Otel resepsiyondaki kızdan gideceğim yerin adresini bir kağıda Rusça olarak yazdırdım. Gösterdiğim herkes çok uzaktır taksiye bin dedi. Ben ise kaç saattir yatarak yolculuk yaptıktan sonra yürümem gerektiğine inanıyordum. Ayrıca taksiyle şehri tanımak ve resim çekmek zordu.
Üç dört kilometre demişlerdi. Fakat üç dört kilometre gittikten sonra sorduklarım da üç-dört kilometre uzakta dediler. Ama bir kez inat ettim artık ve yürümeye devam ettim. İstasyonun karşısındaki ana caddeden hiç ayrılmadan devam ediyordum.
Caddenin bu bölümünde solda Pazar yerleri sağda bloklar halinde devasa binalar tarlaların ortasına dikilmişti. Ana cadde dışında yol sokak veya kaldırım yoktu. Yol ile gökdelenlerin arası da toprak veya çamurdu. Çim, çiçek ağaç hiç bir şey yoktu.
![]() |
| Atırau’da cadde |
Cadde 500 metre sonra sağa döndü. Adresi gösterdiğim bir genç kağıda bakmadan hızla uzaklaştı. Sonra orta yaşlı bir kadına kağıdı uzatıp “Adres” dedim, o da bakmadan geçti. Ama 5-10 adım sonra kadın yavaşladı ve geri döndü.
Sanıyorum davranışının yanlış olduğuna kanaat getirerek, yanıma gelip kağıdı aldı okudu ve taa ilerde bir köprüyü gösterdi. Oradan da ileriye devam edeceğimi anlatmaya çalıştı. Ben soruyu Rusça sorduğum için o da Rusça anlatıyor bu yüzden sadece işaretlerden yola devam edeceğimi anladım. OysaKazakça konuşsa anlaşacaktık, ama Kazakçadan umudu kesmiştim artık.
![]() |
| Köprüden Ural Nehrinin görünüşü |
Köprüye varınca altından akan Ural Nehriyle karşılaştım. Aslında Volga’yı görmemiş olsam Ural’a da hayranlıkla bakardım. Ve aslında yine de büyük bir nehirdi, ama Volga’nın bir kolu kadar bile değildi. Yol önce sola sonra sağa kıvrılarak yine Ural’ın üstüne geldi. Bu köprüden ilerde şehir merkezi görünüyordu. Ural kıyılarında büyük lüks oteller görünüyordu.
Köprünün iki yüz metre kadar ilerisinden sola dönerek bir süre Ural nehrine paralel gittikten sonra büyük bir otelin önünden Ural kıyılarına çıktım. Kıyı burada daha iyi düzenlenmişti. Nehir genişlemiş ve kıyıda yer yer plajlar vardı. Buradan ilerleyerek işlek caddelerin bulunduğu merkeze geldim. Şehrin yürüdüğüm bölümleri ne denli düzensiz ise, buralar da o denli düzgün ve düzenliydi.
![]() |
| Ural kıyısında bir otel ve plajı |
Sora sora emniyeti buldum. Ama ben varınca öğle paydosuna çıktılar. Bir buçuk saat kadar dolaştıktan sonra geldim ikide açılacak dediler. Açıldığında da kapıda görevli polis otur bekle dedi.
Yarım saat sonra tekrar gittim üçe kadar bekleyeceksin dedi. Üç oldu gene bir şey yok. Bir iki defa daha varınca 31 nolu odaya git dedi. Gittim bayan Rusça bir şeyler anlattı. Anlamıyorum. Rusça bilmiyorum Türküm dedim ama sen ne olursan ol, ister anla ister öl, o bildiğini okuyacaktı. Çünkü o bir insan değil, programlanmış bir robottu.
Orada bulunan bir tur rehberi genç, bir form doldurman gerekiyor. Onu doldurup öyle geleceksin diyor dedi. Ben tamam çıkarsın formu, ben söyleyeyim o yazsın dedim. Genç tercüme edince bayan bozuldu. Burada forum yok, falan yerden alıp doldurup getirecek demiş.
Ben formu nereden alacağımı bir kağıda yazıp adresini versin. Form nerede ve ben Kiril alfabesini bilmeden nasıl dolduracağım diye isyan ettim. Polisler böyle bir davranışa alışık olmayınca şaşırdılar ve benim için kötü düşünmeye başladıklarını sezdim. Rehber araya girerek onları yatıştırdı ve bana dönerek “Tamam ben halledeceğim, polisi kızdırmaya gelmez” dedi.
![]() |
| Atırau merkezi |
Onun elinde bir sürü tur müşterisinin pasaportu vardı ve onlarla her gün bu işleri yaptığı için saygılı bir samimiyeti vardı. İşi bitince beraber aşağıya indik. Beni arabasıyla başka bir emniyete götürdü. Oradan formu alıp doldurup verdik. Bir iki saate kadar tasdik olup çıkar dedi. Halkın polisle ilişkisine baktıkça, ben de daha dikkatli davranmam ve polisten çekinmem gerektiğini anlamaya başlamıştım. Buralar İran gibi değildi. Kazakistan gümrüğünden itibaren, bir polis korkusu sezmeye başlamıştım.
Saat beş buçukta mesai bitti. Ben bir saat daha bekledikten sonra 6.30’da pasaportumu alabildim. Bütün bir günüm kayıt yaptırmak diye taş devrinden kalma saçma sapan bir deli Dumrul kuralıyla uğraşmakla geçince, ah İran ah, diye hayıflandım. Ve bir kez daha İran’ın dışı cehennem düşüncemi doğrulamış oluyordum.
Gerçekten İran’da devleti bir tehdit, bir baskı ve sindirme aracı olarak fark etmeniz olanaksızdır. Bu tür olaylar Avrupa’da nasıl yapılıyorsa öylesine yapılır ve yolcu hiçbir şeyin farkında bile olmaz. Ayrıca orada her şey Avrupa’daki gibi İngilizce açıklamalar da içerir. Yolculukların yaşamın belli kuralları ve düzeni vardır. Devleti ancak güvenlik olarak algılayabilirsiniz. Buradaki gibi güvensizlik değil.
Buradan çıkıp öndeki ana caddede bir süre daha dolaştıktan sonra akşam olmuş ve yorulmuştum. Bu yüzden otele arabayla döndüm. Otelin karşısındaki pazarlara girip çıktım. Çok büyük bir hırdavat pazarı vardı.
İleride sebze pazarına girdim. Sebze kasalarında Türkiye damgası ve Türkçe yazılar vardı. Sebzeler Rusya’daki etiketten yaklaşık 100 fazlaydı. Yani orada domates 200 ise burada üç yüzdü. Fakat burası Rusya’dan çok daha ucuza geliyordu. Çünkü orada 200 ruble 13 lirayı geçerken burada 300 tenge dört lira bile etmiyordu.
Güneş geç batıyor akşam geç oluyor bu yüzden fazla çalışılmıyordu. Fakat yarın öğleye kadar otelden çıkmayıp çalışacaktım. Akşam biraz fotoğraflar üzerinde çalışıp yattım.
Sabah saat beşten 13.30’a dek gezi notlarını yazmakla geçirdim. Ve Astrahan’dan Kazakistan’a Harekete kadar olan bölüme gelebildim. Yolculuk ve Atırau kaldı.
Saat 14.00’te tren istasyonuna gittim. Aslında Kazakistan’dan hemen çıkarım diye telefon kartı almayacaktım. Fakat, 6 Haziran Teoman’ın yaş günüydü. İnternet yoktu. İstasyonda Kazak telekomudan bir kart alıp kızımı aradım. Facebook’a girip benim sayfamdan Teoman’ın yaş gününü kutlamasını istedim. Yoksa burada telefon aboneliği düşünmüyordum.
![]() |
| Atıray vakzalı |
Buraya gelinceye kadar adını duymadığımı söylediğim Atırau hakkında topladığım bilgileri de paylaşmak gerekir ise, bu kent Kazakistan’ın Atırau Eyaletinin merkezi. İsmi Atıray olarak da geçiyor. Örneğin yukarıdaki vakzal fotoğrafında, Atıray Vakzalı yazıyor. Fakat aslında kentin eski tarihi adı Guryev.
Vakzalın da İstasyon, garaj ve liman anlamlarına geldiğini sanırım Azerbaycan yazılarımda açıklamıştım. Vakzal Tren istasyonu, garaj autovakzal, liman deniz vakzalı. Ve bu terim tüm eski Sovyet cumhuriyetlerinin dilinde ortak bir sözcük.
Nüfusu 160 bin olan Atıray’ın önemi ise, sadece çok büyük bir eyaletin merkezi ve Kazakistan’ın Batıya açılan kapısı olmakla sınırlı değildi. Asıl önemi, Kazakistan’ın Hazar kıyısındaki yegane limanı olmasıdır. Yani Astrahan’ın Rusya için Hazardaki rolü ne ise, Atırau da Kazakistan için aynı öneme sahipti.
Araları 350 kilometre olan bu iki şehir sanki aynı kaderi paylaşıyordu. Gerçi Astrahan gibi Atıray da Hazardan çok içeride kalıyordu. Ama Astrahan’ın Volga ile Hazara ulaşması gibi, Atıray da Ural Nehri ile Hazar’a ulaşıyordu. Ve her iki şehir de deniz seviyesinin altındaydı.
![]() |
| Asya’yı Avrupa’dan ayıran Ural Nehri |
Atıray’ın başka bir yönü de İstanbul gibi bu kentin yarısının Avrupa, yarısının da Asyada kalmasıydı. Nasıl ki, İstanbul Boğazı Asya ile Avrupanın sınırı olarak kabul ediliyorsa, Avrupa’nın Doğu sınırları da Ural dağları ve Ural Nehriydi.
Kısacası 1645’te bir Rus Tüccarı olan Mikhaylo Guryev’in kurduğu Guryev kenti, bu gün Atıray veya Atırau adıyla, Kazakistan’da pek çok fonksiyonu üstlenerek önemli bir kent haline gelmiştir. Nüfusunun %80’i de Kazak olup, Almatı’ya mesafesi üç bin kilometreye yakındı.
siz oralardan gecerek görerek yaziyorsunuz bende sizin anlatiminizdan resimlerinizden oralari yorumlarimla yaziyorum atirau resiminize yine bakiyorum bu halinle bile bir ruhuma bir ferahlik getiriyor tam o anda memleketimin beygir poku gibi ic ice girmis evlerini yollarini aklima getiriyorum ruhum daraliyor öyle bir kuvvet arzu ediyorum ki söyle elimin tersinle bir itit iti vereyim meydani aci aciaci acivereyim her ikamet dene görsünki nasil bi ferahlik gelecek ama bizdeki yapi benimki önde olsun ben köseyi kapaim ne olursa olsun neticede görün bu ruhu daraltici halimizi
atirau daki resime bir bakalim yol genismi genis evler önde degilmi degil tarlanin ortasindami ortasinda sankilim yaya yolu kenarinda bir bisiklet yolu da olacak mis gibi düsünülmüs bu günkü görünümü bitmemis ama bir biterse evlerin önü yesil alan park yeri kaldirimiolan bir yol kenari onun yaninda bir bisiklet yolu düsün düsün ne gerekiyorsa yap yer var düsünce var simdi bize bu durumda olsa neistersen yap aklimiza gelir ilk olarabu evlerin önüne yola yakin bir bina dah yapalim kiraya verelim ne gelir getiri yan gel ondan sonra yat top atsan bu adam mi deviremessinde ekler asalak zenginlik icimizi kaplar gelsin caylar gitsin caylar caaaaaayllllllllllaaarrrrrrr aglanacak halimize de bu söz le gülmeye calisiyoruz biz kimi kandiriyoruz caylarini satan modern memleketlerde var adam efendice sessiz satiyor belkide bizimkinden daha cok satiyor sattigida yasamindan gezmesinden besbelli genede caylaaaaaaarrrrr
Sayın Nazmi Öner; Uzun bir süredir gezip-görerek kaleme aldığınız ve bizlere, size özgü tatlı bir sohbet şeklinde sunduğunuz yazı dizinize müptelâ olduğumu belirtirken, yaşadığımız ülkenin bir yurttaşı olarak ayrıca bedbaht olduğumu da itiraf ederim. Sayın Ertaş kendine has üslubuyla "çarpık kentleşmenin" gerçeklerini çok güzel şekilde ifade etmiş; bu hususta benim bir katkıda bulunmama gerek olmayacaktır. Ben, yurdumuzun diğer yerleşim yerlerindeki durumun ne halde olduğunu bilemeyeceğim ama, -demonsratif olarak- yaşadığım kentteki ucubeyi şöyle dile getireceğim: "Derme-çatma yapılar arasında oluşturulan eğri-büğrü yollarında [veya bu yolların trafiğinde (!) ] aynı zamanda seyrüsefer yapan 40 bin araba ile 60 bin motorsikletin hep birlikte olmasının gereği nedir ! (bu kent Alanya'dır)