ulusçuluğu böyle özümsemek ve algılamak zorunda değildir. Ama o halde, kendine Atatürkçü sıfatını da takmamalıdır.

Türk olma kimliğini böyle algılayıp, samimi şekilde böyle özümseyebilen bir insan, Avrupalı olma üst kimliğini kullanırken de örneğin bir gece İspanya’da bir barda tanıştığı bir arkadaşına kendini tanıtırken “Türkiyeliyim” demesi, içinden gelen samimi bir ifade olarak algılanmalıdır.
Asım Kılıç
Yayın Tarihi : 28 Kasım 2005 Pazartesi 09:40:40


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?