11
Mart
2026
Çarşamba
ANASAYFA

Osmanlı’da lâdini parıltılar

Başlıkta kullandığım Arapça asıllı ‘’lâdini’’ sözcüğünü yadırgamış olabilirsiniz. Bu sözcüğün yerine yeni Türkçedeki karşılığı olan ‘’dindışı’’ sözcüğünü de kullanabilirdim. Ne var ki bu sözcük, bazı yanlış anlamalara neden olabilirdi. Anlatmak istediğim konu, Osmanlı toplumundaki geçerli olan dinî etkinliklerin yerini -kısmen de olsa- sekülerist hareket’in, yani dünyevî yaşama yönelik bir anlayışın almasını gerçekleştirme çabaları olacaktır.

Bu konuyu ele almama ‘’Muhteşem Yüzyıl’’ TV dizisinde, daha sonra Şeyhülislâm olacak Kadı Ebussuud Efendi rolünün epeyce ön plana çıkartılmış olması neden oldu. Tuncel Kurtiz’in başarı ile canlandırdığı Kadı Ebussuud Efendi, dizide tebdil kıyafet dolaşan Hünkârın gözetiminde çarşı-pazar denetimi ve yargılama yapan, bu arada Sadrazam Pargalı İbrahim’in idamı için sunduğu sudan gerekçelerle Hünkâra yaranmaya çalışan ve ‘’makbûl’’ sadrazamın ‘’maktûl’’ duruma düşmesini destekleyen bir tip. Kadı Efendinin şeriat içerikli veciz konuşmalarını dile getiren dizi, bakalım bundan sonraki dizilerde hazretin mel’anetlerini de dile getirebilecek mi acaba? Çünkü hazret, şeyhülislâm olduktan sonra verdiği fetvalarla matematik-fizik-kimya gibi müspet bilim derslerini medreselerden kaldırtmış, medreseleri sadece din eğitimine yöneltmiş, musiki icrası ve karagöz oynatmanın haram olduğunu karara bağlamış, hepsinden önemlisi Türkmen Aleviler hakkında ‘’Kızılbaşların canlarını almak, mallarını zapt etmek helâldir’’ fetvasıyla oluk gibi kan dökülmesine neden olmuştu.

Kabul etmek gerekir ki, tarih boyunca dini bütünlük, devletlere güç ve iktidar desteği sağlamıştır. Medreseler, ulema ve hocalarla devletin Sünni-İslâm politikasını yürütecek olan idareci ve din adamlarını, dar’ül-kurralar imam ve hafızları, tekke ve zaviyeler, tarikat ehli şeyhler eliyle müritlerini yetiştirmişlerdir. Ne var ki Osmanlı, sadece dini eğitim vererek ve de Ebussuud Efendi gibi yobaz takımının aklı ile yakın zamanlara kadar pâyidar kalamazdı.

Osmanlı, insan aklının ve yaşamının sadece dini akidelerle değil, bilim ve fenle bütünlük kazanacağını ancak XVII. yüzyıldan sonra idrak edebildi. Ne yazık ki artık iş işten geçmiş, ‘’atı alan Üsküdar’ı geçmiş’’, Avrupa Rönesans akılcılığını hazmetmiş, bilim ve fen yolunda önemli adımlar atmış bulunuyordu. Bazı kaynaklarda XVII. yüzyıldaki savaş yenilgileri sonucu yapılan antlaşmaların, Osmanlı’nın Avrupa’yı daha yakından tanımasına vesile olduğu ifade edilir. Osmanlı’nın ancak XVII. yüzyıldan sonra eski mağrur tavrını bir yana bıraktığı, Avrupa kültüründen örnek almaya başladığı da bir realitedir.

Seküler fikirleriyle Osmanlı kültürüne saygınlık kazandırmış birçok isim, ancak XVI. yüzyılın sonunda zuhur edebilmiştir. Şimdi bu isimlerden bazı önemli kişileri anmak istiyorum.

Kaptan-ı Derya Barbaros Hayrettin Paşa’yı hepimiz ezbere biliriz. Ne var ki o, korsanlıkla başladığı kaptanlığına Kanuni yanında melce bulmuş bir cengâverdi. Piri Reis de korsandı; ama o zapt ettiği gemilerden haritalar toplayan, ceylân derisi üzerine dünya haritası çizen ve gemicilik sanatı tariflerini, denizlerin ve okyanusların tarih ve coğrafyasını ‘’Kitab-ı Bahriye’’ eserinde toplayan bir coğrafyacı idi. Bu değerli kaptanı, Kanuni Sultan Süleyman sudan sebeplerle 1554’te idam ettirmişti.

XVII. yüzyılda, Emir Çelebi, Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi, Şanizade Ataullah Efendi, Ebubekir Efendi, Hezar-ı fen Hüseyin Efendi gibi zatlar, Osmanlı’da ilk parıltıları yaratan değerlerdir.

Evliya Çelebi (Gülşah Akbulut eseri)

Şemseddin İtaki, Avrupa alıntılı ilk resimli anatomi kitabını yazan hekimdir. Emir Çelebi de ‘’Enmûcizecü’t-Tıbb’’ eserinin müellifi bir hekimdir. Ölüler üzerinde teşrih yapılması, yani ölü vücudunu keserek insan anatomisinin incelenmesi gereğini dile getirmiştir. Salih Nasrullah ve Hayati zade Mustafa Feyzi’nin de tıp kitapları vardır. Bilirsiniz, anatomi tıp biliminin abecesidir. Abece bilmeyen nasıl okuma-yazmadan mahrum kalırsa, anatomi bilgisi olmayan hekim de düşünülemez. Ama ne yazıktır ki yobaz güruhu, teşrih yapılmasına karşı çıkmış, teşrih yasağı ancak 1841’de kalkabilmiştir.

Kâtip Çelebi, Cihannüma eserinden bir sayfa (İbrahim Müteferrika 1728 baskısı)

Evliya Çelebi’nin ‘’Seyahatname’’si, bugün de elimizin altından eksik etmediğimiz 10 ciltlik eserdir. Kâtip Çelebi’nin "Cihannüma" ve Mercator’dan çevirdiği "Atlas", Ebubekir Efendi’nin coğrafya ve astronomi kitapları, Hezar-ı fen Hüseyin Efendi’nin Batı kaynaklarından faydalanarak yazdığı Dünya tarihi gibi telif ve tercüme eserler, dönemin bâkir kültür boşluğunu dolduran eserler olmuştur.

Saydığım tüm müellifler ve hekimler, XVII. asırda yaşamış ve eserler vermiş değerlerdir.

Matrakçı Nasuh, minyatür (Barbaros filosu Toulon'da, 1543 kışı)

Yazma kitapları resimlendiren ‘’minyatür’’ sanatını da bu arada anmamız gerekir. ‘’Muhteşem Yüzyıl’’ TV dizisinde de izlediğimiz Matrakçı Nasuh, minyatür sanatçılığı yanında hattat, tarihçi ve matematikçi idi.

Levnî, minyatür (III. Ahmed şehzadelerinin sünnet düğünü)

Levnî ismiyle tanıdığımız Abdülcelil Çelebi, Lâle devri minyatürlerinin ressamıdır. Şair Vehbî eseri ‘’Surname’’yi resimlemiş, bir minyatürde III. Ahmed’in şehzadelerinin sünnet düğününü canlandırmıştı.

Siyahkalem, minyatür (Söyleşi, Topkapı Sarayı Müzesi arşivi)

Mehmed Siyahkalem imzalı, çok ilginç tiplerin canlandırıldığı minyatürlerin çizeri hakkında bu güne kadar tarihi belge bulunamamış, yaşamı hakkında bilgi edinilememiştir.

Hamamizade Dede İsmail Efendi (Bestekârın portresi)

Şeyhülislâm Ebussuud Efendi’nin musikiyi yasaklayan fetvası, artık geçerliliğini yitirmiş, Dede Efendi olarak tanıdığımız Hamami zade İsmail Efendi, III. Selim’in saray gözdesi olmuştu. Daha Mevlevihanede çile doldururken yazdığı buselik makamındaki ‘’Zülfündedir benim baht-ı siyâhım’’ bestesi ve diğer besteleri, bugün de terennüm edilen şaheserlerdir. Buhuri zade Mustafa Itrî de XVII. yüzyıl bestecisidir. ‘’Tûti-i mucize-gûyem’’ segâh yürük semaisini her halde bilmeyenimizin olmaması iktiza eder.

XVIII. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’nın Batıya yönelik yüzü çok daha belirli hâle gelmişti. Bu yönelmenin en ilginç olayı, Fransa’ya gönderilen ilk elçi olan 28 Mehmed Çelebi Bey’in anılarıdır. Tanık olduğu Paris yaşamını kâh hayret, ekseri hayranlık içinde anlatan bu anıları okumayanınız varsa büyük eksiklik olduğunu düşünürüm. Fransa’da açılan Osmanlı sefaretinin bizler için en semereli yanı, oğlu Sait Bey’in İstanbul dönüşünde Macar Musevî asıllı İbrahim Müteferrika ile Osmanlı’nın ilk matbaasını, Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın müzaheretiyle kurmaları olmuştur. Bizler için ne büyük bir acıdır ki, Gutenberg’in 1440 yılında Strasbourg’da kurduğu matbaanın üzerinden 1720 yılına kadar 280 yıl, yani üç asır geçmiştir.

XIX. yüzyıl, Osmanlı’yı seküler anlayışa bir nebze daha yaklaştıran yüzyıldır. (Yerim dolduğu için bu faslı kısa geçiyorum). İlk Türk romanı, ilk Türk tiyatro eseri ve daha pek çok yeni eser, bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. 1839 Tanzimat Fermanı, Osmanlı için dönüm noktası olmuştur. Ferman, bir bakıma da gayrimüslim reaya ile Müslüman halklar arasındaki ayrımcılığa son verme amacını taşıyordu. Ayrımcılık var mı idi? Gerçi gayrimüslim azınlıkların dini ibadet özgürlükleri vardı. Ama giydikleri elbiselerden tutun da at binme yasağına kadar birçok sosyal ve hukuki kısıtlamalar mevcuttu.

Hakikat payı çok fazla bir Tanzimat fıkrası ile yazıyı sonlandıralım:

Sadrazam Mustafa Reşit Paşa ‘’Gülhane Hattı Humayunu’’nu okurken sıradan bir dinleyici yanındakine sormuş.

- Allah aşkına Paşa ne diyor?
- Bundan sonra gâvura gâvur denmeyecek.
- ???


yerguvenc@gmail.com

Yayın Tarihi : 19 Şubat 2013 Salı 12:15:05
Güncelleme :19 Şubat 2013 Salı 12:34:28


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
Teoman Törün IP: 88.243.228.xxx Tarih : 21.02.2013 14:06:18

Kendi mesleğine de bir sanatçı duyarlığı ile bakan yazarın diğer bilim, teknik ve sanat dallarına da hassasiyet ve vukufu şaşırtıcı değildir. Bunların bütünlediği kültür ve uygarlık tarihimizin karşılaştığı esef verici engelleri çok güzel tahlil etmiş. Ülkemizin gecikerek de olsa ulaştığı aydınlanmadan, Padişahın ister mentor'u deyin, ister seyyiatının teşvikçisi deyin  Kadı (Şey-ül İslâm Ebussud Efendinin (bir zamanlar benim komşum olan) ahfadının (torunlarının) da nasiplerini çok üst düzeyde aldıklarını biliyorum.