Toplumun din adamı ihtiyacını karşılamak amacıyla açılmış olan bu okullar, günümüzde eğitim kalitesi açısından yetersiz kalmakta ve fonksiyon sorunu yaşamaktadır. İmam-hatip liseleri, meslek lisesi çatısı altından çıkarılmalı ve mezunları iki ya da dört yıllık yükseköğrenim gördükten sonra din adamı olarak görev yapabilmelidir
Katsayı farkı, 1999’dan beri genel ve mesleki lise mezunlarının yükseköğretime geçişini etkilemektedir. Yıllardan beri tartışılan ve kangren halini alan bu uygulama, YÖK’ün kaldırmak istemesiyle yeniden kamuoyunun gündemine girdi.
YÖK’ün uygulamayı kaldırma kararının Danıştay tarafından bozulması, süreci bir kaosa dönüştürdü. Kurumlar arası gerginlik devam ederse, YÖK’ün ümit verdiği öğrencilerin psikolojisi olumsuz etkilenecektir.
Sorun masasının üzerinden atılamayan bu gündem maddesine göre; öğrencilerin mezun oldukları okul türleri, üniversiteye girişte tercih edebilecekleri alanları sınırlandırmaktadır. Dahası, özellikle mesleki eğitim veren bir okuldan mezun olan öğrencinin yükseköğretim arzusu hayale dönüştürülüp buharlaştırılmaktadır.
Bu buharlaştırmanın amacı: Kendi alanları dışında tercihte bulunan mesleki eğitim mezunlarını dezavantajlı duruma düşürerek, kendi alanlarındaki mesleki programları tercih etmeye zorlamaktadır. Diğer bir ifadeyle; farklı katsayı uygulaması yoluyla öğrencilerin mezun oldukları alanlarda yükseköğrenim görmeleri öngörülmektedir. Bu konuyu üç görüşe göre ele almak istiyorum.
Yukarıdaki öngörüye dayanan görüşe göre; mesleki eğitim veren okullarda iş dünyasının ihtiyacı olan nitelikli ara eleman yetiştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu amaca yönelik olarak teorik ve pratik eğitim verilmektedir. Bu tarz mesleki eğitim almış bir kişinin, yükseköğretime yönlendirilmesi, ülkenin sanayisini ve gelişimini olumsuz etkilemektedir. Bu durum ülkenin çıkarına değildir ve ekonomik açıdan da büyük bir kayıptır.
Teorik açıdan bakıldığında bu görüş, doğruluk oranı yüksek bir varsayımdır. Ancak iş pratiğe dönüştüğünde geçersizdir. Çünkü Türk iş dünyasının, mesleki eğitim veren ortaöğretim kurumlarını yeterince önemsediğinden, desteklediğinden ve bu kurumlarla sistematik bir işbirliği içinde olduğundan söz etmek, açıkçası pek mümkün değil. Türk iş dünyası, sözde nitelikli eleman ihtiyacı olduğunu söylese de, üniversite mezunları da dahil olmak üzere ucuz eleman çalıştırma niyetinden geri durmamaktadır. Tabii bu olayda iş dünyasının, ülkenin orta ve yükseköğretim kurumlarının verdiği eğitime tam güvenememesinin de payı bulunmaktadır.
Bu yüzden orta ve yükseköğretim kurumlarının kendini sorgulaması ve nitelikli eleman yetiştirmek için kaliteli bir eğitim düzeyine ulaşma planları yapması gerekmektedir. Buna paralel olarak; devleti temsil eden hükümetin özellikle eğitim düzeyini de göz önüne alarak sosyal haklar noktasında yasal düzenlemelere gitmesi ve orta ve yükseköğretime dayalı ara eleman yetiştirmede iş dünyasının aktif rol üstlenmesini sağlaması gerekmektedir. Ara eleman yetiştirme görevi ve hedefi, gelişen dünya şartlarına göre sadece ortaöğretimdeki mesleki okulların
üzerine bina edilemez. Böyle bir düşünce sanayi devrinden teknoloji devrine dönüşümün yaşandığı günümüz dünyasında büyük bir hata olur.
İkinci görüşe göre de mesleki eğitim mezunları, kendi alanları dışındaki farklı alanlarda yükseköğretim imkânından faydalanabilmeli ve bu istekleri engellenmemeli. Üniversite eğitimi almak, şartları yerine getiren her insanın en doğal hakkıdır.
Gelişmiş ülkelerin eğitim sistemlerine bakıldığında, mezun olunan okul türüne bakılmaksızın bütün başarılı öğrencilere yükseköğrenim imkânı sunulmaktadır. Ülkemizde de bu hak, teoriye dayalı bir anlayışa hükmeden katsayı uygulamasıyla baltalanmamalıdır.
Aslında Cumhuriyet tarihinden günümüze kadar üzerinde kaç yama olduğunu saymakta zorlandığımız Türk eğitim sistemindeki çarpıklıklar ve yetersizlikler bu süreçte ortaya çıkmaktadır. 1982’deki anlayışla kurulan YÖK’ün çatısı altındaki üniversiteler, ortaöğretim kurumlarını tamamlamakta yetersiz kalmaktadırlar. Öğrenci kontenjanının %60-65 oranını öğretmen yetiştirmeye ayıran yükseköğretim kurumları, mesleki eğitim mezunlarına kendi alanlarında yeterli imkân sunmak yerine maalesef öğretmen fabrikası gibi faaliyet göstermektedirler. Ayrıca burada küçük bir parantez açmak istiyorum: Sanırım her öğretmen ataması sürecinde futbol maçlarındaki gol sonrası sevinç enstantanelerini hatırlatan davranışlar, başka bir ülkede yaşanıyor!
Son görüşe göre bu katsayı uygulamasının tek amacı; imam-hatip liselerinin önünü kesmek ve bu okullardan mezun olan kişilerin yükseköğretime geçişini engellemektir. Katsayı uygulaması, ideolojik gözlüklerle alınmış bir karar olarak algılandığı zaman bu görüşe ulaşmak kaçınılmazdır. Ancak bu görüşü savunanların da ideolojik gözlüklerini çıkarması gerekmektedir.
Toplumun din adamı ihtiyacını karşılamak amacıyla açılmış olan bu okullar, günümüzde eğitim kalitesi açısından yetersiz kalmakta ve fonksiyon sorunu yaşamaktadır. Yani 1950 ve 60’lardaki imam-hatip lisesi mezunlarının başarılarını destanlaştırarak avunmaktan ve teselli bulmaktan vazgeçilmelidir. İmam-hatip liseleri, meslek lisesi çatısı altından çıkarılmalı ve mezunları iki ya da dört yıllık yükseköğrenim gördükten sonra din adamı olarak görev yapabilmelidir.
SON SÖZ: “Çocuklarınız, sizlerin çocukları değildir. Onlar, hayatın kendine duyduğu hasretin oğulları ve kızları. Onlara sevgilerinizi verebilirsiniz, fakat düşüncelerinizi veremezsiniz. Çünkü onların kendi düşünceleri vardır.” diye yıllar öncesinden seslenir, Halil Cibran ‘Ermiş’ isimli kitabında. Peki, biz ne yapıyoruz? Ülkemizin geleceğinin garantisi olan gençlerimizin düşüncelerini, görüşlerini hiçe sayarak onları kendi ideolojilerimize kurban ediyoruz. Kimse kusura bakmasın ama büyüklerin ideolojik körlüğüne ve kavgasına feda edilecek bir tane bile genç olmamalı. Bunu engellemek içinde eğitim sisteminin normları gözden geçirilmeli ve göreve gelen her bakanın veya yöneticinin sisteme dokunması engellenmelidir. Yoksa “Bu ne yaman katsayı anne!” şarkısını daha çok dinleriz.
Ömer Kanat: Hamburg Üniversitesi Eğitim Bilimleri doktora öğrencisi