Rusya ile Gürcistan arasında, geçtiğimiz hafta ortaya çıkan ve hala devam eden, Güney Osetya sorunu nedeniyle yaşanan sıcak savaş ve kriz, bir anda
dünyanın dikkatini Ortadoğu ve İran meselesinden Kafkasya’ya kaydırmıştır.
Tarihin her döneminde oldukça aktif bir fay hattını andıran Kafkaslar, Brzezinski’nin deyimiyle 21. Yüzyılın Yeni Balkanları mı olacak?
Birçok etnik yapıyı içinde barındıran Kafkaslar, enerji güvenliği ve kaynaklarının artan önemi sonucunda büyük güçlerin her daim ilgisini çeken ve rekabet alanını oluşturan bir bölge olmuştur.
Ayrıca, Soğuk Savaştan büyük bir çöküş ile çıkan Rusya’nın Vladimir Putin’in iktidarı döneminde, enerji fiyatlarında ki kayda değer artışın yardımıyla da olsa eski parlak günlerine dönüş sinyali vermesi ve eski hayat alanlarına dönük ilgiyi yeniden canlandırması, Orta Asya’da ve Kafkaslar’da etkisini artırması, Litvanya, Estanya, Letonya ve Ukrayna gibi ülkeler üstünde ekonomik ve siyasi olarak etkisini artırmak istemesi, dikkatlerin tekrar Rusya’ya ve dolayısıyla Karadeniz bölgesine çekmiştir.
Bu anlamda ABD’nin Karadeniz’e açılma isteği gözlerden kaçmamaktadır. ABD bu girişimine paralel olarak Bulgaristan ve Romanya ile görüşmelerini sürdürmekte, Türkiye’yi donanmasını Karadeniz’e çıkarma noktasında ikna çalışmalarına devam etmektedir. Bu amaçla kendisine Montrö Boğazlar sözleşmesinin uygulanmasını istememektedir.
Bilindiği üzere Montrö’ye göre Karadeniz’e kıyıdaş olan ülkeler haricindeki ülkelerin belirli tonajları aşan savaş gemilerinin Boğazlar yoluyla Karadeniz’e açılmasına set çekilmiştir. Bununla beraber Orta Asya enerji kaynaklarının en kısa süre içinde Batı’ya aktarılmasının yolu da Kafkaslar üzerinden Karadeniz ve Türkiye üzerinden olabilmektedir. Batılı ülkelerin yani ABD’nin bu alternatif kaynağı güvenliğe almasının bir şartı da Karadeniz’i kontrol etmesidir. ABD’nin Karadeniz bölgesinde edineceği bir üs, ona Orta Asya’nın kapı bekçiliğini de getirecektir.
Bu özet girişten sonra, dikkatinizi Türkiye’deki kimi gelişmelere dikkat çekmek istiyorum. Son birkaç haftadır, terör örgütünün faaliyetlerini ülkemizin şehirlerine ve kuzey kesimlerine kaydırmasına şahit oluyoruz. Uzun yılların ardından PKK’nın diğer aşırı sol terör örgütleriyle işbirliği yaparak söz konusu çerçevede hareket ettiği görülüyor.
Erzincan’da BTC hattında meydana gelen patlama, Elazığ’da güvenlik güçlerimize dönük saldırı, yine Erzincan’da 9 Mehmetçiğin şehit olmasına neden olan mayınlı saldırı, Giresun civarında güvenlik güçlerimize yönelik saldırılarda gözlenen artış ve elbette İstanbul’da boğazın hemen girişinde konumlu bulunan 1. Ordu Komutanlığına düzenlenmek istenen havanlı saldırının, tam da Karadeniz ve Kafkaslar’daki hareketlenmeye paralel bir seyir izlemesinin tesadüflerle açıklanamayacağı ortadadır. Açıktır ki terör örgütü bir gücün taşeronluk görevini ülkemizin kuzey bölgelerinde yürütmektedir.
Rusya’nın Gürcistan’ı işgali sırasında, kimi Rus gazetelerinde çıkan Türkiye’yi krizden dolaylı olarak suçlayan, Türkiye’nin Gürcistan ordusunu eğitmesi, teçhizat yardımında bulunması ve silah satışı yapması nedeniyle, haberlerin çıkması, bu yönde bizlere kimi ipuçları sunmaktadır. Rusya’nın son birkaç yıldır izlediği politikalar, Putin’in, 20. yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi olarak nitelendirdiği Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Rusya, Ortadoğu’da etkinlik arayışında mı sorularını sormamıza sebep olmaktadır.
Kafkaslarda izlediği politikalar ile gerginliği artıran Rusya’nın Ukrayna ile Kırım üzerinden ses tonunu yükseltmesi, Gürcistan ve Ukrayna’nın NATO üyeliğine set çekmesi ve Kırım’ın tekrar Rusya’ya eklenmesi konusunda, bilindiği üzere Rusya Kırım’ı Ukrayna ile yapılan bir anlaşma sonucu ortak olarak kullanılmaktadır, yüksek sesli tartışmaların yapılması, Rusya, Karadeniz’e ve Güney Kafkasya’ya geri mi dönüyor sorusuna cevap niteliğindedir. Tabii bu noktada son bir yıllık periyot içinde Türkiye ile Ermenistan arasındaki sıcak mesajların alınıp verilmesi ve Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde kimi gelişmelerin olabileceğine dönük sinyallerin alınması da Rusya’yı rahatsız eden diğer bir unsur olarak not edilebilir.
Ermenistan’ın Türkiye üzerinden Batı’ya bağlanması bu ülkenin Rusya’nın hamiliğinden ABD hamiliğine geçişinin de yolunu açacaktır. Böylesi bir gelişme Rusya’nın Güney Kafkaslar’da kalan tek köprübaşının da yıkılmasına sebep olacaktır. Erzincan ve gölgesinde yaşanan gelişmeler ile PKK’nın Ermenistan’ı yeni üs seçtiğine dönük haberleri bu gözlerle yeniden okumakta fayda olduğuna inanmaktayız.
Tabii bu noktada sadece Rusya’nın değil ABD’nin de Karadeniz’e yerleşme politikasının ve buna yönelik Montrö’yü tartışmaya açma çalışmalarını da dikkatle izlememiz gerekmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz tüm gelişmeleri bir küfede toplayacak olursak buradan çıkarılacak ders, Türkiye’nin acilen bir Karadeniz Stratejik Gelişim Vizyonuna ihtiyaç duyduğudur. Ne yazık ki, Karadeniz bölgemiz yılların ihmali neticesinde, hak ettiği konumdan oldukça uzakta yer almaktadır.
Soğuk savaş sonrasında Özal'ın vizyonuyla oluşturulan Avrasya ve Karadeniz stratejileri ne yazık ki onun ölümünden sonra atıl kalmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği gibi örgütler ne yazık siyasal inisiyatifsizlik ve konjonktürel politikalar neticesinde istenilen görevi ifa edememişlerdir. Belki de bunun başlıca sebeplerinden birisi Türkiye’nin kendi Karadeniz bölgesine gösterdiği ilgisizliktir. Bu sebepten dolayı, sosyal, ekonomik ve güvenlik politikaları çerçevesinde yeni bir Karadeniz Stratejik Gelişim Vizyonuna ihtiyaç var diyoruz.
İpek Yolunun Batı’ya açılan kapısı olan Karadeniz bölgesi, yüzyıllar boyunca bu özelliğini korumuştur. Coğrafyasının getirdiği zorlukları, Karadeniz ve insanı, ticaret alanında ustalaşarak ve dünyaya açılarak aşmayı bilmiştir. Doğal şartların getirdiği yaşam biçimi nedeniyle, Karadeniz insanı her türlü engeli aşmada zorlayıcı ve başarılı olagelmiştir. İçinde kopan fırtınaları ile insan sevgisini birlikte harmanlayan bölgemiz, sahip olduğu bu özellik sayesinde hem liderlik özelliğine sahip olagelmiş hem de önce insanlık değerlerini hem de kültürel değerlerine sahip çıkmayı başarabilmiştir. O nedenledir ki bugün Karadeniz insanı Türkiye’nin milli birlik ve beraberliği ile dünyalılaşma çalışmasında önemli rol oynayacaktır.
Ancak burada negatif etkenlerin varlığını ortaya koymak zorundayız. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Karadeniz coğrafi konumu ve stratejik konumu açısından bir tarım toplumundan çok, modern bir ticaret toplumuna uygun bir yapı arz etmektedir. O nedenledir ki Karadeniz insanı ne kadar toprağa bağlanır ve bu bağlanma sonucu ne kadar içe kapanırsa kendi kendini yok etme potansiyeli de o kadar artacaktır. Karadeniz insanının yukarıda belirttiğimiz özelliklerinden dolayı içe kapanması, taşıdığı potansiyel enerji, verimli alanlara yönlendirilemediği için bir bumerang gibi insanımızı vuracaktır. Halbuki Karadeniz insanının varlığı Türkiye’nin öz değerleri ile beraber küreselleşmeye eklemlenmesini kolaylaştıracak birkaç önemli unsurdan biridir. Karadeniz insanı aileye verdiği önem, birlikte yaşama arzusu ve zor şartlara rağmen inatla direnme ve başarma özelliği ile çağımızın gerektirdiği bireyin bir özetini sunmaktadır.
Soğuk Savaş mantığı çerçevesinde Karadeniz ne yazık ki etkin olabileceği tüm alanlardan soyutlanmıştı. İnsanı da bu soyutlanmadan nasibini fazlasıyla almıştır. Avrasya Havzası ve Doğu Avrupa Havzası bunlardandır. Ne yazık ki Soğuk Savaşın sona ermesinin üzerinden 18 yıl gibi bir süre geçmesine rağmen, yılların vermiş olduğu ihmal ve siyasi vizyonsuzluk, Karadeniz bölgesini ve insanını toprağa bağımlılıktan kurtarmamıştır. Halbuki bugün Samsun, Sinop, Trabzon üstünden deniz yoluyla ve gelişen karayolu ile de Rize ve Artvin üzerinden, Türkiye’nin, Afrika’nın ve Ortadoğu’nun Avrasya’ya açılan kapısı olması önünde hiçbir engel bulunmamaktadır.
Bu nedenle Karadeniz insanına damarlarında taşıdığı değerlerin ve dünyaya açık ruh yapısını yeniden aşılayacak çalışmalara başlanmasında acil gereklilik görüyorum. Ne yazık ki son yıllarda Türkiye’mizde yaşadığımız kimi gelişmeler neticesinde Karadeniz insanı ve bölgesi hak etmediği bir görüntü ile karşı karşıya kalmıştır. Bu tamamen Karadeniz insanın içe kapanmasının meydan getirdiği bir yanlış algılamanın ve ruh halinin sonucudur. Karadeniz insanına gerekli olan husus kendisini çay ve fındık bahçelerinden çıkararak yeniden dünya ile tanıştıracak adımların atılmasının sağlanmasıdır.
Doksanlı yıllarda devletin ve siyasetin vizyonsuzluğu ile hem kültürel hem de ekonomik anlamda facialara sebep olacak şekilde yanlış yönetilen bir bölgenin dirilişi ancak siyasetin dünyaya bakış açısını değiştirmesi ve Karadeniz’in değerini yeniden keşfetmesiyle mümkün olabilecektir.
Bir bölge düşünün ki tüm stratejik avantajına rağmen Türkiye’nin göç veren ilk iki bölgesi içinde yer almaktadır. Karadeniz insanının ata topraklarından gurbete taşınması, Türkiye’nin gelecek yılları açısından da düşündürücüdür.
Dünya nüfusunun % 60’ının barındığı ve tüketmeye aç 600 - 700 milyon nüfuslu yeni bir orta sınıfın oluşmaya başladığı bir coğrafyaya kapı ve bekçi olabilecek bir bölgemizin mevcut duruma düşmesi kesinlikle iç acıtıcıdır. O nedenle ki Karadeniz insanı tarımın tahakkümünden çıkartılarak, dünya ile ilişkisini geliştirecek ticaret ile yeniden kucaklaşmasının önü açılmalıdır. Bu amaçlarla Karadeniz bölgemizde muhakkak olarak girişimciye özel destek kredileri açılmalı, Trabzon, Rize gibi kentlerimize dış temsilciliklerin açılması teşvik edilerek, bölgenin dünyaya erişimi kolaylaştırılmalıdır.
Ayrıca, bölgede bir Avrasya İncelemeler Enstitüsü, Dış Ticaret Üniversitesi, Küresel Çalışmalar ve Stratejik Araştırmalar Merkezi ile Enerji Çalışmaları Enstitüsü kurulması gerekmektedir. Bölgedeki limanlar acilen dünya standartlarına uygun olarak geliştirilmeli, denizciliğin aktif olarak desteklenmesi yoluyla (Dünya üzerindeki madde taşımacılığının % 90’ı deniz yoluyla yapılmaktadır) Karadeniz dünyanın sayılı limanlarından birisi haline getirilmelidir.
Trabzon, Rize veya Samsun, Avrasya’nın Yeni Amsterdamı olmak zorundadır ve bu şansları vardır da. Çünkü tarih bizlere gerekli doneleri sunmaktadır.
Karadeniz’in dünyaya açılması, beraberinde Türkiye’nin de dünyaya açılması sonucunu doğuracaktır. Bu öyle bir açılış olacaktır ki, Karadeniz insanının gelişmelere eleştirel bakışının oluşturacağı alternatif vizyon ile Türkiye kendi ekonomik ve kültürel modelini de oluşturabilecektir. Bu gelişmelerin önündeki en büyük engel Karadeniz insanının toprağa bağımlılığının artırılmış olmasıdır.
Karadeniz insanı toprağa bağlanamaz, onun misyonu azgın dalgalarla boğuşarak, ekmeğini denizden çıkarmaktır. İşte önümüzde yeni Küreselleşme Dalgası ve Avrasya denizi. Burada çok ekmek var. Yeter ki Karadeniz insanı prangalarından serbest kalsın. Karadeniz, ipek yolunun tasfiyesi ile kaybettiği önemini enerji hatlarının Batı sistemi için kazandığı değer neticesinde yeniden kazanacak ve 21. yüzyılın jeostratejik bakımından en önemli noktalarından biri olacak belki de dünyada oluşacak iki kutuplu yeni bir sistemin sınırını oluşturacaktır. Türkiye’nin bu yeni yapılanmada alacağı rol, Karadeniz bölgesine ve insanına vereceği değerle paralel olacaktır.