Evet, başlıkta da belirttiğim gibi, O ‘Kadının Sesi’ne yöneldim bu hafta... Hani şu son dönemde fırtınalar koparan, adları cinayetle, intiharla, hapishanelerle, kararan hayatlarla birlikte anılmaya başlanan bu programları merak ettim... Düşündüm taşındım, “gidip, şu programların ‘anası’ olan ve kendi sesini çok da fazla duyuramadığına inandığım ‘Kadının Sesi’ne bir kulak verip, olanı biteni bir de ondan dinleyeyim” dedim.
Uzunca bir zamandır konuşmama kararı alan ve M. Ali Birand, Fatih Altaylı gibi ünlü meslektaşlarının röportaj tekliflerini bile geri çeviren Yasemin Bozkurt, Kenthaber’i kırmadı ve öyle şeyler anlattı ki, inanın ben de şaşıp kaldım...
-Nasıl gidiyor reytingler?
(Kendinden emin bir şekilde gülümsüyor) Reytingden daha önemlisi, programın oturma sürecinin nasıl gittiği. Benim hiçbir zaman bir reyting kaygım olmadı ki. Ben hangi kanala gittiysem, benim fanatiklerim, programın fanatikleri beni bir süre sonra yakalar.
-Büyük kanallardan geldiniz buraya. Aradığınızı buldunuz mu, umduğunuz gibi çıktı mı?
Ben bu programı TGRT”de ilk yaptığımda, saat 13.00-16.00 arası kanalın reytingi sıfırdı. Ben orayı 4 reyting, 35 share ile bıraktım. Kanal D’ye geldiğimde, saat 13.00-15.00 arasını 0.9 reytingle verdiler bana. Bıraktığımda, 3 reyting, 29 share ile bıraktım. Yani bunları niye anlatıyorum; kanal önemli değil benim için. Kanalların bana değil, benim kanallara bir katkım oldu. Buraya geldiğimde de, ‘prime time’de reytinge soktum kanalı. Haziran Gecesi’nin, milli maçın karşısında reyting aldık.
"MEDYADA DEVRİM YARATTIM!"
-Kanal D’de gece tekrar programlarında bile reyting rekorları kırarken, bu kanalın en önemli kazanç kapılarından biri olmuşken, aniden işinize son verildi. Kırgın ya da kızgın mısınız?
Yoo... Kimseye kırgın değilim. Ama kanalların, oradaki insanların da benim kadar cesur olmasını isterdim.
-Türkiye’de kadının sesini duyurduğunuzu söylüyorsunuz, peki siz sesinizi duyurabildiniz mi ?
Benim hiç öyle bir kaygım yok. Çünkü sesini duyurmak demek, kendini savunmak demek. Kendinizi savunmanız için de suçlu olmanız lazım. Benim hiçbir suçum yok ki. Bu işi yaptığınız sürece, seyirciniz size inanıyorsa, bu iş bitmiştir. Bakın daha bugün beni iki büyük kanaldaki iki isim; M. Ali Birand ve Fatih Altaylı, programlarına çıkarmak için aradı. Kabul etmedim. Niye çıkayım programlara, neyi anlatayım, kendimi neden savunayım ? Ne yapmışım ben, ‘kadınların sesi’ olmaktan başka? Türkiye”de bir devrim yarattım. Bunu hiç kimse inkar edemez. Arkamdan niye geldi bu kadar insan ? Türk televizyonlarındaki bir sürü kanalda Yasemin Bozkurt programları var, muadillerim oluştu.
-Bu programı da, ‘Yasemin’in Penceresi’ gibi kesecek misiniz bir yerde?
Şimdi yaptığım programa, Yasemin’in Penceresi gibi soft bir bölüm koydum. Mesela Ahu Tuğba’nın, Serpil Örümcer’in, Zekeriya Beyaz”ın hayatını yaptım. Yani bu program, Yasemin’in Penceresi’nin farklı bir versiyonu. Önceden ünlülerin hayatını yapıyordum, burada da ünsüzlerin hayatını yapıyorum. İnsanlara da şunu söylüyorum: "Bakın ünlüler de sizin kadar sorunlu. Onların da anlatmaya, paylaşmaya, sesini duyurmaya ihtiyacı var." Sıradan insanları ve ünlüleri, sorunlarının denk düştüğü bir programda buluşturuyorum, bunu başardım.
-Yani Kadının Sesi susmayacak öyle mi?
Hayır hayır...
-Yaşanan olaylardan sonra, Flash TV’den teklif gelince tereddüt ettiniz mi ?
Asla! Ne diye tereddüt edeyim ki? Ben paramı aldıktan sonra, seyircimi taşıdıktan sonra, küçük kanal, büyük kanal hiç farketmez.
-Neden bu kadar seyrediliyorsunuz?
Çünkü insanların kalbini ve nabzını tutuyorum.
-Bu işe başlarken tahmin ediyor muydunuz bu kadar fırtınalar koparacağınızı?
Ben bunu zaten seyirci istedi diye yaptım. Yasemin’in Penceresi’ni yaparken, bir mail adresim vardı. O mail adresine gelen her maili ben okur ve cevaplardım. Bu maillerde insanlar bana, “Yasemin Hanım, Mahsun Kırmızıgül’ün, İbrahim Tatlıses’in hayatlarını izledik. Çok güzeldi. Ama bir de bizim hayatımızı anlatın.... Kocamdan ayrıldım, eşim bana çocuğumu göstermiyor, karımı aldattım, pişmanım, bunu itiraf etmek istiyorum...” gibi yüzlerce itiraf ve isteklerde bulunuyordu. Ben de inanamıyorum. “Yahu siz gerçekten bunları televizyona çıkıp anlatır mısınız ?” diye soruyorum. Onlar da, “Siz bu programı yapın, söz veriyoruz biz çıkacağız” deyince, “Haydi, hodri meydan!” dedim. İşte böyle başladı bu program. Daha başından belliydi ses getireceği... Bir ilkti bu olay Türkiye’de...
-Yasemin Bozkurt değil de, sıradan bir insan olsanız, gerçekten siz de çıkar mıydınız bu tür programlara?
Bilemiyorum. Ama ünlüsü, ünsüzü çıkıp her şeylerini anlattığına göre, ben de çıkabilirdim. Neden olmasın. Bakıyorum da insanlar hakikaten patlama noktasında. Ben de bu durumda olsaydım çıkardım herhalde.
"TÜRK KADINI, İÇİNİ BENİM SAYEMDE BOŞALTTI"
-Allah aşkına nedir bu kadının derdi?
Çok basit aslında. Kadın, muhtara gidiyor dirsek, atanmışa gidiyor dirsek, seçilmişe gidiyor dirsek...Ne yapsın bu kadın? Sesini duyaramıyor. İşte o kadın, tıpayı açıp, içini boşaltabileceği bir yer arıyordu yıllardır. Ben buna imkan tanıdım. Programı ilk yaptığımda, reytingleri görünce şaşırıp kaldım.
-Peki sadece kadın mı dertli bu ülkede?
Tabii ki değil, buyrun stüdyoya gelin ve kendiniz görün. Program konuklarının yarısı erkek. Eşini arayanlar, ihanet edip vicdan azabı çekenler, “yalvarırım dön” diye ağlayanlar... Yani bu kadının sesi olmaktan çıktı, erkeğin de sesi artık. Hiç unutmuyorum, bir gün canlı yayındayım; arkadaşlarım, “Yasemin Hanım bir bey geldi, karısı ona ihanet etmiş, bunu anlatacakmış” dediklerinde inanmadım. “Arkadaşlar yanlışınız olmasın? Hiçbir Türk erkeği, uluorta böyle bir şeyi itiraf etmez. Reklam arasında kendim birebir konuşmazsam almam yayına’ deyip, konuştum o kocayla. Duyduklarıma inanamıyordum. “Evet Yasemin Hanım, karım beni 4 çocuğumla bırakıp gitti. Ne olursunuz imkan verin de çıkıp anlatayım ve ‘dön’ diye yalvarayım” dedi. Şoka girmiştim inanın. Demek ki bizim tanımadığımız, bilmediğimiz bir Türk toplumu varmış. Bütün kirler halının altına atılıyormuş. Halının üzeri temiz duruyormuş meğer. Toplumsal bir yıkama bu program. “Biz neymişiz?” sorusunun cevabı var içinde.
"ERKEKLER HEYKELİMİ DİKMELİ"
-Sizin, erkekleri ağlatmayı sevdiğiniz söyleniyor doğru mu bu?
-Evet çok seviyorum. Ben erkekleri ağlatarak, onların aslında ne kadar duygusal varlıklar olduğunu ispat ediyorum. Biliyorsunuz toplumumuzda ‘Türk erkeği ağlamaz’ saplantısı vardır. “Kadın gibi ağlama!” diye öğretilmiştir ta küçüklükten beri bizim erkeğimize. Bence erkeklerin bana teşekkür etmesi, benim heykelimi dikmeleri lazım. Yer isterlerse de memnuniyetle gösteririm. (Kahkahalar kopuyor)
-Ya muadilleriniz hakkında düşünceleriniz? Onları başarılı buluyor musunuz?
(Yüz ifadesi sertleşiyor) ‘Başarının ölçüsü nedir’ diye bakmak lazım. Eğer ben zamanında bu program için bir patent alsaydım, kimse böyle şeyler yapamazdı. ‘Sarı Basın Kartı’ taşıyan bir gazeteciyim ben. Meslek ahlakı vardır. Birisinin yaptığı şey, birebir yapılmaz. Ayıptır. Şimdi A Takımı Savaş Ay’ındır. Ben de, Yasemin Bozkurt’la A Takımı diye bir program yapamaz mıyım? Ama bu o ahlaka, etiğe uymaz.
-Neden almadınız programınızın patentini o halde?
Düşünemedim. Aslında elimde belgeler var. O kanalla yaptığım anlaşmalarda, bu programın bana ait olduğuna dair imzalanan kağıtlar var. İstesem ispat eder, ciddi bir tazminat da kazanırım. Ama kendime o kadar güveniyorum ki, böyle şeylerle uğraşmak istemiyorum.
"SERAP EZGÜ ETİK DAVRANMADI"
-Serap Ezgü’ye kızıyor musunuz?
Bakın sizi temin ediyorum, Serap Ezgü’yü kadının sesi programına iki kez çıkardım. Niye biliyor musunuz? Kendisi yıllardır işsizdi. Ben de ona ve onun gibi kadınlara yardımcı olmak için elimden geleni yapmak istiyordum. “Bu kadıncağızı programımıza çıkaralım ve insanlara bir hatırlatalım” diye düşündüm. İlkin TGRT haberin dikkatini çekti. Haber Müdürü bana, “Serap Hanım’a sabah 06.00 haberlerini sundurmak istiyoruz” deyince, inanın o kadar sevinmiştim ki. Artık Serap”ın da bir işi vardı ve sabah haberlerini sunmaya başlamıştı. O mutluluğumu unutamam. Bana da her seferinde, “Siz olağanüstüsünüz, harika programlar yapıyorsunuz...” diyordu. Benim programıma çıktıktan sonra, sunucu olan, kliplerde oynayan, iş sahibi olan O’nun gibi bir çok insan var.
Çok kızgınsınız. Belli oluyor?
(Surat ifadesi iyice sertleşiyor) Ben oradan ayrıldıktan sonra, bir telefon açıp, “Yasemin, bana bu programı teklif ettiler. Ben de bunu alıp bir yerlere götürmek istiyorum. Ama bu programın yaratıcısı sensin” demesini beklerdim. Bu hakkım değil mi? Bir de baktım gazetelerde, ‘Bu program başka!’ şeklinde ilanlar var. Hadi canım sende! İsmi aynı, formatı aynı.. Hiç olacak şey mi bu? Eğer sen bunu Amerika’da yapsaydın, milyon dolarlık tazminatlar öderdin. Ama bütün bu çalmalara rağmen, insanlar biliyor. Ha şu var; sorunlar o kadar büyük ki, buna tek program yetmezdi. Yapılacaktı. Ama benim içerlediğim, etik şartlarda yapılmaması.
Bunlar yüzünden, tarz değiştirecek misiniz?
Zaten her programda değişiklikler yapıyorum. Bir gün iş kadını, bir gün hapishaneden çıkan kadın... Programımı tıpkı bir çiçek gibi buduyorum, suluyorum, yeşertiyorum...Zaten hiç uzun süre aynı şeyi yapan biri olmadım ben.
-‘Hakkımı yiyorlar’ diye mi düşünüyorsunuz?
Öyle düşünmüyorum. Başarılı olan her insanın artıları, eksileri vardır. İnsanlar da bunu kullanır. Yani aslında taklit edilmekten son derece mutluyum.
"BASIN, İNSANLIK SUÇU İŞLİYOR!"
-Şu olayları konuşalım biraz. Cinayetler, intiharlar vs. ve sonrasında yaşananlar.. Bu işlerde neden günah keçisi ilan edildiniz?
Bu aslında basın kuruluşlarının cehaletinden kaynaklanıyor. Basın Konseyi’nin buna bir el atması, bu işe bir ‘dur’ demesi lazım.
-Anlayamadım. Şimdi de basın mı suçlu oldu?
Bence evet. Çünkü, bu programlara çıkanları, ölümü hak ediyorlarmış gibi lanse ediyorlar. Bu büyük bir hata ve cehalet. Bu olaylar eğer batılı bir ülkede olsaydı, “Bu kadınlara ne oluyor?” derlerdi. Geçen gün, “bu programlar artık durdurulsun”, diyen, “Şiddete Son!” kampanyaları düzenleyen bir gazete, ‘Son 5 yılda öldürülen kadın sayısı 300’ü geçti’ şeklinde bir haber yaptı. E, ben 5 yıldır yapmıyorum ki bu programı. Yani demek ki sorumlu ben değilim. Sorumlu sistem. Eğitimsizlik, cehalet. Ben namus vs. kavramlarını yerinden oynatmadım. Değiştirmek adına yola çıktım. İşte bazı cahil basın mensuplarının, bu cinayetlere kurban giden insanları hak ediyormuş gibi göstermesi ya da programı suçun hafifletici sebebi gibi lanse etmeleri insanlık suçudur.
-Etkiliyor mu sizi bu tür yayınlar?
Bu programa çıkıp derdini anlatmak isteyen insanları da etkiliyor. Onları cezalandırıyor. Tabi haliyle siz de, “Ben miyim en cesur, en kahraman?” diye düşünüyorsunuz. Mağdur kadınların sesini duyurmaya çalışırken, birileri önünüze geçince, haliyle siz de frene basıyorsunuz. Tabi o zaman da az önce dediğim gibi, sorunlar halının altına itilmiş oluyor. Eğer onlar bu manşetleri atmasaydı, kadın programlarını cinayet mekanları gibi göstermeseydi, çok daha iyi şeyler yapacaktık. Geçenlerde Van’dan bir kadın telefonda, “Yasemin Hanım, kocam her gün üzerimde sigara söndürüyor” dedi. Onu karakola gitmeye ikna ettim. Bu sorunları yaşayan kadınlara medeni kanundaki değişiklikleri anlatıyorum. Ama bazı basın mensubu arkadaşlarım, açıkçası bu sorunları gün yüzüne çıkarmaktan beni uzaklaştırıyor.
-Ama siz bu kadar ses duyurmaya çalışırken, sadece basın mensubu arkadaşlarınız değil, medya patronları da yalnız bıraktı sizi
Çok umurumda değil ki... Eğer ben basın kartı taşıyan bir gazeteciysem, ekrana çıkmam şart değil. Oturur kitap yazarım. Zaten şimdi onun hazırlığı var. İkinci kitabımı yazıyorum. Ayrıca, Türkiye’de o kadar çok kanal var ki. Bir kanal istemese, öbürü mutlaka isteyecektir.
"ÜNLÜ KADINLAR DA İTİRAF ETMEDİ Mİ?"
-Belki de patronlar sizin gibi düşünmüyor?
Düşünmez mi, elbette düşünüyor. Ama işlerine gelmiyor. Nasıl düşünmezlermiş!.. Bu ülkede şiddet sadece o kenar mahalledeki, taşradaki kadına uygulanmıyor ki. Biliyorsunuz geçenlerde oldukça medyatik bir isim olan Deniz Gökçe’nin eşi bile ekrana çıkıp, “Kocam beni dövüyor” dedi. Eski spiker Rana Elik, kocasından dayak yediğini anlatmadı mı çıkıp? Bakar mısınız Türkiye’nin haline! Daha önce söyleyemiyorlardı bunları. Neden? Çünkü onlar bile bu programdan cesaret aldı. Demek ki bu ülkede ünlü kadınla, sıradan kadın arasında hiç fark yok.
"TATLISES ADAMLARIYLA STÜDYOYU DİDİK DİDİK ARADI!"
-Biraz eskilere dönelim. Yasemin’in Penceresi’ne konuk olarak katılan İbrahim Tatlıses, size sürpriz konuğu öğrenmek için rüşvet teklif etti mi ? Bu çok konuşulmuştu zamanında.
Yo rüşvet teklif etmedi. Perihan Savaş’ın gelip gelmediğini öğrenmek için, 10 adamıyla TEM Stüdyoları’nın her tarafını didik didik aradı. Ama bulamadı. Çünkü biz onun böyle bir şey yapacağını tahmin edip, Perihan’ı Yeşilköy’deki Polat Renaissance Oteli’nde saklamıştık. Bana rüşvet teklif edemezdi. Çünkü ben ona, “Bana bu konuda bir şey sorarsan, bu programı yapmam” demiştim.
"KALECİ MONDRAGON'U SİHİRBAZ SANIYORDUM!"
-Programlarınızda, son derece kendinizden eminsiniz. “Burada bu işin patronu benim” mesajını güçlü bir şekilde hissettiriyorsunuz. Hatta ekran karşısındaki izleyiciye de... Nedir sizdeki bu aşırı güven?
Bu güven, iyi hazırlanmaktan kaynaklanıyor. Günde 20 konuğun hayat hikayelerini okuyorum ve yarım saat önce tanıştığım insanları, sanki yıllardır tanıyormuş gibi oluyorum. Eğer, 'kem-küm' ederseniz, kimse size güvenmez, inanmaz. Yani sizin anlayacağınız, dersimi iyi çalışıyorum. Yoksa, bilmediğim konularda böyle değilim. Mesela bana spor sorusu sorsanız, Galatasaray’ın 11’ini bile sayamam. Yemin ediyorum, ben kaleci Mondragon’u Türkiye’ye gelen bir sihirbaz sanıyordum. Sonra buna günlerce katıla katıla güldüm. (Yine gülüyor... Ben de... Hatta gülmekten soru soramıyorum..)
"AVŞAR, BENİM KADAR İYİ BİR GAZETECİ OLAMAZDI!"
-Hülya Avşar’ı rakip olarak görüyor musunuz?
Yok canım! Ne alakası var? Ben gazeteciyim o da başka yolda. Onun kimliği ile benimkinin örtüşmesi mümkün değil. Aramızdaki tek ortak özellik kadın olmamız. İmkanı yok böyle bir şeyin. Ha o iyi bir oyuncu belki ama, bana da o imkanları verselerdi zamanında ben de iyi bir oyuncu olurdum. Ama o benim kadar iyi bir gazeteci olamazdı.
-Ne demek bu?
Bunu kimse bilmez. Ben, ortaokul ve lise dönemimde yıllarca tiyatro yaptım. Sonra önümde iki yol vardı. Ya profesyonel bir tiyatrocu olmak için konservatuara gidecek, ya da gazeteci olacaktım. Gazeteciliği tercih edip, Siyasal’a girdim. Onun için söyledim bunu.
-Merak ediyorum...Televizyoncu Yasemin Bozkurt ne seyreder?
Valla ben bu kadar yorgunluktan sonra, ancak evde film seyrediyorum. Başka hiçbir şey izlemiyorum.
-Küçükken çok konuştuğunuz doğru mu?
Hayır doğru değil. Hatta hiç konuşmazdım. Şimdi de bu kadar konuşmamın nedeni, yayına doğru adrenalinimin yükselmesinden kaynaklanıyor. Eğer yayından sonra gelseydiniz beni konuşturamazdınız. Çünkü sıfırlanırım ve hiç konuşmam. Bakın şimdi de düşmeden artık çorbamı içeyim...
Röportaj: Volkan Özsoy - Fotoğraflar: Kaplan Taneroğlu
sevgili Yaseminciğim programını beğenerek izliyordum.Program yaptığınız zaman 2006 yılında konuk olarak Ankara'dan katılan Hüseyin, 1961 doğumlu konuğunuz benim kardeşim çıktı. Tarih Nisan ve Mayıs ayı konuk olarak programınızda Selahattin Kayacı ve Sadet Gürses ikisinin çıktığı aya hüseyinde çıktı, soyadını bilemiyorum.Çorum Devlet hastenesinden 1.5 yaşları arası evlatlık verilmiş biz öldü biliyorduk. Şimdi ise ben 53 yaşındayım üzüntüden felç geşirdim bulamadığım için özülüyorum. Bana yardım edin ne olur... ben İzmirden arıyorum. Adım Döndü Öz babamın adı Mustafa İpek.duyarlılığınıza çoo teşekür ederim. kadının sesi programınızı tekrardan açılmasını istiyorum.
yasemin abla ben izmirden yazıyorum sana bunda 8 yıl önce eşim ailesini aramak için sizin programa baş vurmuştu ve bulmuştunuz şimdi eşim onlarla görüşmek ist,iyor durumlar çok farklı pozisyonlarda sizinle bu konuyla ilgili konuşmak isterim msn adresim recep_yasamak@hotmail.com tlf:02324456428 cp:05064912972