20
Mart
2026
Cuma
ANASAYFA

‘Yorum Farkı’nda kayıkçı kavgası

‘Yorum Farkı’nda kayıkçı kavgası!


MedyaBurger olarak, malzemenin yerine oturup tavını tutması için gerekli ve yeterli süreyi bekledik.

Şimdi sıra geldi harcı karıp içindekileri hıfzısıhha enstitüsünün tahlil laboratuvarına göndermeye...

Önce şu kayıkçı kavgasına bir göz atalım;

Sultan Palamut zamanında ortaya çıktığı söylenir.

O zamanlar da her bir mesleğin, Ahilik’ten devreden loncalar misali, bölük, tayfa ya da bunun gibi, günümüzdeki esnaf odalarına benzeyen sınıfları varmış.

Örneğin hamamcılar bölüğü Sıvaslılar’a bağlıymış derler.

Bunun gibi kayıkçılar tayfasını da Kastamonulular’a ya da bağlamışlar.

Bu kayıkçı esnafı, Eminönü – Karaköy arasında kürekli sandallarıyla yolcu taşırmış.

Müşteri kapma yüzünden aralarında sık sık hırlaşma da çıkarmış.

Kayıkçılar bir müddet birbirlerine saldırdıktan sonra mayna eder, kaza bela çıkmasın diye kürekleriyle kayıklarını birbirinden ayırırmış.

Ahali de bunları seyrede seyrede sonunda bir halt çıkmadığını görünce ‘Kulak asmayın bu kayıkçı kavgasıdır. Bir sonuç hasıl olmaz...’ der, dilediği gibi kan görmekten ümidini keserek işine gücüne gidermiş.

Kayıkçı kavgası denilen şovun aslı bu.

Bu kayıkçı tayfasının hiddetle başlayıp barışla bitirdikleri haybeden kavganın temelindeyse Kastamonulular’ın yüzme bilmeyişleri yatıyormuş.

Bir müddettir hafta içinde her akşam ekrana gelen ‘Yorum Farkı’nın jönleri Emre Kongar ve Mehmet Barlas, yüzme bilmediklerinden değil, tam aksine seyircinin ne istediğini bilirkişiler olduklarından, programı ince ayarla kayıkçı kavgasına çevirmelerine alemin uyanmadığını sanıyorlar.

Programla ilgili görüşler arasında, tava gelip ‘Bilimin fendi, Liboş’u yendi...’ gibisinden hamasi yönü ağır basanından tutun, daha öteye gitme adına ‘Yalaka – Falaka’ türünden haddini aşan yakıştırmalar da var.

Yayını açalım;

İsim babası Emin Çölaşan’ın deyimiyle ‘Liboş’ tanımının çok kapsamlı bir çerçevesi vardır.

Dahası bu sıfatın uygulanmasına bizzat sahibi öncelik ederken ‘Liberal düzende değişimin vaz geçilmezliği’ni savunarak, bir anlamda kendi kazdığı kuyuya düşmüştür.

Liboş, aşağılamanın ırağında, basitçe ‘şişman – liberal – oportünist – taşeron’ ve benzeri bir sürü ekonomi – politik kavramlara doğru yelken açar...

Ne var ki daha hazin olanı, yıllardır bu sıfatla anılması gelenekselleşen Barlas’ın, ‘bilgili, zeki, kültürlü, esprili’ gibisinden bir dolu övgüyü de gri maddeleriyle helalinden hak etmesidir.

Her ne kadar ilk bakışta pek benzeşmiyor gibi görünebilse de yukarıdaki kayıkçı kavgası örneğinin bir başkası daha insanın aklına gelmiyor değil;

Aynı Sultan Palamut zamanında, padişahın sağ kolu haremağası, hünkârına, bir kulunun huzura alınması için aylardır kapıda beklediğini söyleyip icazet istemiş.

- Peki ağa, tez çağrun içerü, demiş sultan.

Adam gelip el etek öptükten sonra kollarını kavuşturup beklemiş.

- Behey, ne istersün?

- Hünkârım, üzerinde kırk senedir çalıştığım bir marifetim vardır. Emredin size göstereyim.

Adam icazeti alınca sultanın yanındaki yastığa bir iğne saplayıp on metre gerilemiş.

Sonra cebinden çıkarıp ucunu tükürüklediği bir parça ibrişimi ya Allah diye hizalayarak atıp iğnenin deliğinden geçirmiş.

Bu marifetini defalarca tekrarladıktan sonra bel bağlayıp huzura çökmüş.

Padişah ağaya seslenmiş:

- Ağa, bu kişi pek de marifetliymiş, ona bu becerikliliğinden ötürü tez yüz altun verin... Bitmedi... Ömrünü bu işe yaramaz marifete hasrettiği için de beşyüz sopa atın...

Barlas’la n’alakası var derseniz, yukarıda saydığımız erdemleri ondan öncekilerle çarpınca ortaya neyin çıkacağını görürsünüz.

Bilgi, zeka, kültür ve esprisini ilkeli biçimde, sürekli zigzaglar yaparak dönmeden değerlendirmek yerine işin kolayına kaçıp her mevsimin adamı olarak, kimin kayığına binerse onun türküsünü çalmayı huy haline getirmekle iğne deliğinden ip geçirmek arasındaki ayrımı hesaplayın...

Kongar, kırmızı fularıyla daha ilk bakışta yargıçtan ziyade savcılığı seçmiş görünümde, ancak bilimselliğini zeka ve esprisiyle coşturan bir toplumbilimci.

Bu ikilinin güreş tutması denli ekrana yansıyabilecek başka bir yorumsal şov düşünebiliyor musunuz!

Ne var ki ‘Yorum Farkı’ seyirciyi hayal kırıklığına uğratan bir tür Amerikan güreşi, pankras olmaktan öteye gitmiyor.

Filmin jönleri gerçek silahlarını ortaya çıkaran ama kullanamayn sahte gladyatörlere benziyor.
Vurur gibi yapıp vurmuyorlur.

Özellikle Emre hoca, rakibini tam en zayıf noktasından yakaladığında araya reklam almış gibi hamlesinden çark edip seyredenlerde, yarı yolda bırakılmış orgazmın yarattığı türünden bir hayal burukluğu yaratıyor.

İzleyicilerin ortak görüşünde belirtildiği gibi, bu iddialı düet birbirine ayar vermekten öteye gidemiyor.

Sayılar, tarihler, isimler, istatistikleri savunan bilim; kurnazlık, laf cambazlığı, halk avcılığı karşısında birden hedef değiştiriyor.

Seyircilerden bir bölümü toplumbilimin, demagoji karşısındaki zaferini beklerken, Liberal – Özalcılar yandaşların galibiyetini alkışlamaya alesta bekliyor.

Ne var ki ikisi de olmuyor.

Zaten sistem de olmaması için ayarlanmış.

Kongar önde gider, bitirici yumruğu indirmeğe hazırlanırken ya gong çalıyor ya da hoca son anda rota değiştiriyor.

Bu anlamda farklı yorumlardan ziyade sinsi bir kayıkçı kavgasına tanık olmaya zorlandığını hissediyor insan

Örneğin 25 Ekim Salı akşamı, Barlas seçimle gelmenin üstünlükleri üzerine her zamanki gibi iktidarı yağlarken, Emre hoca, ne gibi yüzdelerle Meclis koltuklarının üçte ikisine konduklarını açıkladı.

Sonrası yine cılk çıktı...

‘Bilgi sahibi olmadan her konuda fikir sahibi olmanın’ şahikasına ulaşmış Barlas, her zamanki üslubuyla belli biçimde yorumunu pekiştirmenin üstüne gitmeyip sadece tanıtımını yapıp geri çekiliyor.

Bir tür ürün lansman programı gibi...

Sonuçta “Yorum Farkı’ da diğer tartışma programlarının içine düştükleri televole sarmalında  hayal kırıcı biçimde dolanıp duruyor.

MedyaBurger

MedyaBurger
Yayın Tarihi : 26 Ekim 2005 Çarşamba 17:28:03


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?