19
Mart
2026
Perşembe
ANASAYFA

Baydamir'e Roj tv soruşturması

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir, Roj TV'nin kapatılmaması yönünde Rasmussen'e gönderdiği mektup nedeniyle savcılığa ifade verdi. 

21 Aralık 2005 tarihinde Danimarka Başbakanı Rasmussen'e, Roj TV'nin kapatılmaması amacıyla 56 DTP belediye başkanının gönderdiği mektup soruşturmalık oldu. Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın başlattığı soruşturma kapsamında, TCK'nın 314/2-3 ile 220/7 maddeleri ihlal edildiği gerekçesiyle 56 belediye başkanının ifadesine başvuruldu. 

Bugün Cumhuriyet Savcılığı'na ifade veren Baydemir, mektubu kaleme aldığını doğruladığını söyleyerek, "Kürtçe yayın yapan bir TV'nin yurt dışında yayın yapması bizi rahatsız etmektedir. Türkiye sınırları içerisinde yasal mevzuatlara uygun bir Kürtçe TV'nin yayın yapabilmesinin, AB ilişkileri çerçevesinde ele aldığımızda, daha doğru olacağı kanaatindeyiz. Mektup, Türkiye'de demokratik hayat ve kültürün çeşitlenip şekillenmesi için basın-yayın kuruluşlarının sesinin susturulmamasına, Roj TV'nin kapatılmasının Türkiye'de demokratik yaşama katkı sunmayacağına yönelikti" dedi. 

Baydemir, ifadesinden sonra savcılıktan ayrıldı.
.
Yayın Tarihi : 12 Haziran 2006 Pazartesi 16:38:51


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?
Yorumlarınız
nail amudi IP: 81.212.12.xxx Tarih : 13.06.2006 11:29:16
BİRLİKTE YAŞAMA İRADESİ VE MİLLİYETÇİLİK!.. Etnik Milliyetçilik Tecrit Edilmeli Son günlerde Kürt milliyetçiliğinin, PKK ve DTH tarafından ayrımcı bir ideoloji olarak, bölücü işlevle kullanılması ve şiddete gerekçe yapılması, Türkiye’de tansiyonu yükseltiyor ve karşı milliyetçilik akımlarını tahrik ediyor. Ne yazık ki, her iki milliyetçilik akımı da, “şiddet-baskı” çizgisinde birbirini destekleyen bir sarmal içinde yükseliyor. Oysa, her milliyetçilik ideolojisinin, kan bağına, yani ırkçılığa dayalı bir biçimde, kendi ırkından olmayanları reddeden, “şiddet-baskı” çizgisinde gelişmesi bir zorunluluk değildir. Her iki milliyetçilik akımı da, kendi kimliği içinde, öteki kimliklere saygılı ve kendi ırkından, milletinden olmayanlarla uyum içinde yaşayabilir. Sosyolojik terminolojide buna “demokratik milliyetçilik” deniliyor. Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın Türkler” kitabı satış rekorları kırıyor, çünkü her Türk’ün gurur duyacağı kahramanlık öykülerini anlatıyor. Ancak bu öyküleri okurken, “O çılgın Türklerin” arasında binlerce isimsiz Kürt kökenli vatandaşımızın da olduğunu teslim etmek gerek. Kürtler konusunda önemli çalışmaları bulunan Batılı uzmanlardan David McDowall’a göre, Yavuz Sultan Selim zamanında kendi rızalarıyla Osmanlı’ya katılan Kürtler, genellikle kendi yaşadıkları Doğu Anadolu yöresinde Osmanlı Ordusuna hafif süvari olarak destek verdiler, küçük çaplı çatışmalarda önemli rol oynadılar. Sultan Abdülhamid, kendi adını vererek kurduğu “Hamidiye Alayları” ile Kürtleri bölgede önemli bir askeri güç haline getirdi. Hamidiye Alayları, özellikle Ermeni çetelerine karşı başarılar sağladı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ise Rus işgaline karşı direndiler. Kürtler, Birinci Dünya Savaşı’nda genel olarak Osmanlı İmparatorluğu’na büyük bir sadakat gösterdiler. Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki Osmanlı Ordusu’nun büyük bölümü Kürtlerden oluşuyordu. (Claude Cahen, Osmanlılardan Sonra Anadolu, sf.100 vd) Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktığında Kürtlerin sadakatinin farkındaydı ve daha önce Diyarbakır’da 16.Kolordu’da görev yaparken tanıdığı bu insanlara güveniyordu. 16 Haziran 1919’da Kazım Karabekir Paşa’ya yolladığı şifrede; “Doğu vilayetleri halkının, Ermeni çetelerinin acımasızlığına ve taarruzlarına hedef olmuş, en büyük felaketi görmüş bir unsur olmak sıfatıyla, birlik ve fedakarlık lüzumunu en önce takdir ettikleri iftiharla görülmektedir. Bu sebeple ben Kürtleri de bir öz kardeş olarak bağrımıza basıp, tek bir milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu dünyaya Müdafaa-i Hukuku Milliye cemiyetleri vasıtasıyla göstermek karar ve azmindeyim.” Zaten Kürt aşiretleri de, “din ve vatan uğrunda açılacak mücadeleye katılmaya hazır olduklarını” Kazım Karabekir Paşa’ya açıkça bildirmişlerdir. Kürtleri, Milli Mücadele’ye kazandıran Atatürk, Hamidiye Alayları’ndan kalan Kürt milisleri önce Müdafaa-i Hukuku Milliye cemiyetlerine, sonra da düzenli orduya katmıştır. Urfa ve Maraş’ın düşman işgalinden kurtarılmasında çok önemli roller üstlenen Kürtler, İsmet Paşa’nın ifadesiyle “Milli Mücadele devamınca bu memleketin evlatlarına yakışır şekilde gayret gösterdiler.” Ancak Kürtlerin, içinde “bağımsız Kürdistan” kurmak isteyen küçük bir milliyetçi grup vardı. Başlarında Şerif Paşa’nın bulunduğu bu “Jön Kürtler”, düşman kuvvetlerle anlaşarak önce 1919’da Paris Konferansı, sonra 10 Ağustos 1920’deki Sevr Anlaşması’nda boy gösterdiler ve tarihte geçerlilik kazanmayan Sevr’e, “Kürt halklarının Türkiye’den bağımsızlık elde etmeleri” yönünde bir madde eklettiler. Ancak bu kadro, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürt liderler tarafından şiddetle kınandı. Erzurum, Erzincan, Van ve Diyarbakır’dan 30 ayrı Kürt aşiret lideri, Fransız Yüksek Komiserliği’ne, “Türklerin ve Kürtlerin, soy ve din itibariyle kardeş oldukları ve hiçbir zaman ayrılıklarının düşünülemeyeceğini, Kürtlerin hiçbir zaman Türkiye’den bağımsız bir devlet olma taleplerinin bulunmadığını” vurgulayan protesto mektupları yolladı. Ahmet Arif, Mehmet Sıdık, Bediüzzaman Said Nursi, Kürtler adına yayınladıkları ortak bildiride, Sevr Anlaşması’nın kabul edilmediğini ve lanetlendiği belirterek, Kürtlerin ayrılık taleplerinin olmadığını vurguladılar. Kürt din alimleri de, Anadolu müftülerinin yayımladığı ve Milli Mücadele’de Atatürk’ün yanında olunduğu yönündeki fetvayı imzaladılar. Lozan görüşmeleri yapılırken Batılı devletlerin Kürtleri “azınlık” olarak göstermekte ısrar etmeleri üzerine ise, Kürt kökenli Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya Bey, 3 Kasım 1922’de Meclis kürsüsüne çıkıp şöyle demişti: “Avrupalılar diyorlar ki, ‘Türkiye’de yaşayan akalliyetlerin (azınlıkların) en büyüğü, en kesretlisi (kalabalığı) Kürtlerdir.’ Bendeniz Kürdoğlu Kürdüm. Binaenaleyh, bir Kürt olarak sizi temin ederim ki, Kürtler hiçbir şey istemiyorlar. Biz Kürtler vaktiyle Avrupa’nın Sevr paçavrası ile verdiği bütün hakları, hukukları ayaklarımız altında çiğnedik ve bütün manasıyla bize hak vermek isteyenlere aynen iade ettik. Türk Milletinin bir ferdi olarak, Türklerle birlikte Devletimiz için kanımızı döktük, onlardan ayrılmadık ve ayrılmak istemedik ve istemiyoruz.” Bir sonraki celsede ise, Diyarbakır, Van, Urfa, Siirt, Bitlis, Erzurum, Erzincan, Mardin, Muş, Kastamonu, Pozan, İzmir, Antep, Malatya milletvekillerinin hepsi şu cümlelerin altına imza attılar: “Türk, Kürt bir kütle-i vahidedir. Kürtler, hiçbir vakit Türkiye camiasından ayrılamaz ve bunu ayırmak için hiçbir kuvvetin gücü yetmez.” (Mustafa Akyol, Kürt Sorununu Yeniden Düşünmek) Demokratik Toplum Partisi’nin lideri Ahmet Türk diyor ki: “Kuzey Irak’ta Kürtler, Saddam tarafından baskı altına alındıklarında dağlara veya Türkiye’ye kaçtılar… Güneydoğu Anadolu’daki şiddet olayları sırasında binlerce insan köylerinden göç etmek zorunda kaldı. Ancak bunlardan hiçbiri başka bir ülkeye kaçmadılar, dağlara da çıkmadılar. Göçmek zorunda kaldıklarında İstanbul’a, Mersin’e veya Antalya’ya gittiler. Bu durum, Türkiye’deki Kürt kökenli Türk vatandaşlarının burayı bir vatan olarak gördüklerinin ispatı değil midir?” (CNN Türk, Ankara Kulisi, 4 Aralık 2005) Türkiye Cumhuriyeti Devleti için canlarını ortaya koyan tüm bu “çılgın Kürtler”in bugün kemikleri sızlıyor olmalı. Çünkü Kürtlük adına, Kürtlerin hakları adına hareket ettiğini ileri süren PKK terör örgütü, aralarında çocuk, kadın, yaşlı, din adamı, öğretmenin de bulunduğu 30 binden fazla vatandaşımızı katletti ve hala kan dökmeye, kandan beslenmeye devam ediyor. Türkiye’ye ve Türklüğe karşı fanatik bir nefretle dolu etnik Kürt milliyetçiliğini esas alan PKK terör örgütü, Kürtlere acı ve ölümden başka hiçbir şey vermediği gibi, Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik yönden kalkınmalarını engelliyor ve Türkiye’nin demokratikleşme sürecindeki reformların önünü keserek, Kürtlerin demokrasinin nimetlerinden yararlanmasını engelliyor. Türkiye’nin etnik bir gerilime sürüklenmemesi için, etnik milliyetçi yaklaşımların tecrit edilmesi ve “demokratik milliyetçiliğin” öne çıkarılması gerekiyor. Vatan ve millet sevgisini, kan ve ırk ilişkisine bağlamadan, başka ırkları, milletleri ve dinleri aşağılamadan, üzerinde yaşanan toprakları sevmenin, korumanın ve yüceltmenin adı ‘yurtseverlik’tir. Türkiye, kendine yönelik saldırılara karşı en güzel ve en etkin yanıtı, bütün öteki millet, ırk ve devletlerle ilişkilerinde, eşitlik ve adalet esasına dayalı bir yurtseverce davranış içinde verebilir. Yurtseverlik, kan ve ırk bağını değil, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin çıkarlarını ön plana alır. Yurtseverlik, insanlarımızı Türk, Kürt, Rum, Ermeni, Gürcü, Laz, Alevi, Sünni olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak görür ve aralarında ayrım yapmaz. Yurtseverlik, ABD ve AB’ne, Türk düşmanı ya da dostu olarak değil, Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarları bağlamında, eşitlik ve sosyal adalet ilkeleri çerçevesinde bakar. Son günlerde yaygınlaşan şiddet hareketleriyle PKK’nın yeni bir strateji peşinde olduğu anlaşılıyor. Şiddet dalgasını bütün Türkiye’ye yaymak, bunu yaparken de Türk ve Kürt yurttaşların birbirine düşmesini sağlayacak tahriklerde bulunmak. Ancak bu defa farklı. Çünkü büyük bir çoğunluk, günümüzde silah ve şiddetin hiçbir sorunu çözmediğinin, refah ve huzurun AB sürecinde Türkiye’nin demokratikleşmesinde olduğunun bilincinde. İster Türklük, ister Kürtlük duygusuyla olsun, Türkiye’de etnik çatışmayı körüklemek, Türkiye’ye büyük zarar verecektir. Dünyanın evrimine şöyle bir bakacak olursak; çatışmacı ideolojiler çağın gerisinde kalırken, rasyonel, uzlaşmacı, müzakereci, pratik, çoğulcu görüşler gelişiyor. Dünyada etnik milliyetçiliğin marjinalleştiği toplumlarda; büyük kitlelerin ve kitle kuruluşlarının, aynı zamanda aydınların büyük çoğunluğunun o toplumlarda eski “çatışmacı” kültürleri aştıkları ve bu şekilde doğası itibariyle çatışmacı olan etnik milliyetçiliğin toplumdan “tecrit” edildiği görülecektir. Kurtuluş Savaşı’nın Cumhuriyet’le taçlandırılması, millet egemenliğinin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin oluşumu ile kullandırılmasında, laik-demokratik Türkiye hedefinin temellerinin atılmasında, etnik aidiyetleri, inanç farklılıkları ne olursa olsun, T.C. vatandaşlarının oynadığı kurucu ve yaratıcı rol, vatan ve millet kavramlarına, tarihsel birikimimizi de katarak sağlam, içeriği olan bir yapı kazandırmıştır. Bu sebeple, Anadolu, etnik kaynaşmanın etnik ayrışmayı yendiği bir yer haline gelmiştir. “Bir hilal uğruna” birlikte savaşmış ve can vermiş yüzbinlerce şehidin hatırası, Türkiye’nin bölünemezliğini dün olduğu gibi, bugün de tüm dünyaya haykırmaktadır. Nail Amudi Nail_amudi@hotmail.com