Milliyet’ten, yazarı Melih Aşık’a ihanet
Aslında bu eleştirinin başlığında ‘Latife hanımın çarşafında medya
çok fera çuvalladı...’ da diyebilirdik ama konunun nabzı gazetesiyle yazarı arasında olduğundan üstteki başlıkta karar kıldık...
Şunu da belirtelim ki bu değerlendirmeler gazetelerin kağıt nüshalarına değil, nette yayınlanan sayfalarına göre yapılmıştır...
Evet, mevzuya kısaca damardan girelim...
Geçtiğimiz Cuma günü Melih Aşık, Milliyet’teki ‘Açık Pencere´ adlı köşesinde ‘İnkılap Tarihi’ başlıklı yazısında, ertesi gün kendi gazetesi ve diğer günlüklerde manşetlere taşınacak ‘Latife Hanım’ın başı açık fotoğrafının çarşaflı haline dönüştürülmesi’yle ilgili ayrıntılı bir haber yazdı...
Klavyeye sertçe vurmadan önce dilerseniz şu adı geçen habere bir göz atalım... Zaten fazla uzun da değil, Melih’in üslubu gereği...
“İnkılap Tarihi
İlkokul son sınıfta okutulmakta olan "T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük" adlı kitapta AKP'nin dünya görüşüne uygun düzenlemeler ve ayıklamalar yapıldığını...
Atatürk'ün 10. Yıl Nutku ile "Antep Savunması ve Şahin Bey" başlıklı okuma parçasının kitaptan çıkarıldığını...
"Şeyh Sait Ayaklanması" adlı bölümün başlığının "Doğu isyanı" olarak değiştirildiğini, daha önce bu sütunda yazmıştık.
Meğer kitapla ilgili operasyon bu kadar değilmiş...
Kitabın 46. sayfasında Mustafa Kemal'in eşi Latife Hanım'ın başı açık bir fotoğrafı bulunuyordu.
Yeni baskıda oraya Latife Hanım'ın başı kapalı bir fotoğrafı konmuş... Ermeni olayları konusunda saçma sapan satırlar eklenmiş.
Bu bilgiyi bize kitabın yazarlarından Güler Şenünver ulaştırdı.
Güler Hoca söz arasında Milli Eğitim Bakanlığı'nı mahkemeye vereceğini de söyledi.
Sebebi mi?
Efendim bu kitabın Güler Hoca dahil 5 yazarı var.
Güncelleme Komisyonu diye bir komisyon kurulmuş.
Bu kitaplarda değişiklik yapıyor.
Ancak bunu yaparken kitap yazarlarının iznini almıyor.
Onların adı yine kitabın kapağında kalıyor.
Cumhuriyet değerleri tersine çevrilirken bunun sorumlusu olarak kitabın asıl yazarları gösteriliyor.
Resmen sabotaj...
Cumhuriyet karşıtlarının Cumhuriyet'le savaşı yarım yüzyılı aşkın zamandır sürüyor.
Yukarıdaki küçük olay bu savaşın hangi cephelerde hangi ayrıntılarla sürdüğünün resmidir...”
Aynı haber ertesi gün, yani cumartesi Radikal’da “AKP, Latife Hanım'ı tekrar çarşafa soktu” manşetiyle yeniden fırına verilirken, kaynak olarak bir gün önce Melih Aşık’ın köşesinde yayınlanmış olması resmen yok sayıldı...
Bu Radikal’in ayıbı...
Üstelik her fırsatta yayın ilkelerini öne sürüp çağdaş habercilik yaptıklarını ileri süren ‘güya laik’ bir gündelik gazetenin büyük ayıbı...
Aynı gün, yani 11 Şubat 2006 Cumartesi günü Milliyet’te aynı ayıbın katmerlisini yaparken, önce bir gün önce kendi gazetesinde yayınlananan haberi ve yazarı Melih Aşık’ı boşladı, ardından haberi Radikal’de yayınlanan biçimiyle kopya edip yayına şöyle verdi:
“AKP, Latife Hanım'ı tekrar çarşafa soktu...
Umay Aktaş/Radikal “
Böylesi bir kepazelik İbrahim Müteferrika’dan bu yana görülmemiştir...
Bu yüz kızartıcı yayıncılık suçuyla, Abdi İpekçi’nin suikastından bu yana sürekli kan ve dolayısıyla tiraj kaybeden Milliyet, emsali görülmemiş bir haber skandalına daha imzasını atarak itibarını kaybetme adına dev bir adım daha atmış oldu...
Bu ikisi yetmezmiş gibi ayıbın üçüncü ayağına Sabah da katıldı.
Yine cumartesi günü Nergis Demirkaya’nın “Latife Hanım krizi” başlıklı haberinde, Melih Aşık’ın bir günkü önceki yazısı kelime kelimesine tekrarlanıyor…
Radikal’de olduğu gibi kitabın yazarının bir iki satır görüşü de alınmış ancak zaten onlar da Aşık’ın milliyet’inde bir gün önce yazıya aktarılmış…
Kontr – Medya araştırma grubunda Milliyet’I ilk yayınlandığı 1950’den bu yana takip eden okurlar hiç de az değil…
O tarihte daha babaları bile dünyaya gözlerini açmamış olanların sayısı da yine yüklüce…
İşte sırf bu tarihin tanıklığı adına Milliyet’in eski ‘Milliyet yazarsa doğrudu’ klişesine dönülmesi adına gazetenin geleneksel ciddiyetine bir an önce kavuşması en büyük dileğimizdir…
Yeni umumi neşriyat müdürü Sedat Ergin’in koltuğuna tayini daha yılını çıkarmadı….
Bu post, eski alışkanlıkların tekrarı gereği salt Ankara’dan özel haber çıkarmanın ötesinde, kendi gazetesinde çıkan haberlerin de dikkatlice okunması mecburiyetini de yanında taşır…
Bu arada yeri gelmiş ve benzeri dilekleri tekrarlamak yerine, bu köşede 29 Haziran 2005’de yayınlanan ‘Milliyet’I geri istiyoruz’ başlıklı yazıyı yenilemek istiyoruz…
Bu arada, aşağıda okuma zahmetine katlanmayı deneyeceğiniz uzunca derleme sonucunda, ana gazeteden kopartılıp ekte verilen spor sayfalarının yeniden eski biçimıne dönmesi sonucunda “Milliyet’e bravo’ dediğimizi de anımsatalım…
Kontr – Medya olarak ‘Milliyet, okurdan başka kimsenin değildir’ dileğini de göğsümüzü gere gere haykırırken eski yazıyı devreye sokalım:
“Milliyet’i geri istiyoruz...
Önce sporun, yarım asırlık geleneğin geri getirilerek arka sayfaya alınmasını istiyoruz...
Eskiden olduğu gibi ‘Milliyet yazarsa doğrudur’ sloganını hak eden güvenilir gazetemizi istiyoruz...
Özellikle son yıllarda çığ gibi büyüyen ‘televole’ anlayışındaki uyduruk ve gereksiz paspal haberlerden arınmış gazetemizi istiyoruz...
Bize ‘Ne güzel gazetemizdin sen Milliyet’ dedirten, ‘Durum’u en net biçimde değerlendirecek, manşetlerinden dolayı haftada iki kez tekzip yemeyecek, erdemli haberlerine hasret kaldığımız gazetemizi istiyoruz...
***
Abdi İpekçi’yi hain suikast sonucu kaybettiğimiz 1 Şubat 1979 tarihi, başta Milliyet olmak üzere, basında ‘kara milat’ diyeceğimiz ‘tüccar gazeteciliğin’ de başlangıcı oluyordu.
İpekçi’nin kılı kırk yaran araştırmacılığının sonucunda her yazdığına inandığımız, Batı’nın ‘referans’ gazetesi dedikleri, neredeyse mahkemede delil olarak gösterebileceğimiz denli güvenilir başvuru gazeteciliği sona eriyordu.
1979 senesi, babası Ali Naci Karacan’dan miras kalan Milliyet’i ertesi yıl Aydın Doğan’a satan Ercüment Karacan’ın bu ticaretiyle birlikte ‘babadan patron gazeteciliğin’ de sonu oluyordu.
Daha sonra gazete sahibi ailelerden Sedat Simavi’nin önce büyük oğlu Haldun Simavi Günaydın’la birlikte Web Ofset’i Asil Nadir’e pazarladı...
Ardından 1994 de Simaviler’in genci Erol Simavi’nin de Babıali’nin devi Hürriyet için Aydın Doğan’la el sıkışmasıyla birlikte o zamana dek kör topal ‘oligopol’ piyasa biçiminde varlığını sürdürmeye çalışan medya, hüzünlü biçimde ‘monopol’un kucağına atılıyordu...
ABDİ İPEKÇİ’NİN MİLLİYET’İ...
Eski Milliyet’i Milliyet yapan Abdi İpekçi, Galatasaray Mektebi’nden mezun olduktan sonra Hukuk Fakültesi’ne devam ederken genç yaşta atıldığı gazetecilik serüvenini de sürdürüyordu.
Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gazetelerinin köhne binalarında, derme çatma masalarda yaşadığı spor muhabirliği, sayfa sekreterliği derken yazı işleri müdürlüğüne giden engelli koşu sırasında fakülteyi bırakıp dört eliyle sayfalara sarıldı.
Milliyet Gazetesi’nin ilk nüshası 3 Mayıs 1950’de çalkantılı bir dönemde dünyaya geldi.
Bir hafta sonra Mareşal Fevzi Çakmak’ın cenaze töreni CHP iktidarıyla Demokrat Partililer’in tartışmalarına sahne olmuştu.
Derken 14 Mayıs seçimlerini açık farkla kazanan Demokrat Parti’yle birlikte Menderes iktidarı siyasetin mutlak hakimi oluyordu...
Milliyet daha birbuçuk aylık kundakta bir bebekken, Menderes seçim meydanlarındaki vaadini tutup, 16 Haziran 1950’de Türkçe okunan ezanın, yeniden Arapça okunmasına dair kanunu çıkardı.
1950 yılının hareketliliğine Kore savaşına katılma kararı da ayrı bir boyut getirirken, 22 Ekim’de yapılan beşinci genel sayımda nüfusumuzun 21 milyona çıktığı belirlendi...
Abdi İpekçi bu yüksek tempolu dönemde Milliyet’e geldiğinde, Hürriyet’in 1948 Olimpiyatları süresince yarım sayfalık spor fotoğrafları denemesinin başarıya ulaşması sonucunda bir adım daha öne geçmek için gazetenin arka sayfasını spora ayırdı.
Önceleri yadırganan bu sayfa tercihi giderek yerini ‘Arkasından okunan gazete’ye bırakırken Milliyet spordaki bu dinamik çıkışıyla genç okuru yakaladı.
1954’de de İpekçi’nin yazı müdürü olmasından sonra özellikle haberlerindeki titizlilikle de ön plana çıkmayı başardı.
Meslekten olanların, yaşı da tutanların pek iyi bildiği gibi Abdi beyin ünlü ‘ikili kontrol’ sistemi sonucunda tümüyle doğrulanmamış haberlerin yavaş yavaş eli eteği çekildi Milliyet’in sayfalarından.
Bu çok sıkı ‘double check’in bilinen yöntemin bir öyküsünde Anadolu Ajansı’nın yabancı dilden tercüme ettirerek servise soktuğu haber örneği çok sık anlatılır.
İpekçi, haberden huylanınca dış haberleri uyarıp yeniden tercüme etmelerini ister.
Sonuçta ertesi sabah haber tüm gazetelerde AA’nın yanlış aktarımıyla yer alırken bir tek Milliyet’te doğrusu yayınlanır.
Abdi İpekçi’nin katledilmesinden kısa sayılabilecek bir süren sonra, 6 Ekim 1980’de Aydın Doğan’ın Milliyet’i satın almasının ardında Ercüment Karacan’ın bu aksatayı önceden pazarladığı şüphelerinin yatması doğaldır.
Doğan, o zamanlar Vehbi Koç’un beyaz eşya ve Murat arabalar satan bir bayiiydi.
Doğan, 1980’de Milliyet’i 30 milyon dolara satın alırken, herkes bu ticaretin arkasındaki sponsorun Koç olduğuna inanmıştı.
Bu varsayım uzun yıllar gündemi korurken ‘Milliyet yazıyorsa doğrudur’ sloganı da giderek tarihin küflü sayfalarına karışan basının diğer erdem taşıyan paketlerinin yanına giriyordu.
İpekçi, 1961’den, şimdi adını taşıyan sokakta arabasının içinde Mehmet Ali Ağca tarafından katledildiği 1979’a kadar Milliyet’in genel yayın müdürlüğünün yanı sıra gündemi en iyi, en objektif biçimde yansıtan ‘Durum’ köşesinin de babasıydı.
Ağca 10 Temmuz’da yakalandıktan 4.5 ay sonra 25 Kasım’da yattığı askeri hapisaneden kaçırıldı.
Ülkede terörün dört nala kalktığı bir yıldı o 1979 yılı...
Hemen her gün, her yerde bombalar atılıyor, masum kişilerin kanı otobüs duraklarından asfalta sel olup akıyordu.
ÖZAL VE ‘TEK YOL PARA’ DÖNEMI...
İpekçi suikastı, ileride 12 Eylül 1980’de noktalanacak hükümet darbesinin de hızlandırıcısı oldu.
Derken ardından Turgut Özal’la birlikte Türkiye’nin salt paraya endekslendiği günler başladı.
İpekçi’den sonra Milliyet’in genel yayın müdürlüğünde resmen Fetret Devri yaşandı.
Sabah erken gelenlerin künyeye yazdırdıkları adları, şehir baskısında yerini başka genel yayın müdürlerine bıraktığına bile rastlandı...
Bu genel yayın müdürlüğü dizisinde İpekçi’nin ardından önce Doğan Heper başrolde göründü.
Ardından sırasıyla Umur Talu, Ufuk Güldemir, Derya Sazak ve Yalçın Doğan koltuğu kaptı.
Zaman zaman Altan Öymen’in eşgüdümlü umumi neşriyat müdürlüğüne, haberi olmadan ikbal verilen ‘Deli Turhan’ (Aytul) un adı bile katıldı konvoya.
Zaman gazetecilik değil, tabak çanak pazarlama zamanıydı.
Bu promosyon çılgınlığıyla tirajların bir dönem patlamasının ardından biriktirilen kuponlar karşılığı verilmeyen ürünlerden dolayı gelen toplu şikayetler sonucu Lale Devri de hükmünü tamamladı.
‘ELVEDA’NIN ARDINDAN ‘MERHABA’
8 ağustos 1998’de Milliyet’te yazdığı veda mektubunda Aydın Doğan, gazeteyi Korkmaz Yiğit’in satın aldığını yazarken pazarlıkta 300 milyon dolara anlaştıklarına değinmiyordu bile.
30 milyona al, on misline sat...
Mis gibi ticaretti doğrusu...
Derken topu topu 13 gün sonra, 21 Ekim’de Aydın Doğan Milliyet’e döndü.
Giderken Fransız şampanyalar açtırarak yeni patronun gelişini kutlayanlar arasında başı çektiği söylenen Güneri Cıvaoğlu için değişen pek bir şey olmamıştı.
Gidene ağam, gelene paşam misali...
Yalçın Doğan’dan sonra genel yayın yönetmenliği sırasında kuyruğa giren Mehmet Yakup Yılmaz’a mührü hümayun tevdi edildi.
Yılmaz, daha ziyade dergilerle haşır neşir olduğu dönemde, Hürriyet’in Temposu’yla Sabah’ın Aktüel’i arasında Doğan Holding’e geçerken bu kez haftalık mecmualarını bırakmış, yerine Radikal ve Fanatik’le günlük yumurta yarışına girmişti.
14 Ekim 2000’de Milliyet’in sadrazamlığına getirilirken ön sürdüğü ‘Bazı yazarlarla birlikte çalışamam’ şartını da fazla gecikmeden uyguladı.
MEHMET YAKUP YILMAZ’IN SATIRI...
Başta iki eski genel yayın müdürü, Yalçın Doğan ve Umur Talu olmak üzere, Şahin Alpay, Duygu Asena, Yalım Eralp, Nilgün Cerrahoğlu, Nazım Alpman ve diğer deneyimli gazeteciler yıllarca emek verdikleri çatıya veda etmek zorunda kaldılar.
Milliyet’in tirajı, alınan her önleme rağmen bir türlü belini doğrultamıyor, burguya girmiş jet gibi hızla dibe doğru pike yapıyordu.
Sonraları yayınladığı Radikal ve Fanatik’teki ‘günlük habercilik’ deneyimlerine rağmen, Yılmaz yıllarını verdiği dergi haberciliğinin magazinel cazibesinden medet umdu.
Milliyet giderek televoleliğin kötü yoluna düşerken, şu karşıki dağda ılgıt ılgıt eriyen kar misali okur kaybını sürdürdü.
Çıktığı günden beri bulvar gazeteciliğinde uzmanlaşmış Hürriyet ve ardından ondan çok daha bulvar sayılan Günaydın kuşağının etkisindeki Sabah’la magazin gazeteciliğinde eşik atmaya kalkışmak 100 metre koşusunda rakiplerine 50 metre avans vermekle aynı şeydi.
Hafif gazete yaparak yeni okur kitlelerine ulaşma ütopyası, eldekilerin de yavaş yavaş kaybedilmesiyle sonuçlanmıştı.
Fiyat kırıldı, ekler eklendi nafile...
Üstelik her defasında yenilik geri tepti...
Yılmaz’ın 4.5 yıllık hegemonyası Milliyet’in tarihinde uğradığı en ağır bozgunlara adını yazdırdı.
MİLLİYET SPOR’A İLK DARBE: İÇERİ ALINDINIZ
Mehmet Yakup beyin, en unutulmayacak yaptırımı, yarım asırdır ‘arkasından okunmakla’ övünen ve bu özelliği yüzünden sporseverlerce el üstünde tutulan Milliyet’i bu en karakteristik silahından yoksun bırakmak oldu.
Milliyet, bu son 4.5 senede arka sayfanın sporundan olmanın yarattığı zaafa, televole parfümünün de sıkılmasıyla çektiği zulmü hiçbir zaman çekmedi...
Mehmet Y. Yılmaz geçtiğimiz 11 Nisan’da genel yayın yönetmeliği görevinden alınıp koltuğunu Sedat Ergin’e bırakmadan önce, iç sayfalara aldığı spora son darbeyi de vurup ‘Süper Taktik’ adlı ekiyle gazeteden ayırdı.
Abdi İpekçe, yazı müdürüyken bile Milliyet’in spor sayfalarını çizerdi.
Merhum ‘Deli Turhan’ (Aytul) da ‘Yahu ben spordan anlamam’ diye diretmesine maç akşamlarını spor servisinde sayfa çizmekle geçirirdi.
Namık Sevik’in maestroluğunda, Necmi Tanyolaç, Kahraman Bapçum, ‘Enişte’ Şükrü Gülesin, Halit Kıvanç, Doğan Koloğlu maça ikinci yarıda giren İslam Çupi, kramponlarını duvara asmadan kaleme sarılanlardan Gündüz Kılıç, Coşkun Özarı, Turgay Şeren, Milliyet spor servisi filarmoni orkestrasının süper müzisyenleriydi.
HABERDE TARAFSIZLIĞIN EN ‘BABA’ ÖRNEĞİ...
‘Gölgesi hâlâ Milliyet’in logosunun üstünde duran’ nitelemesinin haklı sahibi Abdi İpekçi’nin, haberin tarafsızlığını en güzel biçimde vurguladığı örnek, Nazım Alpman’ın, Kahraman Bapçum’la yaptığı bir söyleşide ortaya çıkıyor.
İpekçi’nin yaptığı gazeteler arasında gazetecilik mesleğine uymayan bir tek örnek bile bulunmadığını savunan Bapçum’un, ‘Spor Dünyamızın 45 Yılından’ adlı kitabındaki şu anısına göz atalım:
“Bir gün Abdi İpekçi’ye ‘Sen Galatasaraylı değil, En Galatasaraylısın, demiştim. O da ‘Ben bundan gurur duyarım’ diye karşılık vermişti.
Rahmetli ustam ve arkadaşım su katılmamış bir kulüpçü idi.
Gazeteye geç geldiğim bir gün Spor Servisi Şefi Namık Sevik ‘Sorma başımıza geleni’ dedi.
‘Senin ve benim aklımıza gelmeyecek bir şey oldu. Abdi Bey, Baba Gündüz’ü (Kılıç) üstelik benim yanımda öyle bir haşladı ki, neredeyse dudaklarım uçuklayacaktı.
Son iki yazısında Galatasaray lehine dengeyi bozduğunu, gazeteyi taraf tutan yazılarla doldurmaya kimsenin hakkı olmadığını öyle sert söyledi ki, Baba cevap bile veremedi.’
Baba Gündüz’ün Galatasaray’da sembol olduğu günlerdeydik.
Herkes bilirdi ki, İpekçi Gündüz Kılıç’a öz babası kadar saygı duyardı.
Ama Abdi İpekçi gazeteciliği söz konusu olunca Galatasaray’ın sembolü olan kişisel saygısının sınırsızlığına rağmen "taraf tutamazsın" diye sertleşebiliyordu.”
İşte İpekçi ölçüsü!.. “ diye bağlamış Nazım Alpman...
Gazetelerin tiraj raporları yanlış değilse, Milliyet, sporu ‘Taktik’ ekine aktarma taktiğinden bu yana yaklaşık günde 50 bin dolayında tiraj kaybetmiş...
102 gündür çıkan ek yüzünden kaybedilmiş toplam yaklaşık 5 milyonluk tiraj demektir bu...
Patron babadan gazeteci olmayınca, yarım asırlık gurur duyulası gazetelerin böyle deneyimsiz, televolekolik idareciler sayesinde büsbütün ayarı kayıyor...
Şimdi savunma makamından kimse çıkıp da ‘Batı’da da spor sayfaları ekte veriliyor demesin’
Onlar ek değil ikinci gazetedir.
Yani salt spor yoktur bu ikinci gazetelerde.
Ayrıca çoğunun kapağı ekonomi sayfasıdır.
Ekonomi – spor – eğlence karışımı başka tür bir gazetedir.
Sporu sevmeyenin hiç eline alamayacağı türden bir ek değildir.
Ya ekonomiden yakalanır okursun, ya da sinemadan...
Milliyet sporda genç kuşaktan Mehmet Demirkol olmak üzere son derece bilgili ve titiz kalemler yazılarını olanca sorumluluklarıyla yazmayı sürdürüyor.
Ne var ki okunmayan sayfaya yazı yazmak, buzun üstüne imza atmaya benzer...
Ya da Oscarlık filmlerin üçüncü ayaktaki varoş sinemalarında gösterilmesi gibi.
Birinde okuyanla, diğerinde seyirciyle buluşamıyorsun...
Tekrar ediyoruz...
Eski Milliyetimiz’i geri istiyoruz...
Önce sporun, yarım asırlık geleneğinin geri getirilerek arka sayfaya alınmasını istiyoruz...
Eskiden olduğu gibi ‘Milliyet yazarsa doğrudur’ sloganını hak eden güvenilir gazetemizi istiyoruz...
Özellikle son yıllarda çığ gibi büyüyen ‘televole’ anlayışındaki uyduruk ve gereksiz paspal haberlerden arınmış gazetemizi istiyoruz...
Bize ‘Ne güzel gazetemizdin sen Milliyet’ dedirten, ‘Durum’u en net biçimde değerlendirecek, manşetlerinden dolayı haftada iki kez tekzip yemeyecek, erdemli haberlerine hasret kaldığımız gazetemizi istiyoruz...
Şunu bilin ki Milliyet, ne patronun gazetesidir ne de genel yayın yönetmeninin...
Milliyet okurundur...
MedyaBurger: 29 Haziran 2005 Çarşamba”
***
Bu uzun ama klasikliğini yitirmemiş değerlendirmeyi yeniden ya da ilk kez okuma zahmetine katlandığınız için sizleri tebrik edip saadetler diliyoruz…
MedyaBurger