20
Mart
2026
Cuma
ANASAYFA

Postal sorunu tamam, takunya ne olacak?

Türkiye'nin muazzam bir toplumsal değişme sürecinden geçmekte olduğu apaçık. Bu sürecin eninde sonunda mutlu bir sona ulaşacağını söyleyenler var. Ama, ülkemizdeki gidişata baktığımızda buna inanmak o kadar kolay görünmüyor...

ÜNAL ÜNSAL (Emekli Büyükelçii)

(Zaruri bir açıklama: Bu yazıyı üç hafta önce kaleme almış, fakat, fikirlerine ve yargılarına güvendiğim bazı dostlarımın tavsiyelerine uyarak yayımlamaktan vazgeçmiştim. Birkaç gün önce, Ergenekon davası çerçevesinde Prof. Türkan Saylan’a ve onun derneğine yapılan saldırı ve Genelkurmay Başkanı’nın Harp Akademileri’ndeki konuşması üzerine yayımlamaya karar verdim.)

Ergenekon davası iyi bir şekilde ilerliyor. İkinci iddianame, piyasaya çıkan ses kayıtları, günlükler ve itiraflar sayesinde, daha çok sayıda vatandaşımız, ne tür korkunç maceraların eşiğinden döndüğümüzü görüyor. Hukuki süreç devam ediyor, bağımsız yargı son sözü söyleyecek, suçluyu suçsuzdan ayıracak. Ama, bugüne kadar ortaya dökülmüş olan bilgiler, belgeler, deliller ve karineler kamu vicdanında sağlam bir kanaatin oluşmasını zaten sağlamış bulunuyor. Türkiye’nin nasıl tekrar, belki daha da dehşetengiz bir 12 Eylül 1980 faciasini teğet geçtiği, kamuoyunun çoğunluğu tarafından anlaşıldı.

En üst makamlardaki bazı generallerimiz, ülkeyi, kendi kafalarına göre bir düzene sokmak için planlar/projeler yapmışlar. Bunlardan biri, askeri vesayetin 25-30 yıl daha sürmesi gerektiğini ifade ediyor. Sürrealist bir gorüş. Burası Kuzey Kore mi, ya da Afrika’nın kuş uçmaz kervan geçmez bir yöresi mi? Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve etrafındaki birkaç generalin direnişleri sayesinde bu maceracı ve iç savaşa yol açacak projeler önlenebilmiş. Özkök Paşa’ya ve ona destek olan komutanlarımıza minnetlerimizi sunuyoruz. Baskın Oran hocanın dediği gibi “İsterse Ergenekon davasından tek bir mahkûmiyet çıkmasın...
Önemli olan, artık ellerinde silah olanların sivillere hükmetmesinin ‘The Son’ olması” (29 Mart 2009, Radikal-2).

1950 sonrası

Bu girişten sonra, yazının başlığına ve oradaki soruya dönelim. 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesinden itibaren politikacılar, dini, oy kazanmak için istismar ettiler. Demirel, en fazla İmam-Hatip Okulu açmakla övündü. Milli Görüş ve Erbakan’la birlikte bu hareket büyük atılım yaptı.

Ne büyük bir paradokstur ki, ‘Atatürkçü’ 12 Eylül rejimi, Türk-İslam sentezi projesiyle çağdaş/laik Türkiye’nin dibine en güçlü tahrip bombasını koydu.
12 Eylül rejiminin bütün icraatının zararlı olduğunu ifade etmek de insafsızlık olur. Özellikle, Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki işkencelerin ve Kürtlerin anadillerinin yasaklanmasının, bugün Kürt sorunu konusunda atılan mütevazı, gerekli ve gerçekçi adımları zorunlu kıldığını da unutmamamız gerekir. Bu sayede, Fethullah Gülen cemaati daha da bilinçli, örgütlü ve paralı biçimde işe el koydu. 28 Şubat’tan ders almış olan AKP iktidarı dini kullanma politikasını daha kurnazca yürütüyor.

Gelelim bugünkü açmazımıza ve bu yazının esas konusuna... Cumhuriyet’in toplumsal mühendislik projesi olan Kemalizm’i, onun temel direği olan laikliği yerden yere vurmak serbest. Kemalizm’in veya Cumhuriyet’in ulaşmak istediği amaç neydi? Her anlamda geri olan, çökmüş, sömürge düzeyine düşmüş bir imparatorluktan arta kalan topraklar üzerinde, itilip kakılmayacak, bunun için de çağdaş dünyanın değerleriyle uyuşabilen güçlü bir devlet/millet yaratmak... Üstelik bunu, yüzde 90’ı okuma yazma bilmeyen, dini doğmalarla beyni uyuşturulmuş bir toplumda uygulamaya koymak... O koşullar altında, dünyada ilk kez uygulanan böylesine örneksiz bir projenin aksaklıklar olmadan, hatalar yapılmadan yürütülebilmesi mümkün olabilir miydi? Kaçınılmaz biçimde, aşırılıklar ve hatalar olmuştur. Bunları, bugün özgürce, zaman zaman da insafsızca tartışabiliyor ve alabildiğine eleştirebiliyoruz. Bunun yapılmasının haklı ve zorunlu olduğu hususunda en ufak tereddüt yok... Tarihten, geçmişteki hatalardan ders alarak hayatımızı günün koşullarına göre ayarlamak aklın gereği, bunu yapmamak ahmaklık...

Kemalizm ve din

Öte yandan, çeşitli bilimsel araştırmalar, Türkiye’de toplum/devlet/insan hayatını ve davranışlarını Kemalizm’den daha fazla etkileyen olgunun din/Müslümanlık olduğunu ortaya koyuyor... Yani, 1400 yıl önce, Arabistan’ın Bedevi topluluklarını ve ilkel insanını adam edip belirli bir düzene sokmak için, o günün koşullarında ortaya atılan bir toplumsal mühendislik projesi bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde hâlâ egemen olabiliyor... Bunun neden ve nasıl böyle olduğunu tam olarak anlayabilmek için bilimsel araştırmalara gerek var. Fakat, herhalde rahatlıkla söyleyebiliriz ki, politikacı takımı, zor olan milleti aydınlatma yolunu seçseydi ve kolaycılığa saparak din ticaretine girişmeseydi bugün bu durumda olmazdık.

Önemli nokta şu: Türkiye halkının yararı için sadece 80 yıl önce geliştirilen ve büyük ölçüde başarılı olduğu kanıtlanmış bulunan çağdaşlaşma projesinin tartışılıp yerden yere vurulması serbest iken, 14 asır önce Bedevi Araplar için düşünülmüş öteki projenin bugünün Türkiye’sine uygulanmasının mantığını, aynı ölçüt ve standartlar temelinde ele alıp tartışmak mümkün ve kolay değil. Çünkü, din, inanç hürriyeti diğer hürriyetlere kıyasla daha yücedir, kutsaldır, kalın bir zırh altında korunmalıdır. Çünkü, söz konusu olan, bir insanın iddiasına göre de olsa, “Tanrı’nın yasakları ve emirleri”dir. Bunlar tartışılamaz ve üzerlerinde akıl, mantık, izan, sağduyu, bilimsel, tarihsel, sosyolojik ve psikolojik verilere göre sorgulama yapılamaz.

Bu nedenle, ülkemizde masallara, hurafelere inanan insan sayısı, özellikle gençler arasında artıyor. Bugünkü Türkiye’yi çağdaş dünyanın bir parçası haline getirmede en önemli etken olan laiklik ilkesi (Bunu, güçlü bir Türkiye yaratma çabasının başta gelen aracı olarak görmek lazım) saldırı altında ve her geçen gün zayıflatılmakta iken, dinci baskıların toplum hayatını her geçen gün daha fazla etkilediğini görüyoruz. Devletin görevlileri dindar olup olmadıklarına göre belirlenip atanıyor, dinci kadrolaşma sürüp gidiyor.

Hatalı bakışlar

Tekrar bugüne dönelim... Türkiye’nin, çağdaş, uygar ve güçlü dünyanın bir parçası olması, Osmanlı’nın, gerileme ve çöküş dönemindeki gibi zavallı bir duruma düşmemesi için laikliğe, bilime ve cağdaş değerlere sımsıkı bağlı olmamız gerektiği görüşünü savunanların hepsini dar kafalı ulusalcılar, demokrasi düşmanları ve askeri vesayetin destekçi kesimi içinde görmek yanlıştır. Tempo 24’de birkaç hafta önce yayınlanan bir makalesinin sonunda değerli yazar Aydın Engin, ‘Ne takunya, ne postal demek çok mu zor?’ diyordu. Türkiye’nin kurtuluşunu, mutluluğunu ve geleceğini bütün çağdaş değerlerin ülkemizde egemen kılınmasında görenler için bu sorunun cevabı aşikâr... Kocaman bir hayır. Ama, iş burada bitmiyor. Zira, meselenin postal kısmı yoluna girmiş görünüyorsa da, aynı derecede önemli olan takunya kısmını nasıl halledeceğimiz kocaman bir soru işareti olarak ortada duruyor.

Türkiye’nin muazzam bir toplumsal değişme sürecinden geçmekte olduğu apaçık. Bu sürecin eninde sonunda mutlu bir sona ulaşacağını söyleyenler var. Ama, ülkemizdeki gidişata baktığımızda buna inanmak o kadar kolay görünmüyor. Zira, çağdaşlaşma, modernleşme, sekülerleşme süreci, dinciliğin insanları daha kolayca esir alma sürecine göre daha yavaş hızla ilerliyor. Özellikle, ülkede iktidarı ellerinde tutan siyasal güçlerin doğal eğilimi dinciliği yaymak yönünde ise ve ellerindeki muazzam olanakları bu amaç için kullanıyorlarsa birinci sürecin başarı şansı çok büyük ölçüde zayıflıyor.

ABD istihbarat örgütleri birkaç ay önce yayınladıkları ortak bir raporda (The National Intelligence Council, ‘Global Trends 2025’), 2025 yılında dünyanın alacağı manzaraya ilişkin değerlendirmelerini ortaya koydular. Raporda, 2025 yılına gelindiğinde Türkiye’nin daha tutucu ve milliyetçi olacağı ve bölgesinde etkili/ağırlıklı (prominent) rol oynayacağı ifade olunuyordu. Bu tespit beni korkuttu. Umarım gerçekleşmez. Zira gerçekleşmesi, Osmanlıcılık anlayışını, dinciliği, milliyetçiliği, şovenizmi, yabancı düşmanlığını ve tutucu sıfatının içerdiği her türlü olumsuzluğu içinde toplayan bir Türkiye’nin, bölgede ‘etkili/ağırlıklı’ rol oynaması demektir. Bunun, bulunduğumuz coğrafyada ülkemiz ve halkımız için barut, dinamit ve ateşin bir araya gelmesinden başka bir anlamı olacağını düşünebilen varsa buyursun...

 

Radikal
Yayın Tarihi : 23 Nisan 2009 Perşembe 13:59:25


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
ilker KADAK IP: 78.188.58.xxx Tarih : 24.04.2009 09:44:50

Bazı kişiler yıllar once ulu önder ATATÜRK'ün gördügü gibi dünyaya bakamayabilir ancak hiç olmassa onun yolundan ilerleyebilirler yada düşüncelerini uygulayabilirler ama bizim başımızdaki siyasetçiler kendi çıkarları için siyaseti TC.devletinin bütün olanaklarını dini kullanarak kendi çıkarları yada cemaatleri için kullanan insanlar oldukça biz kötüye gitmeye mahkumuz.Ama unutmasınlar Türkiyede Atatürkçü olan kişiler bitmez bitiremezlerde.Bizi kimse araplaştıramadı 100 yıllardır şimdi bunlarmı araplaştırcak.İlerleyen zamanlarda görücez.


yakup çim IP: 85.100.108.xxx Tarih : 29.04.2009 16:08:41

sayın yazar siz aydınlanmayı galiba dinsizlik olarak görüyorsunuz siz Allahada inanmıyorsunuz o din bedevi araplara değil tüm insanlığa geldi ve o din sayesinde Türkiye Cumhuriyeti kutuldu bu insanlar allaha inanıp şehit olmak için mücadele etmese Atatürk dahi birşey yapamazdı unutma hiristiyanlık müslümanlıktan daha eski siz hiç hiristiyan insanları dinini aşağılarken gördünüzmü siz bizim dinimizi aşağılıyorsun Allah müslümanlara yalan söylemeyin doğru olun diyor müslümanlar dini menfaati için kıllanıyorsa dinin suçu ne onun cezasını Allah verecek