Ayça Abakan
Paris
Paris, her Kasım sonu olduğu gibi şatafatlı bir yılsonuna hazırlanıyordu.
Fransa’nın fazlaca duygusal, hatta klişeleşmiş derecede romantik başkentinde, dünyanın dört bir yerinden gelen çiftler, sevgililer veya tek başlarına maceraya çıkmış her yaştan insan hayranlıklarını frenlemekte güçlük çekiyordu.
Öyle ya, birbirinden alımlı, birbirinden baştan çıkarıcı mağazalar Noel döneminin sıcak renklerine bürünürken, ünlü Champs Elysees bulvarı, anlatanların yalancısıyım, 135 bin ampulle ışıklandırılmıştı.
Oysa benim Noel süslemelerine, büyüleyici mağazalara gözatmak için bile zamanım yoktu, dört gün içinde bulunması, konuşulması, görüşlerinin derlenmesi gereken ne çok insan vardı.
Paris’te çalışmak, gezmekten ne kadar da farklı.
Metroya itişerek binmek, sardalya istifi gibi sığışılan vagonlarda kayıt gereçlerinin bulunduğu çantayı kaptırmama telaşını yaşamak, telefonlarda saatlerce ve adeta sonu gelmez sayıda sekreter, yardımcı, özel yardımcı, hatta daha da özel yardımcılara yine sonu gelmeyen mesajlar yazdırmak, ne için Paris’te olduğumu, niçin filanca şahısla görüşmek istediğimi bıkmamaya çalışarak anlatmak...
O hafta boyunca, Pazar günkü göz kamaştırıcı parti kongresinde liderliği devralmaya hazırlanan Nicolas Sarkozy’nin, hergün bir başka isim verilen yardımcılarını aramak, mülakat randevusu almaya çalışmak adeta günlük yaşamın olağan işlerinden biri haline gelmişti.
Ama olasılıklar giderek zayıflıyordu. Öyle ya, siyasi mesleğinin en ışıltılı haftasını yaşayan bir lidere ulaşmak bunca kolay olmamalıydı.
’Türkiye’yi istemiyorlar’
Champs Elysees bulvarındaki George V metro istasyonundan çok farklı Strasbourg St.Denis metro istasyonu.
Burada da kaldırıma yığılı, alıcı bekleyen Noel ağaçları var ve burada da dükkanlar ışıltılı Noel süslemeleriyle bezenmiş ama, adeta başka bir kentin sokakları burası.
Burası göçmen mahallesi, erkekler kaygılı, ürkek. Gençler öfkeli, bıkkın. Kadınlar tasalı, yorgun.
Bir kebapçıya giriyorum, bazıları ’gyro’ bazıları ’sandwich grec’ diye anılan dönercilerden birine.
Nasılsa anlaşılıyor Türkiye kökenli olmadıkları Mağrep göçmenlerinin.
Cezayirliymiş..
"Türkiye sizce Avrupalı sayılabilir mi? Avrupa’da yeri var mı?" diye soruyorum, "Yok, istemiyorlar..." diye yanıt veriyor.
Okullarda Türkiye büyük çoğunluğu Asya kıtasında olan bir ülke olarak öğretiliyor.
Çocuk yaşlardakilerden eski cumhurbaşkanlarına dek, Fransızlar için coğrafi çizgiler çok önemli.
Avrupa’nın nerede başlayıp nerede bitmesi gerektiği de.
Cezayir asıllı dönerci sesini kaydetmeme izin vermiyor, Türk esnafın kendileriyle kaynaşmadığından yakınıyor.
"Çok kapalı Türkler içlerine" diyor.
Bu eleştiriyi garipsiyorum, ama benzer bir yorumu da birkaç gün sonra Strazburg’daki pazarda kot satan bu kez Tunuslu bir pazarcıdan işitiyorum.
Konuştuğum sosyal uzmanlar da doğruluyor bu yargıyı; Fransa’daki göçmen Türkiyeliler yalnız; toplumun diğer unsurlarına kapalı, soyutlanmış.
Fransızların Türkiye’yle ilgili olarak son aylarda tırmanan tartışmaları da kuşkusuz bir red olarak algılanıyor Türkiyeli toplum içinde.
Soyutlanmışlığın gözle görülmeyen duvarları kalınlaşıyor belki de.
’Çok kimlilik anlaşılması güç bir kavram’
Bir Türk lokantasına gidiyoruz Paris’te yaşayan bir grup eski ve yeni dostla.
Londra’da da bir dolu Türk lokantası olduğundan Londra ve Paris usulü hünkar beğendi kıyaslaması yapmayı tasarlıyor değilim ama asıl amaç maç izlemek.
Hatırlarını kırmıyorum, ama birden bir masa dolusu Fransızı saptıyorum.
Tam da yaşlı Fransızlarla konuşma fırsatını bulamadığımı düşünüp telaslanmaya başlamışken.
Hünkar beğendi askıya alınıyor, mikrofon ve kayıt cihazını çıkarıp, 8 kişilik "troisieme age" yani 60 yaş üzerindeki gruba usturuplu bir anda, yani yemekleri bitmiş, kahveye sıra gelmişken yaklaşıyorum.
Acaba Türkiye ve Avrupa Birliği üstüne konuşurlar mı?
Güler yüzlülükle karşılanıyorum, için için ’şimdi bir Türk lokantasında oldukları için gereksiz iltifatlara kalkışacaklar’ diye düşünerek...
Sağımdaki emekli yargıç, İstanbul tutkunu.
Coğrafi sınırları önemsemiyor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılmasının yararlı olacağına inanıyor kuvvetle.
Ama diğerleri aynı görüşte değil, birden hararetle Türkiye, Türkler tartışılmaya başlanıyor kahve fincanları arasında.
Hanımlar kararsız, Türkiye’nin yeri ve nerede yeralması konusundaki sorulara yanıt bulamadıklarını söylüyorlar.
Ve masanın öte ucundaki bey, piposunu yakarken, hiç kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle, "Türkiye Avrupa ülkesi değildir, olamaz" diyor.
Diğerleri hafif rahatsız olmuş görünüyorlar, havayı yumuşatmaya çalışıyorlar, ben de burada bir gazeteci kimliğiyle bulunduğumu, amacımın da Fransız kamuoyunun tutumunu saptamak olduğunu vurguluyorum.
Fransızların, belki de kendi Müslüman topluluklarıyla ilişkilerinde nicedir yaşadıkları huzursuzluk, şimdi Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olma istekleriyle mi çakışıyor diye soruyorum kendime.
Fransızların kafası karışmış, İstanbul’a, Kapadokya’ya, Efes’e tutkulu bir hayranlıkları var ama siyasi ve ekonomik anlamda sınırlarını daha kesin çizmek istiyorlar.
Kimlik sorunu sık sık karşıma çıkıyor son yıllarda.
Güney Kıbrıs’ta, daha yeşil hat açılmamışken yaptığım mülakatlar, Selanik ve çevresinde Anadolu kökenli muhacir ve mübadillerle söyleşiler ve şimdi de Fransa’daki yoklamalar sırasında.
İnsanlar kiminle ve o kişinin hangi kimliğiyle konuştuklarından emin olmak istiyor hep.
Çok kimliklilik anlaşılması hala güç bir kavram birçokları için.
Artık kiminle olduğunu anımsayamadığım bir telefon konuşmasında, sekreter hanıma Fransızca soyadımı not ettirirken, anlam veremediğini görünce eşimin Fransız olduğunu açıklamak zorunda kaldığımda, "Aa, ne kadar iyi madame!" demesine, gülümsüyorum.
Evet, burası gerçekten Fransa.
BBC TÜRKÇE
Yayın Tarihi :
12 Aralık 2004 Pazar 13:56:16