20
Mart
2026
Cuma
ANASAYFA

TARİH ÖNCESİNDEN GÜNÜMÜZE "TIRAŞ!"

 
İnsanoğlunun, daha doğrusu erkeklerin yüzlerinde kılların oluşması biyolojik bir olaydır. Varoluştan bu yana da bu olay sürüp gitmiştir. Sözlükler, günde 2 mm. uzayan bu biyolojik olayı yüzlerde çıkan kıllar olarak nitelemiş, daha sonra da sakal ve bıyık olarak tanımlamışlardır. 



İlkçağ İnsanı

Erkeklerin yüzlerinde çıkan bu kıllardan nasıl arındıkları da her zaman merak konusu olmuştur.

Avusturya Alplerinde yapılan araştırmalarda 1991 yılında buzullar arasına sıkışmış, bu yüzden de bozulmamış bir erkek cesedi ile karşılaşılmıştır. Antropologların yaptığı araştırmalarda bu cesedin İ.Ö 5.200 yıllarına ait olduğu saptanmıştır. Araştırmacıların Alp Çobanı olarak tanımladığı bu cesedin en ilginç yönü ise yüzünün tıraşlı oluşuydu. Bu örnek insanların İ.Ö VI. yüzyıllarda tıraş olduğu düşüncesini de beraberinde getirmiştir.

O zaman arkeolog ve antropologların ilgisini çeken bir soru ortaya atılmıştır. O yüzyıllarda insanlar tıraş olmasını biliyor ve bunu nasıl gerçekleştiriyordu? 



Kral Midas

Eski çağ erkeklerini tıraş olmaya iten zorunluluk neydi?

Biyolojik olarak konu incelendiğinde sakal ve bıyık süratle uzamaktadır. Bazı araştırmalar sakal ve bıyığın 150 cm. kadar uzadığı ve bu durumun insanların hareket kabiliyetini zorlaştırdığını ortaya koymuştur. Bu nedenle o çağın insanları sakal ve bıyıklarını kesmek zorundaydılar. Dolayısı ile bıyık ve sakallarını kesebilecekleri aletlere gereksinim vardı.

Bu aletler ne olabilirdi?

Arkeologların yaptığı araştırmalarda tarih öncesi çağlara ait mağara resimlerindeki insan figürlerinin çoğunun sakalsız olduğu da görülmektedir. Ayrıca İ.Ö IV. yüzyılda Mısır’da bulunan mezarlarda tıraş etmeye yarayan altın ve bakırdan yapılmış bir takım aletler bulunmuştur. 



Çakmak Taşından kesici aletler

Mağara duvarlarındaki resimlere bu yönden bakıldığında sakal tıraşı için deniz kabuklarından, köpekbalığı dişlerinden ve uçları keskinleştirilmiş obsidiyenden, çakmak taşından yapılmış bir takım aletlerin kullanıldığı anlaşılmıştır. Deniz kıyılarında ve adalarda yaşayan insanlar daha çok kabuklu deniz hayvanlarını bir bakıma ustura olarak kullanmışlardır. İç kesimlerde yaşayanlar ise daha çok, uçlarını keskinleştirdikleri obsidiyen ve çakmak taşlarını kullanmışlardır. 



Obisidienden iğne ve kesici aletler

Nitekim günümüzde Güney Amerika’nın Yağmur Ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerde çakmaktaşından aletlerle tıraş olunduğu da görülmektedir. Bu kabileler tarih öncesi insanların bir uzantısı olduğu düşünüldüğünde aynı şekilde tıraş olunduğu da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Antik Yunan, Roma ve Doğu Roma İmparatorluğunda ise sakal kesmek veya uzatmak üzere dini baskılar ile sosyal sınıflanmanın büyük etkisi olmuştur. Büyük olasılıkla da eski çağlardan beri adet olan modanın da bunda büyük etkisi olduğu açıktır. Sakal bir bakıma çeşitli dinlerin simgesi olmuştur. Bu durum günümüze kadar uzantısını sürdürmüştür. 



Bizans Sikkesi (İustinianus)

Roma ve Bizanslılarda yalnızca özgün insanların tıraş olabilme özelliği vardı. Kölelerin ise tıraş olma gibi bir hakları yoktu. Doğu Roma İmparatorluğu zamanında İstanbul’da Sultanahmet Meydanını çevreleyen Pazar yerlerinde berber dükkânlarının bulunduğu da kaynaklardan öğrenilmiştir. Nitekim Roma ve Bizans sikkelerinin üzerindeki imparator tasvirlerinin hemen hepsi sakalsız, Mitoloji tanrılarının, Zeus, Poseidon, Herakles gibi bazıları da sakallı olarak resmedilmiştir. 



Oğuz-Kaan

Mogollar, sakallarını keser, buna karşılık bıyıklarını uzatırlardı. Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçukluları bıyıklarını keser, sakallarını uzatırlardı. Büyük ve Anadolu Selçuklularının egemen oldukları yerlerde, sakal ve bıyık bırakılması konusunda, halka baskı yaptıkları da tarihi kaynaklardan öğrenilmiştir. Osmanlı padişahların ise sakallı veya bıyıklıydılar. Yavuz Sultan Selim’e atfedilen sakalsız, bıyıklı ve küpeli resmin ise sonradan yapılan araştırmalarda Yavuz Sultan Selim’e ait olmayıp İsmail Şah’a ait olduğu kanıtlanmıştır. 



Yıldırım Beyazıd (Osmanlı padişahı)

Arap Yarımadasında ve Mısır’da Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlerin ortaya çıkışıyla birlikte sakal ve bıyığın dinde yerinin olup olmadığı tartışmaları yapılmıştır.

Özellikle Müslümanlıkta sakal ve bıyığın yeri var mıdır?

Sakal ve bıyığın Müslüman dininde yerinin olup olmadığı tartışmalıdır. Bu konuda Peygambere ait olan gerçek hadislerde de açık ve net bir söz bulunmamaktadır. Sonradan yazılan ve Peygambere izafe edilen uydurma hadislerde sakalınızı uzatın, bıyığınızı kesin ibaresi varsa da bu sözün Peygambere ait olduğu açıklık kazanamamıştır. Daha doğrusu sarih hadis yoktur ve gerçek hadiste de yeri yoktur. Kur’anda da bu konuda bir açıklığa rastlanmamaktadır. Bazı İslam âlimleri dünyaya gelen erkek çocukların sakal ve bıyıklarının olmayışını ileri sürerek, sakal ve bıyığın insan görünümünü değiştirdiğini ileri sürmüşlerdir. 



Siyer-i Nebi’de insan tasvirleri

Sakalın dinde yerinin olduğu kesin bir hükme bağlanamamıştır. Bununla beraber Hz. Muhammed’in sakallı olduğu bilinmektedir. Nitekim kimi cami, müze, kütüphane ve özel koleksiyonlarda Hz. Muhammet’e ait olduğu iddia edilen bazı kıllar bulunmaktadır. Ne var ki, bunların analitik incelemesi yapılmadığından hangisinin gerçek hangisinin de sahte olduğu bilinmemektedir. Özel kutu ve şişelerde korunan Sakal-ı Şerifler Ramazan aylarında ortaya çıkarılarak Müslümanların görmesi sağlanır. Bazılarına göre bu doğru bir davranış olmayıp şirk etmektedir.

Çelikten keskin ustura veya bıçak yapabilmek her ustanın da işi değildir. Bu tamamen beceriye dayanmaktadır. İslam ülkelerinde halka hükmedenler hizmetkârlarına geceleri sabaha kadar sakal kesen bıçakları biletir ve sonrada tıraşa geçerlerdi. Bu zorluk karşısında o toplumun hükümdarı, valisi, kadısı başta olmak üzere yöneticiler dinin icabı diye sakal bırakmaya başlamış, böylece tıraş olmanın zorluğundan kurtulmuşlardır. Başka bir iddiaya göre de sakal ve bıyık bırakan erkeklerin kadınlara benzemekten kaçınmalarından kaynaklandığı da ileri sürülmüştür. 



XX.Yüzyıl başlarında kullanılmaya başlanan jilet

İslamiyet’ten önceki dönemlerde Arabistan’da yaşayanlar yanlarında saçlarını taramak için tarak, dişlerini temizlemek için bir takım çöpler ve sakalları için de ilkel makasa benzer aletleri yanlarında bulundurmuşlardır.

Osmanlılarda XVI. yüzyılda kadar karşılıklı olarak erkekler birbirlerini tıraş ederlerdi. Bunu izleyen yıllarda berberlik bir meslek gurubu olarak ortaya çıkmıştır. O dönemlerin berberleri yalnızca tıraş etmenin yanı sıra sünnet, hacamat, sülükle tedavi, kellik tedavisi, uyuz ve bitlenmeyi önleme gibi işleri de birlikte yaparlardı. Osmanlı döneminde berberler daha çok seyyar dolaşırlar, kahvehanelere, çağırıldıkları evlere giderlerdi. Yanlarındaki başlıca tıraş levazımatı da leğen, ibrik, sabun, fırça ve ustura idi. Sonraki yıllarda berber dükkanları açıldı ve bunlara perükâr ismi verildi. 



Osmanlıda Berber

İ.Ö XIV. yüzyılda bugün kullanılan usturaların ilkel örnekleri ortaya çıkmıştır. Kaynaklarda acılı ve kanlı tıraş olarak geçen bu aletlerin yardımıyla çok zor tıraş yapıldığı, insanın yüzünün çoğu kez kesildiği de bilinmektedir. Usturanın kullanımı XX. yüzyılın başlarına kadar devam etmiş, Kıng Camp Gilllette, 1901 yılında ABD’de iki taraflı jileti keşfederek erkek tıraşında adeta bir devrim yaratmıştır. I.Dünya Savaşının başlarında ABD hükümeti Gillette firmasına büyük ölçüde tıraş makinesi sipariş etmiştir. Bunu daha sonra kılıç firması olan Wilkinson’ın tıraş bıçağı yapım üretimi izlemiştir. II. Dünya Savaşının ardından da elektrikli tıraş makineleri devreye girmiş, onun yanı sıra paslanmaz çelik tıraş bıçakları da piyasaya çıkmıştır.

 

Erdem YÜCEL/ Kenthaber
Yayın Tarihi : 4 Ağustos 2008 Pazartesi 17:32:00
Güncelleme :4 Ağustos 2008 Pazartesi 19:17:02


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Senem Biricik IP: 88.238.204.xxx Tarih : 6.08.2008 03:24:38

Discovery Chanell`ında traş ve traş aletleriyle ilgili çok güzel bir belgeseli vardır.Bulabilirseniz izlemenizi tavsiye ederim.