Üniversite bireyler için özgürlük, kurum için de bağımsızlık ve özerklik ister. Üniversitelerde yandaşlık değil, liyakat ölçü olmalıdır
12 Eylül döneminde çıkartılan YÖK yasasının yıldönümü bu 6 Kasım’da da protestolarla anıldı. Üniversiteler ve öğretim üyeleri askeri rejimin en önde gelen hedefleriydi. Çünkü öğretim üyeliğinin içerdiği formasyon ve profesyonel çıkar ile demokratik bir toplumun en temel ilkesi arasında başka bir meslek dalında olmayan bir uyum vardır: İkisinde de düşünce ve ifade özgürlüğü, vazgeçilmez bir önkoşuldur. Bir üniversitenin var olabilmesinin ve öğretim üyelerinin görevlerini doğru bir şekilde yapabilmelerinin tek yolu, bu temel özgürlükten geçer. Üniversite elemanlarının kendi profesyonel öncelikleri ile toplumdaki yaygın demokrasi talepleri arasında doğal bir süreklilik vardır ya da olması gerekir.
12 Eylül rejiminin iddiası, üniversitelerin siyasetten arındırılması gerektiğiydi. Bu tanıma göre üniversitelerde farklı görüşlerin ifade edilmesi siyaset oluşturuyor, devletin ideolojik güdümünde olması ise siyaset sayılmıyordu. Ancak, demokratik toplumlarda devletin hangi görüşe sahip olduğu hükümetten hükümete değişebilecek bir konu olduğuna göre, her hükümet değişikliğinde neyin mutlak doğru kabul edildiği, neyin ise siyaset sayıldığı da değişebilecek konulardır.
Buna karşılık, “devlet” ile “hükümet” arasında keskin bir kavramsal ayrımın yapıldığı ülkemizdeki genel kabule göre, en derin doğruyu devlet bilir, hükümet ise bu derin doğruları sorgulamadan, daha yüzeysel ve güncel konularla ilgilenmekle yetinir. Bu durumda, üniversite yöneticilerinin saptaması Cumhurbaşkanı’nın yetkisine bırakılıp, hükümetin bu konuya el atmasına olanak tanımamak yeterli garanti sağlayabilirdi. Ne var ki, bu formülde, “devlet” diye yüceltilen kurumların yöneticilerinde de bir değişim olduğu takdirde ne gibi sonuçlar doğacağı hesaba katılmamıştı.
Çok değil, bir-iki yıl öncesine kadar, bugünkü iktidar henüz Cumhurbaşkanlığı makamına sahip değilken, hükümete muhalefet amacı güden YÖK ve onun üniversiteleri, kurumsal katılımla sık sık Anıtkabir’e yürüyüşler yapardı. O dönemde ben ve benim gibi düşünenler, istersek kendi adımıza Anıtkabir’e yürüyebileceğimizi ama bir kurum olarak böyle yürüyüşlere katılmanın yanlış olacağını ifade ederdik. Çok basit bir nedenle: Üniversiteler, her türlü siyasal görüşün tartışılıp derslerde ve seminerlerde incelenebileceği yerlerdir. Üstelik, bunlar, örneğin bir sosyal bilimci olarak benim özellikle araştırmam, incelemem ve derslerde, seminerlerde tartışmam gereken konulardır. Üniversitede siyasete elbette yer vardır ancak üniversite, bir kurum olarak, fikir özgürlüğü ve demokrasi dışında hiçbir ortak siyasal görüşe kurumsal olarak bağlı olamaz. Olduğu takdirde, mensuplarının farklı görüşlere sahip olma özgürlüğü, yani orasının bir üniversite olma özelliği, ortadan kalkar.
AKP’ye güvenmek
AKP iktidarı bugün Cumhurbaşkanlığı makamını da kontrol eder durumda. Partinin önde gelen kurucularından Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı sıfatıyla önce YÖK Başkanı’nı, ardından çok sayıda üniversite rektörünü kendi dünya görüşüne yakın isimler arasından seçip atadı. Bunun sonucunda, beklenebileceği gibi, Anıtkabir’e yürüyüşler de son buldu. Ama üniversiteler siyasi kimlikten arındı mı? Tabii ki hayır!
Bundan altı yıl kadar önce, o dönemde Dışişleri Bakanı olan Gül’ün bir sözüne atıfla başladığım bir yazımda (bkz: “AKP Neyi Amaçlıyor?” Radikal İki, 20 Temmuz 2003), özetle şunları söylemiştim: “AKP hükümeti her ne kadar AB reform yasalarını ardı ardına, demokrat kişi ve kesimlerin takdirini toplar bir şekilde çıkarma başarısı gösteriyorsa da, YÖK düzenini değiştirme konusunda bir tutukluk içerisinde. Eğer bunu, AKP yönetimine zaman zaman yakıştırılan ‘beceriksizlik’ sıfatı ile açıklamayacaksak, bir siyasal kültür sorunu olarak anlamamız gerekir. AKP’nin eleştirel önceliği başörtüsü sorunu olarak belirmekte, siyasal yöntem olarak da YÖK’ü kaldırmaktan ziyade, ele geçirmenin yolunu arıyor gibi gözükmektedir. Ancak, YÖK sorunu, başörtüsü yasağı ile sınırlı tutulamaz.” Ardından şunu eklemiştim: “YÖK düzeninden, ben dahil, daha kurulduğu an itibarıyla doğrudan zarar görmüş olan yüzlerce öğretim üyesi var. Aradan geçen yıllar boyunca, hem YÖK düzeninden hem de mevcut YÖK yönetiminin işleyişinden şikayetçi hale gelmiş olan yine sayısız öğretim üyesi ve öğrenci oluştu. Neden yeni bir yasa için bunların katkısı aranmıyor?”
Bu sözlerimden dolayı bazı arkadaşlarım beni uyarmıştı: Nasıl oluyor da AKP yönetimine güvenip işbirliği teklif ediyordum? Gerçekten de, muhalefette oldukları dönemde YÖK yasasını, kurumlarını ve yöneticilerini sık sık eleştiren AKP kadrolarının, görünüşte demokrasi ve özgürlük talepleriyle ifade ettikleri bu eleştirilerin sadece başörtüsü konusuyla sınırlı olduğu bugün açıkça ortaya çıktı. Bugün, AKP yandaşlarının yönetime geldiği üniversitelerde başörtülü öğrenciler rahatlıkla kampüslere ve derslere girip çıkabiliyor. Yandaşlarının kısmi sorunu böylece giderildikten sonra, AKP yönetiminin bir askeri rejim tarafından oluşturulmuş ve üniversitelerde ancak askeri bir düzene yaraşır emir-komuta sistemi kurmuş olan YÖK yasası ve kurumlarına çok güzel uyum göstermiş olduğu görülüyor.
O halde, beni eleştiren arkadaşlarım haklı mı çıktılar? Ben ve benim gibi düşünenler, o zaman da, daha önce ve daha sonra da, kararlı ve tutarlı bir biçimde, iktidara gelenin keyfince kullanabildiği merkezi bir yapıya sahip olan ve üniversitelerimiz ile ülkemize büyük zararlar veren YÖK düzenine karşı olduk ve bir an önce kaldırılmasını veya değiştirilmesini talep ettik. Buna karşılık birçoğumuz için başörtüsü hiçbir zaman sorun olmadı. AKP sadece başörtüsü gibi kendine özgü nedenlerle YÖK’e karşı çıkıyor olsa bile, ben ve benim gibilerin farklı nedenlerinin de buna eklenmesi eğer YÖK düzenini ortadan kaldırmaya yetecek idiyse ve AKP kendi yandaşlarının özgürlüğünü sağlamak için benim özgürlüğümü de savunmak zorunda kalacaktıysa, bunun hiçbir zararı olamazdı.
AKP benim özgürlüğümü tanımasa bile, ben başörtüsü kullanmak isteyen öğrencilerin özgürlüğünü savunmaya devam ettim ve hâlâ da ediyorum. Ama artık AKP’den kendi fikir ve eleştiri özgürlüğüme destek alma olanağına sahip olmadığımı düşünüyorum. Çünkü artık AKP kadroları üniversitelerin yönetimini ele geçirdi ve özgürlük vaatleri son buldu. Akademik önceliklerden ziyade yandaşlığa dayalı kadrolaşma hızla devam ediyor.
12 Eylül döneminden bugüne değişen fazla bir şey yok. Öğretim üyeleri hâlâ siyasi ve ideolojik kıstaslar göre değerlendiriliyor, yandaşlık derecelerine göre birtakım görevlere getiriliyor veya görevlerden alınıyorlar. 12 Eylül döneminde de, gerçek bir otoriteye sahip olmayan bazı insanlar belli görevlere getirilerek güçlendiriliyor ve bu yolla baskıcı rejime sahip çıkartılıyorlardı. Yine şimdi olduğu gibi, o dönemde de, geri kalanların kafaları karışıyor, bir umutla beklemeleri sağlanıyor, insanlar kendi aralarında bölünüyor ve birbirlerine düşüyorlardı. Bu bölünmeler, tepeden inmeci otoriter yönetimleri kolaylaştırıyordu.
Oysa üniversite bireyler için özgürlük, kurum için de bağımsızlık ve özerklik ister. Üniversitelerde yandaşlık değil, liyakat ölçü olmalıdır. Üniversiteler, YÖK gibi merkezi bir düzenle ve emir-komuta zinciri içinde yönetilemezler. O zaman orası üniversite olmaktan çıkar. İktidara gelenin bir araç olarak kullandığı YÖK düzeni derhal ortadan kaldırılmalı, Türkiye üniversiteleri çağdaş bir yapıya kavuşturulmalı.
HALDUN GÜLALP: Prof. Dr., YTÜ