Tavafla ilgili birkaç yanlışa işaret etmek istiyorum.
1- Kâbe ile ilk defa karşılaşmada yapılan duaların makbuliyeti hemen herkesin malumu.
Buradan hareketle çoklarının günlerce "şunu da, şuna da" deyip adeta hafızasına kazıdığı istekler hep ilk defa burada dile getirilir. Memleketten ayrılırken dua için isimlerini liste halinde yazıp hacı adayının eline tutuşturanların ilk isteği şudur mesela: "İlk defa Kâbe'yi gördüğünde yapacaksın ha!" Bununla alakalı teklifim; havaalanında bekleme, üç-dört saatlik -daha az veya daha fazla- uçak yolculuğu, pasaport işlemleri,
Arapların "mektep" dedikleri kefalet kurumuna uğramalar, otele yerleşim; hasılı oldukça yorucu bir seyahat, hem madden hem de manen. Bu safhada iki şey yapılabilir; her şeye rağmen Kâbe'ye gidip hasreti vuslatla taçlandırmak veya yorgunluğu banyo ve istirahatle giderip madden ve manen dinç ve zinde iken vuslata yürümek. Tavsiyem ikincisi. Madem Kâbe ile ilk karşılaşmada yapılan dualar makbul; günahların hacaletini üzerimizden atmak için bir fırsat diye yıllardır bekliyoruz bu anı; madem başkalarına sözler verdik isimlerinizi anacağız diye; bütün bunlar zinde bir vücut, âteşîn bir dimağ ister. Öyleyse acele etmemeli, ayaküstü yapılacak dualarla geçiştirilmemelidir bu fırsat. Tavafa bir an önce girmek için acele edilmemelidir. Ne yapacağız o zaman? Kâbe'yi cepheden görecek bir kenara çekilip uzun boylu dualar edilmelidir. Sadece tavsiye ama önemli bir tavsiye. Zira bu ilk karşılaşmadaki ruh halinin ilerleyen zamanlarda yakalanması oldukça zor olabilir.
2- Cep telefonu.
Tavafı namaz gibi bir ibadet kabul eden insan telefonunu nasıl namazda açık tutmuyorsa, tavafta da açık tutmaz, tutmamalı. Rabb'isi ile mülakat halinde olduğuna inanan zinde bir dimağ, uyanık bir şuur, hüşyar bir kalb kendini tavaf ibadetinde derinleşmeye verir, vermeli. İnsan selinden oluşan girdabın içinde bir damla olmaya çalışır ve çalışmalı. Velev ki tavafa böyle bakmıyor, böyle duymuyor, o zaman en azından böylelerine saygılı davranır, davranmalı. Dolayısıyla her iki halde de tavafta telefon kapatılmalıdır.
Niye böyle diyorum? Çünkü Arapça-Türkçe-İngilizce ve başka lisanlarla sanki müstakil odasında telefonla bağıra bağıra konuşan insanlar gördüm. Tavafa kendilerini kaptırmış kişileri yükseldikleri yerlerden alıp aşağıya çekiyor bu türlü konuşmalar. Semaviliğe doğru yükselen rampanın üzerindeki insanları yeniden arziliğe çağırıyorlar. Bana göre kul hakkına tecavüz ediyorlar. Kimsenin kimseyi rahatsız etmeye hakkı yok orada. Efendimiz (sas), Müslüman'ın Müslüman'a eziyet etmesini hangi sebeple olursa olsun tasvip etmiyor.
3 - Kadınlarla aynı safta namaza durma meselesi.
Bu konuda Efendimiz dönemi uygulamaları meydanda. Bunlardan hareketle fıkhın dedikleri de ortada. Şerhe, izaha gerek yok. Ama ne var ki mekânın nâmüsaitliğinden dolayı bu hükümler ister istemez deliniyor. Zarurete bağlı olarak bazı ulema da istisnaî ve şaz hükümler ortaya koymuşlar bununla alakalı olarak. Aslında en güzeli fizikî olarak mataf alanının genişletilmesi veya istiab haddi ölçüsünde insanın içeriye alınması. Fakat bugün itibarıyla bu sanki muhali talep. O zaman geriye bir tek ihtimal kalıyor; mevcudu olduğu gibi kabullenip, şahısların bu konuda dikkatli olması. Nasıl? Namaz vakti gelmeden çok önce tavafı bırakıp müsait bir yerde saf tutma. Veya illa Kâbe'ye nâzır bir yerde kılacağım ısrarından vazgeçerek selamet yerleri tercih. Veya zarurete binaen verilmiş şaz fetvalarla amel etme. Bunlar haricinde benim aklıma gelen bir çıkış yolu yok.
Yeri gelmişken bir hatıra: Türklerin yoğun olarak toplandığı müezzin mahfilinin orada ezanı bekliyorum. Tam ezan okunmaya başladığı esnada hemen herkesin Türk olduğu safa başka millete mensup bir bayan hacı adayı, safı sıkışmaya çağırarak oturmaya çalıştı. Arka saftan birisi müdahale etti. Müdahale "hacı haram, hacı haram" sözleri ile başladı, Kâbe'nin harimine yakışmayacak hakaretlerle devam etti. Ürpermemek elde değil. O kadının yaptığı yanlış amenna, ama bizimkinin yaptığı doğru mu? Uzun sözün kısası, mevcudu kabullenmeden başka çare yok gibi gözüküyor.
4 - Söz namaza gelmişken bir de namaz kılanın önünden geçme problemi var orada.
Kadınlarla aynı safta namaza durmadan çok daha yoğun yaşanan bir problem hem de. Dinde bunun yeri malum. Efendimiz, 'Bunun günahını bilseydiniz 40 beklerdiniz' buyuruyor. Yani selam verinceye kadar 40. 40 ne? 40 saat mi, gün mü, hafta mı, yıl mı? Burası mutlak bırakılmış ve söylenmiyor hadiste. İhtimal, önünden geçilen insanın namazdaki haleti ruhiyesi ile doğru orantılı. Rab'le konsantrasyonunu tamamlamış, O'nun bizzat müşahedeleri eşliğinde namaz kılıyor gibi yani Peygamberler misüllü namaz kılan birisinin önünden geçtiğinde cinayet daha büyük olacak, bunlar için 40 sene beklemek daha hayırlı olabilir. Sıradan, kafasında binbir tane dünyevi problemle robot gibi namaz kılan ve sadece şekil şartlarına uyarak bedenine bu namazı kıldıran kişinin önünden geçmek de 40 dakika olabilir vs. Şarihlerin izahı bu merkezde.
Pekala bize düşen ne? Azami dikkat. 'Namaz kılanın secde edeceği yerin biraz uzağından geçilebilir' fetvasına rağmen azamî dikkat bizim şiarımız olmalı. Kimsenin Rabb'isi ile arasına girmemelidir.
Safta başkalarına yer açmanın da bir problem olduğunu söyleyip bununla alakalı bir hatıramı nakledeyim: Yine Türklerin genellikle toplandığı müezzin mahfili çevresinde akşam namazı vaktini beklerken İranlı bir hacı adayı yanımıza oturdu. İngilizce uzunca sohbet ettik. Onun yanına ezanın okunmaya durduğu anda gelen bir başka Türk sıkışmaya çalıştı. İranlı bacağındaki rahatsızlığı eliyle işaret etti, teşehhütte o tarafa doğru ayağını uzatacağını söyledi ve yer vermek istemedi. Normal şartlarda bir kişinin daha sığabileceği o mekâna başkasının oturmasına rahatsızlığı sebebiyle izin vermek istemedi sizin anlayacağınız. Biraz gürültü-patırtıdan sonra bizim amca serdi seccadeyi ve oturdu. Farz ve sünnetleri kıldık, ferdî tesbihat yapıyorduk. İranlı ise nafile namaza devam ediyordu. Tam bu arada uzun boylu, iri yarı, dev gibi bir adam önümüzden geçmeye kalktı; İranlı secde halinde olduğu için durakladı. Namaz öncesi bu yer kavgası meselesine şahit olan arka saflardaki bir başka Türk, o uzun boylu, dev şahsa şöyle bağırdı: "Bas, bas onun boynuna. İranlı o. Namaz öncesi bize yer vermedi!" Elbette o kişi bir şey anlamadı bu sözlerden, İranlı hacı başını secdeden kaldırınca yürüdü gitti, ama söylenenler doğru mu? Bence ne Harem ne de başka bir yer, hiçbir zaman, hiçbir yerde ve hiçbir Müslüman'a karşı takınılmaması gereken bir tavır. Sizce de öyle değil mi?
5 - En büyük problemlerden birisi Hacerü'l Es'ad'i öpme meselesi.
Aslında buna problem deme yanlış; kavga, hatta savaş dememiz lazım. Maalesef dinimizin ne insanî ilişkiler adına koyduğu kurallar, ne de Hacerü'l Es'ad'i öpme adına spesifik kaideleri işliyor burada. Mesele Hacerü'l Es'ad'i öpme olunca herkes farklı bir karaktere bürünüyor sanki. Onu öpme haccın, umrenin, tavafın olmazsa olmaz bir şartı gibi kabulleniliyor ve dillerin değil ellerin, kolların, ayakların, yumrukların konuştuğu bir kavga arenasına dönüyor orası. İhramlı-ihramsız, kadın-erkek hiç ayırt etmeksizin o turnikenin içine giren hemen herkes, hemen herkese böyle davranıyor. O arbede esnasında izdihamdan, nefes darlığından, kalp problemlerinden ya da ters bir yerine yediği tokat, yumruk ve dirseklerden insanların ölmesi vak'ayı adiyeden şeyler. Kadın-erkek ihtilatı ve mahremiyet kuralları diyecek olursanız, hak getire!
Halbuki böylesi izdiham durumlarında yapılacak şey belli; uzaktan Hacerü'l Es'ad'i selamlamak. Pekala neden? Elbette sevap almak için. Hiç kimsenin samimiyetinden şüphem yok. Ama bu samimiyet yapılan yanlışı, doğru yapmıyor. İnsana ihtimal ki sevap kazandırmıyor. Öyle inanıyorum ki sırf kul hakkına girmemek, mümin kardeşine eziyet vermemek için Hacerü'l Es'ad'i selamlamayı tercih edenler, yukarıda çerçevesini belirlediğimiz ortamda onu öpen, öpmeye çalışanlardan daha çok sevap kazanıyordur Hak katında.
6 - Tavaf esnasında yapılan dualar.
Hac rehberleri kitaplarında yazılı olan birinci, ikinci, üçüncü vb. devamla her şavta ait tahsis edilmiş duaları okumak ne haccın, ne tavafın vazgeçilmez şartıdır. Bu duaların bazıları Efendimiz'den menkul, dolayısıyla mesnun olsa da, birçoğu ulemanın, sulahanın, aktabın, evliyanın kaleme aldığı dualardır. Şöyle de diyebiliriz; tavaftaki dualarda namazda Fatiha, Tahiyyat okunması türünden bir zaruret yoktur; aksine serbestiyet hakimdir. Öyleyse insan tavaf esnasında başkalarını bire bir taklitten ziyade kendisi olmaya çalışmalı ve içinden geldiği gibi duaya durmalıdır. Ama bu demek değildir ki kitaplarımızda yazılı dualar yapılmayacak; hayır yapılacak; fakat tavaf ancak bunlarla makbul gibi bir anlayışın doğru olmadığı da muhakkak.
Tavafta dua ile alakalı ikinci bir husus; grup tavaflarında işin hakikatine vakıf insanları şaşkınlığa, hayretten hayrete sürükleyen hatta güldüren içler acısı durumumuzdur. Rehberin ağzından çıkan her sözün tekrarlandığı tavafları kasdediyorum. Aynı şey sa'yde de var. Şöyle ki rehber diyor: "Allahümme". Grup bağırıyor ardından "Allahümme!" Anlaşıldı sanırım. Karşı değilim, elbette yapılır, hele ilk tavaflar için öğretici bile olabilir bu usul. Ama baştan sona, 10 günlük Mekke hayatı içinde tavafı bu şekilde eda etme, "Rabbena atina fi'd-dünya" gibi herkesin bildiği duaları bile mezkur usul üzere tekrar etme, işte başkalarını şaşırtan, güldüren manzara bu. Tavsiyem o ki; bu türlü tavaf bir-iki defaya mahsus kalmalı, gerisini kişiler ferdî yapmalıdır. Böylece hem başka tavaf yapanların konsantrasyonunu bozmamış olurlar, hem de kendileri ferdî konsantrasyonları içinde tavaflarını eda ederler.
Tavafla alakalı yanlışları bağlarken, eşiyle-dostuyla, karısıyla-kocasıyla sohbet edenlere de rastlamak mümkün orada. Bizzat kendi kulaklarımla şahit oldum; başkası söylese ihtimal inanmazdım; Fenerbahçe-Galatasaray maçı değerlendirmeleri yapan insanlar gördüm ben orada. Tavafın ibadet olduğu unutuluyor herhalde. Ya da 50-60 tavaf yapacağım türünden girilen yarışlar insanları ülfet ve ünsiyete sürüklüyor. Ben şahsen bu aşamada bu tür tavaf yanlış, caiz değil, kabul olmaz vs. demek yerine meseleyi herkesin kendi vicdanına havale etmenin daha doğru olduğuna inanıyorum. Dönün ve sorun vicdanlarınıza; Kâbe'de, Rabb'in "beytim" dediği yerde, Rabb'e ibadet ederken yapılan bu muhabbetler doğru mu? Otel lobilerinde, TV ekranları önünde, arkadaş meclislerinde yapılacak böylesi konuşmaların Kâbe'ye, mataf alanına, tavafın içine taşınmasının anlamı nedir? Bize kazandıracağı veya Allah muhafaza kaybettireceği şeyler nelerdir? Şeytanın mel'abesi olmamak gerek diye düşünüyorum. Biraz dikkat, biraz temkin, biraz sabır; hepsi bu.
7 - Makam-ı İbrahim'de namaz.
"Siz de Makam-ı İbrâhim'i namazgâh edininiz!" (2/125) emri gereğince tavafların ardından iki rekatlık nafile namazlar genelde o mekânda kılınır. Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim'in Kâbe'yi inşasında kullandığı iskele taşının mahfazalar içinde saklandığı yerin adıdır. Tarih boyunca bu taşı korumak için estetik ve mimari açıdan çeşitli şekiller denenmiş, taşın çevresi kıymetli taşlar, madenlerle çevrilerek süslenmiş, oda inşa edilmiş, mahfazalar yapılmış vs. Şu an itibarıyla dıştan bakıldığında görülen camlı bir kafeste ve Kâbe'ye 15 metre uzaklıkta bir mesafede yer alıyor.
Hacı adaylarımız, hacılarımız namazlarını bu taşın içinde bulunduğu mahfazanın hemen önünde Kâbe'ye müteveccih bir halde kılmak için ısrarcı oluyorlar. Gerek Hacerü'l Es'ad hizasına gelindiğinde Hacerü'l Es'ad'i öpmek veya istilam için durma, duraklama, gerekse Makam-ı İbrahim önünde namaz kılma ısrarı, ister-istemez tavaf edenlerin hızını kesiyor ve alan daralıyor, sıkışmalar oluyor. Halbuki namazı illa bire bir Makam-ı İbrahim'in önünde kılmak şart değildir. O taşın oraya konulması zaten içtihadî bir hadisedir. Nitekim rivayetlere göre ilk dönemlerde o mübarek taş, Kâbe'ye bitişik bir vaziyette yerleştirilmişti. Hz. Ömer aynı gerekçe ile yani halkın orada namaz kılma ısrarı, tavaf edenlerin hızının kesilmesi ve alanın daralmasından dolayı onu bugünkü yerine aldırdı. Buradan hareketle birçok fakih günümüzde yine aynı gerekçeye bağlı olarak makamın mataf alanının en dışına yani Osmanlı revaklarına bitişik bir yere yerleştirilmesi hususunda içtihadlarını ortaya koymuşlardır. Uygulamaya geçilmesi için Suud hükümetinin idari kararı bekleniyor bildiğim kadarıyla. Bugün itibarıyla bizi aşan bu idari tasarruf bir kenara, biz mevcut verili durumu esas alarak ne yapabiliriz ona bakmak lazım.
Madem Makam-ı İbrahim'de namaz demek illa mahfazanın önünde değil, onun hizasında namaz kılmak demektir; o zaman tavaftaki kişilere eziyet etmemek için Makam-ı İbrahim'in hizasında mataf alanının arkasına doğru gerilemek, kimseyi rahatsız etmeyecek ve kimse tarafından rahatsız edilmeyecek bir mekânı seçmek en uygunudur.
8 - Zemzem çeşmeleri önünde abdest alma.
Tek kelime ile yanlış. Yeni düzenlemeye göre konuşuyorum; yoksa eskiden mataf alanının içinde alt katta zemzem suyu ile abdest almak için hazırlanmış lavabolar vardı; şimdi zarurete binaen onlar kaldırılmış, matafın bazı yerlerine çeşmeler ve bidonlar konulmuş. Beşeriyet icabı abdesti bozulan, Harem'den ayrılmak istemeyen bazıları hemen bidonların önünde abdeste duruyor. Çünkü dışarı çıktıklarında içeri girme ihtimali zayıflıyor. Tuvalet ihtiyacı da olmayınca en kolay yol içeride abdest almak, hem de zemzemle. Fakat şu husus gözden kaçırılıyor; abdest esnasında yerlere akan su ve özellikle ayakları yıkamaktan kaynaklanan ıslaklık mermer zemini kaygan hale getiriyor. Çıplak ayakla yapılan tavaf esnasında bunun farkına varamayan çokları da maalesef kayıp düşüyor. Sırf bu yüzden hastanelik olanlar, kolunu-bacağını kıran ve hac vazifesini ifa edemeyen kişileri görebilirsiniz. Kul hakkına tecavüzün bir başka örneği bu mesele. Daha ötesini, nasıl davranılması gerektiğini sizlerin engin düşüncelerinize havale ediyorum.
--------------------------------------------------------------------------------
Maddî-manevî hazırlık yapmadan hacca gidilmemeli
Bence bir hac yolcusunun üç şeye ihtiyacı var; bilgi, şuur ve aşk. Bilgi, yapacağı ibadetin en küçük ayrıntılarına kadar bilmesi, öğrenmesi; şuur, bunları niçin yaptığının cevabını kendi içinde kendine verebilmesi; aşk ise her türlü sıkıntı ve meşakkate rağmen, heyecan dolu bir yürekle, ümitle atan bir kalble bu ibadetleri usanmadan yerine getirebilmesidir.
Bu açıdan kur'alarda isimler çıkıp hacca gideceği belli olduğu dakikadan itibaren hac yolcusunun yapacağı ilk şey, hac bilgisine ulaşmaktır. Bugün bu bilgiye ulaşmak alabildiğine kolay; çünkü yazılı ve görsel malzemeler ihtiyacımızın çok ötesinde. İlmihallerden müstakil hac kitaplarına, belgesellerden hatıra derlemelerine uzanan o kadar çok malzeme var ki piyasada, insan bunların her birerlerini hakkını vererek okusa, dinlese, izlese, kısmen hac rehberliği yapabilecek ölçüde bilgi ve tecrübeye sahip olabilir.
Çok değil, daha on-onbeş yıl öncesine kadar makarnasından kavurmasına, zeytinyağından ununa kadar tamamıyla yiyecek-içecek eksenli hazırlıklar yapılırdı. Şimdi Rabb'imize hamd olsun, bunlar, yapılan yeni düzenlemelerle kalktı. İmkânlar nisbetinde hemen her hac organizasyonu kahvaltı ve bir öğün yemek işini hallediyor. Bu, tarifi imkânsız bir rahatlık hacılar için; hem maddî hem de manevî olarak. Ama benim kastettiğim husus, bundan ziyade bilgi eksenli hazırlık. Kaldı ki yeme-içme meselesi de devre dışı kaldığına göre hacı adayı buna harcayacağı emeği, zamanı bilgi eksenli hazırlığa harcamalıdır, harcamak zorundadır.
Ne yapılacak? Ansiklopedik bilgiye sahip olunacak. Bunun istisnası yok. Tavaf, şavt, mes'a, sa'y, vakfe, hervele, ıztıba vb. ibadetimizin yapılış keyfiyeti ve kabulü ile alakalı bu kavramların hepsi ezberlercesine bilinecek. -cek'lı, -cak'lı keskin bir dil kullanışımızın nedeni, mezkur kavramların bilinmesinin haccın olmazsa olmaz şartı olduğundan dolayıdır. Namaz için kıraati, teşehhüdü, setr-i avreti, istikbal-i kıbleyi bilmek ne ise hac için bunları bilmek de odur. Bizzat ben, 'Safa-Merve neresi?' diyenlere rastladım orada. Aktarması ile 24 saatlik uçak yolculuğundan sonra Mekke'ye ulaşmış, hacc-ı temettüye niyetlenmiş birisi ile karşılaşmamı ise hiç unutamam otelde. Tavaf ve sa'y'i bir an önce yapıp ihramdan çıkmak istiyordu hemen herkes. Kafileden yaşlı bir amca ile sabaha karşı asansör önünde karşılaştık. Farklı gruplar halinde yatsı namazına birlikte gitmiştik. Namazı kılacak, sonra tavaf ve sa'yimizi yapacak, tıraş olup ihramdan çıkacaktık. Haliyle otelde onu ihramıyla görünce çok şaşırdım ve "Daha yeni mi geliyorsun?" dedim. Halbuki biz saatler önce vecibemizi eda edip otele gelmiş, ihramdan çıkmış, istirahat etmiş ve şimdi de sabah namazı için yollara dökülmek üzereydik. Dedi ki bana: "Grubumu tavaf esnasında iken kaybettim. Sonra 7 defaya tamamladım dönmemi. Sonra 7 defa da annem için döndüm. 7 defa da babam için döndüm. Yenice bitti bu dönmelerim. Sonra otelin kartını vermişlerdi buradan çıkarken. Sora sora geldim, şimdi de ihramdan çıkıp banyo alıp bir güzel dinleneceğim." Ayaküstü, sa'y yapmadığı için ihramdan çıkamayacağını söyledim ve kısa açıklamalarda bulunmaya durdum. İhramdan çıkamayacağına dair söylediğim her söz onun öfkelenmesine neden oluyordu. Belki haklıydı da. Yaşlılık, havaalanında beklemeleri, uçak aktarması, pasaport kontrolleri ile 24 saati bulan yolculuk vardı ortada, hem de ihramlı olarak. Her neyse, meseleyi kafilenin din görevlisine havale edip ayrıldım oradan.
Bu hatıradan hareketle demek istediğim husus şu ki; bir hacı adayı "dönme" değil tavafını, Safa-Merve arasında "koşma" değil sa'yini hiç kimseye muhtaç olmadan yapabilecek bilgi birikimine sahip olmalı. Bu da bilgi eksenli hazırlık aşamasının iyi değerlendirilmesine bağlıdır.
Endonezya için söylüyorlar, hakikatini bilmiyorum; geniş mekânlar üzerine Kâbe'si, Safa-Merve'si, Zemzem'i, Makam-ı İbrahim'i ile Harem'i aynıyla inşa etmiş ve hac öncesi eğitim seminerlerinde teorik bilginin yanı sıra pratiğini de buralarda yaptırıyorlarmış. Dolayısıyla hacı adayı gerçek Harem'e kavuştuğunda eliyle koymuş gibi her şeyi bulabiliyor, kimseye muhtaç olmadan tavaf ve sa'yini yapabiliyormuş. Biz bugün bu seviyede değiliz. Alabildiğine basit bu tatbikat neden yapılamıyor bilmiyorum ama Diyanet İşleri, camilerde, şirketler kiraladıkları geniş salonlarda sözlü anlatım tekniği ve video, power point şeklindeki görsel malzemelerle bu eğitimi veriyor. Hacı adayının bu seminerlerden kazanacağı, öğreneceği çok şeyler var. Seminerler kaçırılmamalı.
Bir başka misal daha; bir arkadaşım anlattı. Malum, "Ezan ve kamet arasında namaz vardır" hadisinden hareketle akşam vakti dâhil farzdan önce bazı mezhepler en az iki rekatlık namaz kılınması gerektiği içtihadını yapmışlardır. Akşam namazı hariç diğer namazlarda sünnetler vesilesi ile bu otomatikman gerçekleşiyor. Ama akşam namazının farzı önce kılındığı için, bu görüşe kail olan mezhepler iki rekatlık nafile namaz kılıyorlar akşamın farzından önce. Bu manzarayı gören ve böylesi bir bilgiye sahip olmayan Türklerden bir grup, akşam namazı kametini beklerken bazılarının ayağa kalkıp namaza durmasını anlamıyor, "hacı, hacı, farz, cemaat, cemaat, kamet, bekle" diyorlar. Tabii hiçbir şey anlamayan diğerleri namaza durunca bunlar kendi aralarında bu namazın ne olduğu hususunda konuşmaya başlıyorlar. Enteresandır çıkan sonuç şu; "Demek ki Kâbe'de akşam namazının sünneti farzdan önce kılınıyor!" ve hepsi kalkıp namaza duruyorlar. Bu manzaraya bir-iki saf ötesinden şahit olan arkadaşım, olaya müdahale etmek ve işin hakikatini anlatmak istiyor ama nafile, namaza çoktan durmuş oluyorlar. Tek başına şu misal bile bilgi eksenli söylediklerimizi doğrular mahiyettedir sanırım.
Hac üzerinde istatistikî çalışmalardan bir-iki rakam sunayım size: Hac ile alakalı bilgilenmeyi kitap okuyarak yaptım diyen insan sayısı % 9, müftülük seminerlerinden % 22, daha önce hacca gidenlerden dinledim diyenler % 32, hiçbir bilgim yok diyenler ise % 7. Hacca gitmeden 'Hangi çeşit hac yapacaksınız?' sorusuna temettü diyenler % 44, bilmiyorum diyenler % 52. Hac sonrası aynı soru sorulduğunda temettü diyenler % 75, bilmiyorum diyenler ise % 7. Bilmeyenlerin oranı düşmüş ama hâlâ ne yaptığını bilmeyenler var. Böyle mi olmalı?
Şuur ve aşka gelince; başlı başına ele alınması gereken uzun bir bahis bu. Şu kadarını ifade edelim ki; şuur, hacı adayını taklidin derelerinden alır, tahkikin tepelerine çıkartır. Aşk ise insanı "hel min mezid/daha yok mu" ufkuna sürükler. Bilgi, şuur ve aşkın birleştiği insan ise hacda baştan aşağı ibadet kesilir. Abdiyetin Sultanı Nebiler Serveri'ne (sas) gerçek ümmet olduğunu gösterir.
--------------------------------------------------------------------------------
'Hacı sabır!'
Hac, meşakkatli bir yolculuk. Dünkü hacılar için meşakkat başka şekillerde tezahür ediyormuş, bugün başka. Dün kızgın çöllerde kum fırtınaları içinde yalınayak, baş açık, keseceği kurbanlar yanlarında, aç-susuz Harem'e gidiliyormuş ve o dönemin hacısının en büyük meşakkatlerinden birisi bu imiş. Çaresi; 'hacı sabır'. Günümüzde uçaklarla yolculuk yapılıyor, yol meşakkati yok denecek kadar az ama başka meşakkatler peşimizi bırakmıyor. Çare; değişmiyor, yine 'hacı sabır'. İhtimal ki Efendimiz "Haccı bana kolaylaştır." duasını bu yüzden yapmış.
Hac boyunca akla-hayale gelmedik sıkıntılar, meşakkatler bizi bekliyor olacak. Bürokratik engeller, şirketimizdeki organizasyon bozuklukları, bazen hissemize düşen rehberlerimizin tecrübesizliği, bizim elimizde olmayan ve dıştan bakıldığından çok basit gelen pasaport kontrolünden otellere intikale uzanan birçok düzenleme noksanlıkları, grup halinde hareket etme zorunluluğunun bizi yüz yüze getirdiği sıkıntılar ve daha neler neler... Bunların hepsiyle karşı karşıya kalacağız; bu kaçınılmaz.
Öyle söylemişlerdi geçen sene; dünyanın dört bir yanından gelen 3,5 milyonluk vizeli hacı adayının % 70'i ilk defa yurtdışına çıkıyormuş. Hayatında ilk defa uçağa binen insan sayısı oranı ise buna yakın. Durum böyle olunca, düşünün hayatında ilk defa havaalanı görmüş, ilk defa pasaport kontrolünden geçecek, ilk defa uçak biletini eline alacak ve muhafaza edecek ve daha nice şeyler. Bunu şunun için dedik; karşılaştığımız sıkıntılarla alakalı olarak değerlendirmeler yaparken, meseleye farklı perspektiflerden bakmasını bilmek zorundayız. Afrika'nın içlerinden gelmiş ve kendi kültürünü oraya taşımış bir insanın yaptıklarına mana vermekte zorlanıyoruz. Harem'in içinde mataf alanında yere tükürmelerini; namazda cebinden yüzlerce defa kullandığı mendilini çıkartıp sümkürmeleri karşısında midemiz bulanıyor; yediği muzun kabuğunu sokağın ortasına atanları görünce tansiyonumuz yükseliyor ve daha nice İslamî kültüre, anlayışa yakışmayacak, dinin temel esaslarına aykırı örnek. Evet, bütün bunların şu an itibarıyla karşılığı 'hacı sabır!' Zira elden o anda başka bir şey gelmiyor. Bir tek nutuk, üç-beş kelimelik uyarı, dil sorunu varsa el-kol hareketleri ile olması gereken olmuyor. Öyleyse sonuç; hacı sabretmesini bilecek. Kendini ona göre hazırlayacak. Yanlışlıkların sabahtan akşama düzelmesini beklemeyecek.
'Hacı sabır' başlığı altında söylediğimiz bu sözler çaresizlik sebebiyle söylenmiş şeylerdir. İşin doğrusu, sabır gücü orada ibadete karşı kullanılmalıdır. Bu ne zaman hayata geçer? Bence Suud yönetimini, hac şirketlerini ve rehberleri alakadar eden yönetim ve organizasyon sorunları ile teker teker Müslüman fertleri alakadar eden genel İslami ahlak, terbiye ve kültür tam anlamıyla yerli yerine oturduğunda. O zaman 'hacı sabır' sadece ve sadece ibadete karşı tahammülde kullanılır.
siz önce dininizi öğrenin öyle din 32 farz değil o sadece sizin uydurmanız kutubu sitte 18 cilt önce okuyunda öğrenin islamda ne var ne yok şu anda afganistanda iranda suudi arabistanda uygulanan malesef islam dini
Ahmet bey,İslam dininde 32 farz vardır bunların 5 tanesi İslamın şartlarıdır ki bu şartlardan birisi de HAC' dır yani bu islam dinine göre farzdır.siz hangi dine mensupsunuz bilmiyorum ama hali vakti yerinde olan her müslümana farzdır ve farz da Allah'ın emridir.bilgilerinize sunmak isterim.
Ahmet adli sahis sen herhalde ne yazdigin'in farkinda degilsin. Adam gibi adam herkese saygi duyar ve ortami gerecek yorumlardan kacinir. Sen ise tam terisni yazmissin. Islama saygi duymayan bizlerden asla saygi bekleyemez. Hacca karsi isen yorum yazma. Git sirti sarilari ilgilendiren konulara yorumunu yaz. Allah (c.c) sen ve senin gibileri islah etsin ve hidayet nasip etsin...
Yazıda bazı şeyler doğru olarak yazılmış. İnsanlar heyecanlarını bazen yenemiyorlar. ve malesef kul hakkını unutuyorlar. Lakin. Yazıyı yazan ya hacılardan orayı iyice dinlemiş. bunun üzerine bu yazıyı yazmış. Veya yıllar önce haccetmiş. Birdefa insanlar heyecanlarından bazen hassasiyetlerini yitiriyor olsalarda. Dağdan gelmiş sürü gibi değiller. Nitekim oraya giden insanlar, İstanbul sokaklarından, Ankara, İzmir, eskişehir, kısacası Türkiyenin bütün illerinden gelmişler. Her insan bir olmuyor. Fakat yazı aşağılayıcı bir uslubla olmuş. Mesela kimse makamı ibrahimin birkaç metre yakınında namaza durması mümkün değil. Ama hacerül esvet ile makamı ibrahimin arasında tenha bir yerde kılarlar. Oraya gidince insanlar değişmiyorlar. Buradaki kültürlerin ne ise oradada öyle hareket ediyorlar. Ancak herkes en iyisini yapmaya gayret ediyorlar.
YAZIK BU ARAP İLLERİNE PARALARINIZI DÖKÜYORSUNUZ BİR SÜRÜ HASTALIĞI PİSLİĞİ MEMLEKETE TAŞIYORSUNUZ MEMLEKETİMİN HER YERİ KABE KIYMETİNİ BİLENE KIYMETİNİ BİLENE
gayet açık ve anlaşılır bir açıklama olmuş.orası hakkında şu ana kadar da hastalık geldiğini de ne duydum ne gördüm.Allah hiçkimsenin maneviyatını kaybettirmesin.
Yazıklar olsun sana ahmet. sana o mübarek ismi verenler niye verdi acaba biliyormusun Cenabı Allah herkese haccı nasip etsin samimi duygularla sana bile inşallah
ahmet rumuzlu şahısa MEKKE-İ MÜKERREMEYE GİRİŞTE "MÜSLÜMAN OLMAYAN GİREMEZ" YAZILI TABELA VARDIR KEŞKE BU BİLGİLENDİRME AMACIYLA YAZILAN BU YAZIYA DA "MÜSLÜMAN OLMAYAN YORUM YAPAMAZ" DİYE YAZILSAYDI. ALLAH'IN BEYTİNİ ZİYARET, ALLAH'IN RASULUNNÜ (SAV) ZİYARET NASIL BU ŞEKİLDE DEĞERLENDİRİLEBİLİR. HELE HELE İSMİ AHMET(?) OLAN BİRİ TARAFINDAN EYVAH Kİ EYVAH.
ahmet kardeşim senin alevi inancına uymuyor diye insanlara bu şekilde yargılı davranamazsın. ayrıca hastalık söz konusu değil taaa oralara gitmeden buradan aşı oluyorlar zaten aşı olmaya vize yok.
Bazi kendini ve haddini bilmeyen densiz yorumcu kendisi ateist olabilir kimse de karismaz ne yaptigina ve ettigine. Ama Müslümanlarin Kutsal kabül ederek gittigi yerlerde dil uzatmak kendini bilmeyen cahil ayaktakimlarini isi olsa gerek.Pislik ve cürümüslük olarak Türkiyenin sahilleri ve hasseten Karadeniz deki fuhsuyat ailelerin icine düstügü acili durumlari görmemek icin kör olmak lazim degil kanimca. Kendi gözündeki mertegi görmeyen ama baskasindaki cöpü görmek akil hastalarinin isi olsa gerek.
Kardeşim bazı şeyleri bilip bilmeden sadece yorum yazmak için muhalefet yapılarak yorum yapılmaz. At gözlüklerini çıkarda ona göre yorum yap.
Öncelikle bu konu hakkında yorumda bulunurken şunu idrak etmeliyiz.İnanç kimsenin tekelinde değildir.İnancın tek şartı güzel ahlak ve temizliktir yanlış mı?Her inananın kalbı tanrının evidir.Demiyor mu ki -Ben size şah damarınızdan yakınım -diye.Kutsal olan bu temiz inançtır.Sağduyulu olalım kimseyi ötekileştitip düşman ilan etmeyelim.Herkesin inancı kendine.Bu anlamda Ahmet bey fikrini söylemiştir. Engizisyon hakimliğine kimse soyunmasın.Tarihte o engizisyon mahkemelerinde çok inanç bilgini katledildi.En büyük örneklerinden biri Hallac-ı Mansur dur.
ahmet kardeşim bu dünyada manevi huzur ve rahatlığı duyduğun yer neresidir bilemem ama o kutsal yerlere bir kere gitsen neden insanların oraya aşk ile gittiğini sende anlarsın önyargılı olmadan önce ve fikir yurütmeden önce başkalarını kınamadan önce sende birkere yaşa ondansonra fikrin değişmez ise yorumunu yapabilirsin.
İnsanlar ya da yazdıkları hakkında değil de üstteki yazı ile ilgili yorum yapmak istiyorum.Zira güzel ve öğretici bir yazı hemen ardından gelen bir yorum ile sanki ikinci plana atılmış... Hacca gitmek için yanıp tutuşan ve en kısa zamanda gitme isteği ve duasında olan müslümanlardan biriyim...Bu konu ile ilgili yaptığım araştırmalarda bu kadar dikkatli ve tavsiyeli bir yazıyla daha karşılaşmadım.Yazan ve yayınlayanlardan Allah razı olsun... Ancak şunu söylemeden de geçemeyeceğim ki meyve veren ağaç taşlanır. Her zaman bizlere ve dine karşı çıkanlar, ortalığı karıştıranlar olacaktır. Aslolan onlara prim verip muhattap almamaktır. Zira gerçek bir mümin seviyesini muhafaza etmelidir... Saygılarımla.
insanların parasını cebine koyrdunmu ki onların nereye harcadığını yargılıyorsun birisi sana parkta içki içme deyince da bas bas karga gibi bağırıyorsun senin dinin sana benim dinim banadır.