Neredeyse 40 sene sonra 'Yedi Kocalı Hürmüz'ü bir daha 'anlatan' Ezel Akay, feminist bir cover mı yapmış? Lafa buradan girdik, tarihin beyazperdedeki manipülasyonundan cuntacı sinema harekâtına, Zeki Müren'li yeni projelere uzanıverdik
Bu civarda doğup da ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ü bilmeyen, duymayan var mıdır? Eğer 2009 senesinde, Sadık Şendil’in 1971’de yazdığı bir tiyatro oyununu beyazperdeye aktarmaya niyetlendiyseniz, bu ‘anonimleşmenin’ hem yararı hem de tuzakları var.
Kimseyi inandıramıyor, yine masal anlatıyor diye düşünülüyor, ama Ezel Akay’ın çocukluktan beri takma ismi Ezop. Kısaltma deseniz değil, olsa olsa ilahi bir kader. Ezop bu kez ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ü anlatırken, acayip bir şöhretler karması kurmuş: Nurgül Yeşilçay, Gülse Birsel, Haluk Bilginer, Erkan Can, Memet Ali Alabora... İsmini anamadıklarımız alınmasın, en yan rolde Erol Günaydın, Halit Akçatepe, Müjdat Gezen, Zihni Göktay var; düşünün...
Yıllardır tamamı stüdyoda çekilen ilk film. Bu, Ezel Akay’ın kardeşi, müzisyenliğini ayrıca takdir ettiğimiz Eren Akay’ın sanat yönetmeni olarak çok yerli bir Tim Burton esansı yaratmasına olanak vermiş. Akayların üçüncüsü Ender Akay, Sunay Özgür’le birlikte müzikleri yapmış, ki Hürmüz’ün evreni asıl bu müziklerle diriliyor. Kostümlerde Canel Artut’un ismini de zikretmek lazım.
Neticede 160 metreküp kereste, 5 bin 478 metre kumaş, 600 galon boya kullanılmış olabilir, ama bir filmi film yapan başka... Ezop’a erkek delisi Hürmüz’ün arkasındakileri sorduk; Hürmüz sadece Hürmüz mü?
Yaptığınıza ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ün feminist cover’ı diyebilir miyiz?
(Gülüyor) Remix yapmışız değil mi? Evet, ama feminizmin bu konuyu açıklamaya yetmeyeceğini düşünüyorum. Tamam, feminizmin bize öğrettikleriyle yapılmış bir filmdir. Sadece feminist olmakla yetinmek istemem; benim için dünyayı bütünüyle açıklayan bir şey değil.
Ama çok kadın gözünden baktığınız söylenebilir. Ben kendi bildiğim ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ü düşünüyorum, yanılıyor muyum, orada Hürmüz münferit bir vakadır. Siz Hürmüz önderliğinde neredeyse kitlesel bir kadın hareketine çevirmişsiniz...
Doğru, evet bizde Hürmüz hiç münferit bir vaka gibi durmuyor. Biz şöyle bir şey yapmış olduk: Hürmüz gizliden gizliye çok özenilen bir kadın oldu hep. Çevresindeki kadınlar dedikodusunu yaptılar ama hepsi de özendi. Herkes kendisi için böyle bir ihtimal olup olmadığını düşündü. Filmin garip bir erotizme sahip olduğunu düşünüyorum. Ne açık saçıklık var, ne öpüşme koklaşma var, hiçbir şey yok, ama buna rağmen erotik bir his var. Nedeni basit, bu kadar çok kadınlık ve erkeklikten konuşunca, ortaya bir buhar çıkıyor herhalde. Evet, aslında bütün kadınlar Hürmüz gibiler. En azından akıllarından geçiyor.
Bu kadın gözünü güçlendiren bir yan da filmde kullandığınız kadın argosu. Argo genelde kadına açık bir mecra değildir, aksine kadını mağdur eden bir dil kültürüdür...
Kesinlikle, ama öyle olmadığını gördük. Biz, Gürsel Korat’la birlikte iki erkek olarak yola çıktık. Gürsel’in romanlarında kadın meselesi çok ilginçtir, bu konuda çok çalışmıştır. Zaten son romanı ‘Kalenderiye’, tam da bu yüzden Dame de Sion Edebiyat Ödülü’nü aldı. Bu konuda düşünmüş bir adam yani. E, ben de düşündüm sayılır, kadınlarla iç içe yaşıyoruz. Ama yine de bize o kapıyı açan, kadın argosu oldu. Düzgün bir şekilde eklendiğinde şahit olmadığımız, bilmediğimiz bir kadın konuşma biçimi girdi filme. Neden şahit olmadığımız? Çünkü argo, izole bir cemaatin dilidir, sınırları dışarı kapalıdır. Gemicilerin argosu kendilerine aittir, dolayısıyla işaretleri gizli bir dildir.
Siz nasıl sızdınız bu kapalı dünyaya? Hangi kaynaklardan yararlandınız?
Tabii ki kitaplardan... Birkaç tane kadın argosu sözlüğü var, özellikle biri çok da iyi hazırlanmış. Ama sadece okumakla kalmadık sözlükleri, analiz de ettik. Bu lafı kadın hangi durumda söylemiş olabilir? O kadar yaratıcı bir dünya ki, bildiğimiz Türkçe bu da... Bir cümlede dünyayı anlatıyor. Argonun küfürden farkı da bu. “Damat da pek sokar sineğe benziyor” diyorlar mesela. Hem sinek, hem sokar... “Yok, bu da kabağı yağlayamayacak. Sabaha yolcu...” diyor öbürü. Hem anlamıyoruz hem de öyle güzel anlıyoruz ki...
Bir dolu kadın oyuncuyla çalıştınız. Sette dillere yapıştı mı bu argo, hatta gelişti mi?
Herkesin ağzına yapıştı. Hatta herkes kendi karakterinin argosunu doğaçlamayla bulmaya çalıştı ve yaptı da.
EŞ SEÇİMİNİ KADINLAR YAPSA
Az evvel feminist vurgusunu çok kuvvetlendirmek istemediniz. Bir yandan da filmde kullanılan kostümleri satıp geliri de Mor Çatı’ya bağışlamaya karar vermişsiniz...
Çünkü Türkiye’nin bir kadın sığınağına ihtiyacı var. Bu, Türkiye’nin trajedisi ve bu konuda doğru dürüst bir şeyler yapmaya çalışan tek grup olarak görüyorum onları. Çok ezilmiş ve hakarete, tacize uğramış bir grup. Bu, kadınlara güç vermeye, onlara güçlü olduklarını hatırlatmaya yönelik bir film. Çünkü bir erkek olarak ben bundan fayda göreceğim. Filmin son şarkısı ‘Ver Allahım Ver’, sadece ‘Bana daha çok erkek ver’ demiyor, daha çok erkeği önüme getir ki ben seçeyim... Bu filmin sonunda şu konuşulsun isterim: Eş seçimini kadınlar yapsa daha sağlıklı bir dünyada yaşarız. Canlıların büyük çoğunluğunda, neslin daha sağlıklı gelişmesi için dişiler yapar zaten seçimi. Düşünsenize, şimdi seçimi erkekler yapıyor; türün geleceği için tehlike ya bu...
‘Yedi Kocalı Hürmüz’ çok fazla bilinen, ismiyle bir halin ifadesi olmuş bir oyun. Burada nostalji tuzağına düşmek gibi bir risk var, ama güncelleştirmek, bugün yedi kocası olan bir kadını anlatmak ne kadar ilginç olabilir ki?
Hiç olmaz. Zaten oyunun bir mantığı var. Bir kere bir kadının yedi kocayla evlenmesi hukuken mümkün değil bugün. Bugün bir kadının yedi sevgilisi olabilir, bu da garip bir durumdur.
Yedi sevgilisi olan bir kadından modern bir vodvil çıkabilir mi?
Çıkar tabii. Ama Türkiye gibi bir ülkede ilginç olan Hürmüz. Çünkü hâlâ bir erkeğin dört kadınla evlenebileceğini düşünen insanlar var. Rezalet... Evlenirlerse ne olur? İşte bu film hiç iyi olmayacağını gösteriyor. Filmin güncelliği, kadın-erkek ilişkilerinin tekrar bağnazca düşünülmeye başlanmasıdır. Hürmüz’le kafaları karıştırmak arzusundayım. Düşündüğünüz, düşündüğünüz gibi olmayabilir. Çok ilginç; bu oyun oynanmaya başlandığından beri, 40 yıldır, Hürmüz için kötü bir laf edilmemiştir, ahlaksız denmemiştir. Biraz komedi sayesinde oluyor ama, bu ülke için çok ilginç bir durumdur bu.
O esnada dışarıda neler olduğu oyunda hiç baskın değil. Ama 1800’lerin sonunu, 1900’ler başını düşünürsek, hasta adam Osmanlı’nın erkekliğiyle ilgili bir metafor da kurulmuş olabilir mi?
(Gülüyor) Olabilir, hem de çok güzel olur. Metaforlara imkân veren bir şey yaptık diye düşünüyorum.
Daha da uzatırsak metaforu, metin bize Cumhuriyet’in de bir kadın hareketi olduğunu mu söylüyor?
Doğru, ki böyle adlandıracak olsak Cumhuriyet, Osmanlı’ya göre daha kadınsıdır.
Hâlâ öyle mi?
Osmanlı’ya göre evet, hâlâ daha kadınsı. Ama bütün dünyada çok sağlıksız bir gelenek oluşmuş, Türkiye’yi bu anlamda tek başına görmüyorum. Sonuçta erkekler dünyasının uzantısı olan bir ülkede yaşıyoruz... Fakat şunu da görüyorum, hiç tahmin edilemeyecek kadar kuvvetli bir kadınlık hali var Türkiye’de. Uyandırılmaya çok hazır. Eline azıcık insani güç geçiren her kadın, başını dik tutmayı becerebiliyor. Benim çevremde böyle en azından.
Bir romanınız da var, daha önceki filmlerinizden de biliyoruz; tarihle oynaşmayı seviyorsunuz. Tarih yazımı mı daha manipülatif, sinema yapmak mı?
Bir kere sinemadaki tarih çok daha manipülatif. Tabii ki objektif tarih diye bir şey yok. ‘Biz’ diye konuşan bir tarihçiyi okumamanızı tavsiye ederim ben. Gerçek bir tarihçi ‘biz’ diye konuşamaz. Ama bizde, İlber Bey (Ortaylı), ki çok saygı duyduğum muazzam bir tarihçidir, o bile çok trajik bir biçimde ‘biz’ diye yazıyor kitaplarını. Bizim sultanlığımız, bizim tarihimiz, bizim paşamız... Bir hastalık bu ve sinemada tarih yapmanın çok daha büyük hastalıkları var. Bu diyeceğimi yazarsanız çok sevinirim. Bakın, hiç kimsenin atası o... çocuğu değildir. Hangi ülke, affedersiniz bizim atalarımız o... çocuğudur diye lafa başlar! Kim o zaman bunlar, nereden çıkıyorlar? Bizim böyle bir problemimiz var, tarihe böyle bakmak zorunluluğunda hissediyoruz kendimizi; bir benlik meselesi olarak görüyoruz. Önemli olan bunun farkında olarak, ahlakıyla film yapabilmek...
Sinemada tarihi ‘biz’ diye yapmazsanız başınıza ne geliyor? Mesela ‘Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü?’de çok iyi oyuncularla çalıştınız, filmin çok özgün bir dili ve atmosferi vardı ama Osmanlı’nın kuruluş dönemine dair resmi tarihten bir miktar sapıyordu. Filmin sizin beklediğiniz kadar izleyici bulmamasında ‘biz’ tarihini kullanmamanızın etkisi olabilir mi?
Çok zannetmiyorum. Hacivat-Karagöz, 2 milyon yapabilirdi, ama 5 milyon yapmazdı. Bu aradaki farkın nedeni sizin dediğiniz durum olabilir. Ama sinema dili öğrenilen bir şey, daha ileride yapsaydım bu filmi, daha çok izleyici gelebilirdi belki. Kaldı ki sinemada 700 bin kişi izlemiş olsa da televizyonda üç kere, iki seferinde gün birincisi olarak, 7-8 milyon kişiye ulaştı. Bu bir yönetmen için muazzam bir rakam. İzleyici tepkilerinden çok memnunum. Yani ben mutsuz bir yönetmen değilim, o film yüzünden battığım için mutsuz bir yapımcıyım.
Bu durum sizi daha temkinli yaptı mı, en azından yapımcı olarak? ‘Yedi Kocalı Hürmüz’ daha tehlikesiz tarihi sularda nereden baksanız.
Daha tehlikesiz sayılabilir belki, ama ben tarihe bir hikâye olarak bakmanın oyun alanıyla ilgileniyorum daha çok. Bu filmin sonunda kamerayı gördünüz değil mi, açıkça bunun bir film olduğunu söylüyor. Gelin birlikte eğlenelim diyen bir film. O zaman istediğiniz her tür tarihi numarayı yapabilirsiniz. Hiç kimse çıkıp da ‘Bu adamın anlattığı gerçek’ demez, ‘Gerçek olabilir’ der. Benim için de ‘gerçek’le ‘olabilir’ arasındaki fark önemli.
Diyelim, 100 sene sonra sinemada tarih yapmak isteyen bir yönetmen, hangi hikâyeyle, hangi ucundan tutarsa bugünün Türkiye’sini çok iyi anlatır?
Haluk Bilginer’le bir film yapmaya karar verdik biz, ondan bahsedebilirim örneğin. Zeki Müren’in hayatı...
Haluk Bey mi oynayacak Zeki Müren’i?
Evet. Düşünün, gerçek bir eşcinsel, gerçek bir travesti... Ve bir kişi bile onunla ilgili kötü laf söylememiş. Sanat güneşimizdir o. Bir kişi homoseksüel dememiş, ‘Karı gibi giyiniyor’ dememiş. İşte bu, ülkenin travesti bir ülke olduğunu, iki giysili, iki düşünceli olduğunu gösterir. Cumhuriyet’in 70-80 yılını anlayabilmek için çok önemli bir figürdür Zeki Müren...
Bu hakiki bir ilham mı? Gerçekten bir sonraki proje bu mu, sizde her daim kuyruktaki işler çok fazla çünkü...
İtiraf edeyim, ben son 10 yıldır ilham doluyum. Bu ülkeye bakarak ilham dolmamak ne mümkün! Biz mesleğe yeni başladığımızda, Yeşilçam’da abilerimiz ‘Türkiye’de hikâye yok’ diye yakınırlardı. Öyle bir şeyin üzerinde oturuyormuşuz ki altından ne muazzam hikâyeler çıkıyor. Pandora’nın kutusu açıldı.
Ne açtı Pandora’nın kutusunu?
Birçok şey... Toplumsal bir dönüşüm yaşadığımız açık. Liberalleşme, özgürleşme ve bunlarla birlikte gelen bir bağnazlaşma... Kürt hareketinin yarattığı çok derin bir genç entelektüel kesim var. Ezilmişliğin verdiği tepkiyle çok okuyan, çok yazan gençler bunlar. Müthiş eğitimli liseli Kürt gençlerle tanıştım gezilerim sırasında. Ezilmenin sonucunda bir sınıf oluşturmuş durumdalar, o etnik kimlik onlar için bir silaha dönüşmüş. Büyük çoğunluğu ezik insanlar değiller artık. Türkiye’nin unutulmuş olan yarısının böyle zenginleşmesinin, Türkiye’ye kattıkları var. Sadece bu değil tabii; kadın hareketi, eğitim, sağlık hareketi.. Bakmayın, bunların hepsinin bir arada kıpırdadığı, sözü olduğu bir dönem yaşıyoruz. Bu zenginleştiriyor düşünce alanını.
Günümüz sineması iyi değerlendirebiliyor mu bu birikimi ve kaynağı sizce?
Bence evet. Çok fakir bir sektörümüz var, her şeyi yapamayız. Ama her şeyi denemeye başladık.
O 70 tane filme burun kıvırmayalım. Bunların 15-20 tanesi nefis filmler çünkü. 70’te 20 de muazzam bir rakam, yüzde 30 demek... Amerika’da 800 film yapılıyor, 240 tane harika film yok orada. Çok zengin bir hikâye sektörüne doğru gidiyoruz bence.
‘Bu adamlarla acele dalga geçmemiz lazım’
Ergenekon savcılarına ulaşan son ihbar CD’sini takip edebildiniz mi bilmiyorum. İddiaya göre yönetmen, oyuncu isimleri adlı adınca anılarak, galalar, haberler, ödüller planlanarak, irticaya karşı harekâta sinema da dahil edilmiş. Darbecilerin aklından ne geçmiş sizce?
Bir kere çok doğru düşünmüşler, Naziler de aynısını düşünmüştü. Bir grup askerse bunlar, ülkelerini iyi tanımadıkları çok açık. Orada saydıkları isimlerin büyük bir çoğunluğunun böyle bir projeye gülüp geçeceğinin farkında bile değiller.
Onları parayla falan kandırabileceklerini zannediyorlar. O kadar ilginç ki bu düşünce şekli... Haluk (Bilginer) aradı, “Adım geçiyor, okudun mu?” diye sordu. “Okudum, hayırlı olsun yeni rolün” dedim. “Bunun filminin çekilmesi lazım, bu büyük bir komedi filmi projesi” dedi sonra. Alaycılık, öldürmenin amaç deplasmanıdır. Psikolojide öyle bir tanım vardır. Bizim bunlarla hızla dalga geçmemiz lazım. Bizi 12 Eylül baskısından ve Kenan Evren sultasından kurtaran şey, Limon’daki Mustafa Kamil Zorti karakteridir.
O karakter Evren’in ağzından bir espri ağı yaratmasaydı, bugün Kenan Evren’e gülüyor olmayacaktık. Gülebildiğimiz için tehlikesiz artık. Bizim bu adamlarla acele dalga geçmemiz lazım, kıçımızla gülmemiz lazım onlara... Şiddete hiç gerek yok. Olabildiğince alay etmemiz, rezil etmemiz lazım onları.