“Ergenekon” davası kapsamında savunma yapan tutuklu sanık Oktay Yıldırım, evinde süs eşyası olarak bulundurduğu ya da hediye olan bıçak ve ruhsatlı beylik silahına el konulduğunu belirterek, “Herhalde duvarda süs diye asılı duran 2-3 bıçak, terör örgütü silahı kabul edilemez; herhalde darbe ortamı yaratmaya elverişli aletlerden sayılamaz” dedi.
Yıldırım, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince yapılan yargılamanın bugünkü duruşmasında yaptığı savunmada, tüm gösteri ve yürüyüşlerin hiçbirinin yasa dışı olmadığını öne sürerek, bu gösterilerin çok önceden kayıt altına alınmış olmasını eleştirdi.
Yıldırım, “Eğer ben gözaltına alındığım 12 Haziran 2007 tarihinden önce bir suç işlediysem neden bu tarihe kadar bir işlem yapılmadı? İşlediysem, neden bu olaylar tek tek kayıt altına alındı sorusu son derece önemlidir” diye konuştu.
Evinden suç delili olarak alınan bıçaklardan birinin Şırnak'ın Şenoba ilçesinde görev yaptığı dönemde bir korucu lideri tarafından hediye edildiğini belirten Yıldırım, bu komando bıçağını yıllarca üniformasıyla birlikte taşıdığını kaydetti.
Evinde buna benzer süs eşyası olarak bulundurduğu ya da hediye edilen bıçaklara ve ruhsatlı beylik silahına el konulduğunu anlatan Yıldırım, “Herhalde duvarda süs diye asılı duran 2-3 bıçak, terör örgütü silahı kabul edilemez; herhalde darbe ortamı yaratmaya elverişli aletlerden sayılamaz” görüşünü ifade etti.
Hakkında delil olarak sunulan şeylerden birinin de Muzaffer Tekin, Fikri Karadağ, Kuddusi Okkır ve Hüseyin Görüm'ün bulunduğu bir fotoğraf olduğunu anlatan Yıldırım, fotoğraftaki kişilerden sadece Muzaffer Tekin'i tanıdığını, diğer kişilerle telefonla bir iki hal hatır sorma dışında görüşmediğini söyledi.
Albümünde çeşitli sosyal ortamlarda çekilmiş fotoğraflar olduğunu ancak bu fotoğraflardaki kişilerin bazılarıyla hiç görüşmediğini kaydeden Yıldırım, “Şimdi bu fotoğraflardaki birinin işlediği veya iddianamede iddia edildiği gibi işlemeyi planladığı bir suça benim ortak edinmeme yahut benim işlemeyi planladığım bir suça diğer kişilerin ortak edilmesine bir fotoğraf nasıl karine olabilir? Örneğin Almanya'da görülen Deniz Feneri davasında yolsuzluk ve sahtecilikle paraları zimmetine geçirdiği mahkeme kararı ile sabit olan bir kişinin Türkiye'nin Başbakanı ile olan ve basına yansıyan fotoğraf, Başbakan'ı bu suça ortak mı eder? Belki bir döneme ait tanışıklığı gösterir, hepsi o kadardır” diye konuştu.
DANIŞTAY SALDIRISI
Osman Yıldırım'ı “yıkıcı, yobaz terörist” olarak nitelendiren Yıldırım, hakkındaki iddialardan birinin de Danıştay saldırısına ilişkin olduğunu ve Osman Yıldırım tarafından öne sürüldüğünü anlattı.
Danıştaya yapılan saldırının, kendisinin savunduğu değerlere, yaşam tarzına, savunmak için bir bacağını kaybettiği değerlere ve Türkiye Cumhuriyeti'ne yapıldığını kaydeden Yıldırım, kendisinin herhangi bir şekilde bu zihniyetteki bir insanla hareket etmesinin mümkün olmadığını savundu.
Osman Yıldırım'ın müebbet hapis cezasına çarptırıldığı sırada, kendisi hakkındaki iddialara benzer herhangi bir bilgi vermediğini, hatta cezayı aldıktan sonra rejime meydan okuyan sözlerinin olduğunu belirten Yıldırım, “Neden sonra birden bire bambaşka bir insan oluverip belki bir vaat karşılığında hayal gücünün hastalıklı bir ürünü olan bir ifade bile ciddiye alınarak sözüm ona delil sayılmaktadır?” diye konuştu.
Osman Yıldırım'ın iddialarının doğru olup olmadığının, baz istasyonlarıyla ilgili yapılacak bir araştırmayla ortaya çıkabileceğini savunan Oktay Yıldırım, savcılığın bunu yapmadığını öne sürdü.
“BRAVO” SESLERİ
Savcılığın, sanıkların aleyhine olduğu kadar lehine olan delilleri de toplamakla görevli olduğunu ifade eden Yıldırım, şunları kaydetti:
“Mahmut Esat Bozkut'un, 'Cumhuriyet'in savcıları, Meriç kıyısındaki köylünün kaybolan sabanından da Bingöl'ün bir dağ köyünde nafakasını bekleyen çocuğun göz yaşlarından da sizler sorumlusunuz' vasiyeti sadece Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun girişine altın yaldızlı harflerle yazılmakla kalmamalı. İddianame yazma yetkisi verilen savcıların beyin kıvrımlarına, vicdanlarına, akıllarına, ruhlarına ve yüreklerine kazınmalıdır.
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devleti ise bu devletin üzerinde yükseldiği hukukun temellerini Mahmut Esat Bozkurt atmıştır. Öyle görülüyor ki savcılığın sorumluluk kaygısı bu temellerle pek de örtüşmemektedir. Bingöl'ün bir dağ köyünde gözü yaşlı nafakasını bekleyen çocuk kadar mağdurum. Belki Meriç kıyısında sabanımı kaybetmedim ama İstanbul'un ortasında adalet ve hukuka olan güvenimi kaybediyorum. Savcılık makamı bu sorumluluğun neresindedir? Ben 17 aydır linç ediliyorum. Hakkımda yazılmayan kalmadı. İnanıyorum ve ümit ediyorum ki Mahmut Esat Bozkurt'a adını ve bugünkü saygınlığını veren tarih, bu soruşturmanın müsebbiplerine de hakkını ve hükmünü verecektir.”
Yıldırım'ın bu sözleri sırasında, bazı tutuksuz sanıklar ile izleyicilerin “Bravo” dedikleri duyuldu.
YÜRÜTME VE YARGIYA İLİŞKİN İDDİALAR
Yazı yazdığı internet siteleri ile Kuvva-i Milliye adlı internet sitesine ilişkin açıklamalarda da bulunan Yıldırım, Kuvva-i Milliye sitesiyle bağlantılı olarak kurdukları dernekte, üye olmak isteyenlerden öz geçmiş ve sabıka kaydı talep ettiklerini, bunun da derneğe suç işlemiş kişilerin girmemesine yönelik olduğunu söyledi.
Oktay Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Sonuç itibarıyla Türk hukuk tarihinde görülmemiş bir şekilde 1,5 yıla yakın bir süredir tutuklu olduğum, iddianamesinin yazılması 13 ay süren ancak hala tamamlanmadığı söylenerek, ek iddianameler beklenen elimdeki kısmı 2 bin 473 sayfa hacminde olan bir metinle karşı karşıyayım. Böyle bir durumda her mantıklı insan, işlenmiş onlarca suç, ortaya konulmuş su götürmez yüzlerce kanıt bekler.
Oysa elimde (ceklerdi, caklardı) gibi eklerle biten itham cümleleri tek bir delile dayanmaksızın 'o dedi, bu dedi' türünden dayanaksız iddialar ve onlarca soru işareti ile düzmece sözde delillerin sıralandığı, bu yetmezmiş gibi gizli tanık sıfatı taşıyan, hatta tanığın tanığına dönüşen, aramızda ne gibi bir husumet olduğunu şahısları tanımadığımız için bilemeyeceğimiz ancak kazayla ortaya çıkan bir tanesinin bizim yıllarca mücadele ettiğimiz, bölücü terör örgütü mensubu bir hükümlü olduğu anlaşılan, bazılarının ise ellerine yüce Türk yargısının şerefli mensuplarının kanı bulaşanlar olduğu yargı kararıyla sabit kişilerin kim bilir hangi vaat ve koşullandırmalarla söyledikleri yalanların itibar gördüğü bir metin var. Yürütme ve yargı el ele midir. Erkler ayrılığı var mıdır? Yoksa yargı yürütmeye ram olmuş mudur?”
TEHDİT EDİLDİĞİ İDDİASI
İddianamede çelişkiler olduğunu savunarak bunları eleştiren Yıldırım, cezaevinde olduğu süre içinde de tehdit edildiğini ve hakarete uğradığını öne sürdü.
Yıldırım, kendisine gelen kitaplar arasından Güneydoğu'da gazi olmuş kişilerin, şehit silah arkadaşlarını anlattıkları kitapların seçilerek yırtıldığını iddia etti.
Yıldırım, “Ben o kitaplar yırtıldığında vuruldum. Ben o kitaplar yırtıldığında sakat kaldım” dedi.
Her zaman hata ve eksiklikleri kanun çerçevesinde düzeltmeye çabaladığını belirten Yıldırım, bunu da yazı yazarak yaptığını anlattı.
Kurulduğu iddia edilen örgütle ilgili eleştirilerde de bulunan Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bu nasıl bir örgüttür ki sağa sola el bombası saklar ama imza gibi bir adet işaret parmağı izini banda yapıştırır? Mühimmat istif kartını da sırf bağlantı kurulabilsin diye kasaya yapıştırır? Mühimmat istif kartının üzerine isim, adres, telefon, birlik adı gibi bilgilerin olmaması ise oldukça şaşırtıcıdır. Böyle bir örgüt adres yazsa, şaşırtıcı olmazdı.
Belki senarist iddianameyi okuyanlar (yok artık) der diye yazmamıştır. On yıllarca ülkemi savunmak için savaştım. Bu savcılık odasında ya da başka bir yerde yazılmadıysa ya da böyle bir örgüt varsa bu ülkenin istihbarat birimleri, bunu nasıl tespit edememiştir? Bu deliller, düşman zırhlı birlikleriyle Kapıkule'den girdiği zaman bunu tespit etmek için mi vardır? Bu örgütün tespit edilemediğini söylemek, istihbarat birimlerine hakaret olsa gerek.”
Bu yaşına kadar suç oluşturacak hiçbir şey yapmadığını belirten Yıldırım, “Bu anlamda sorulacak her soruyu yanıtlamaya ve gösterilecek her tanıkla yüzleşmeye hazırım. 1,5 yıldır yaşadığım hiçbir şeyi hak etmedim ne şimdi, ne de geçmişimde. Beni en azından dinlediğiniz için teşekkür ederim” dedi.
Aylardır, yayın yasağı ve gizlilik perdesi arkasında, bireysel suçları ya da çete faaliyetlerini sorguluyor görüntüsü altında , ölçüsüz ve seviyesiz bir şekilde ülkemizin aydınları, öğretim görevlileri, gazeteciler ve Türk Silahlı Kuvvetlerinin hedef alındığı nedeni açıklanmayan bir hesaplaşma Türk Milletinin gözleri önünde sürdürülmektedir. Ülkesinin üniter yapısının korunmasını savunan fikir adamları, öğretim görevlileri, gazeteciler, siyasiler, vatanı için ölümü göze almış şerefli emekli askerlerimiz ve yurtsever insanlarımız,bilinmeyen tanık ifadeleri ve izinsiz telefon dinlemelerine takılan sözleri nedeniyle tutuklanıp, yargı önüne geç çıkartılarak hırpalanırken, pusuda bekleyen bölücüler ve fırsatçılar uygun ortamın oluştuğu nancıyla; sivil itaatsizlik eylemleriyle ve yakıp yıkarak çekinmeden Cumhuriyetle hesaplaşma cesareti bulmuşlardır.