Türkiye'de üniversite mezunlarının birçoğu, öğrenim gördüğü alanın dışında çalışıyor. İşverenler büyük şehirlerdeki belli başlı üniversiteler dışından başvuru kabul etmiyor. Beceri yetersizlikleri okuldan işe geçişi zorlaştırıyor. Üniversiteler özel sektörün eleman ve teknoloji ihtiyaçlarına cevap verir konumda değil
Üniversiteler öğretim piramidinin en üst kademesinde yer alan kurumlardır. ‘Üniversite’ Latince Universitas sözcüğünden gelmektedir ve aslında Türkçe’deki lonca sözcüğünün karşılığıdır. Bologna Üniversitesi (1088) ve Paris Üniversitesi (1160) bu tür üniversitelerin ilk örnekleridir.
Üniversite bugün bilinen haline gelmeden önce pek çok değişik formlarda faaliyette bulunmuştur. İlk önce kilise merkezli üniversiteler kurulmuş, bu üniversiteler din adamlarının eğitimini üstlenmiştir, Daha sonra kurulan üniversiteler ise bilimsel bilgiyi odak almış, öğretimin yanı sıra araştırma ve kültür oluşturma işlevlerini de yüklenmişlerdir. (Von Humbolt Üniversitesi) Bir sonraki aşamada ise üniversiteler bilginin üretimi (araştırma), bilginin sunulması (dersler) ve dağılımından (yayınlar) sorumlu kurumlar haline gelmişler; daha sonra buna topluma hizmet sunma eklenmiş, böylece dörtlü bir işlevi yerine getiren bir modele geçmişler, yani multiversite halini almışlardır. Bu süreç, üniversitelerden beklentileri artırmış ve yükseköğretimin yeniden yapılandırılması gündeme getirilmiştir.
Aslında üniversite 1000 yıllık bir kurumdur; ancak, 20. yüzyılın ikinci yarısıyla birlikte pek çok yeni üniversite türü ortaya çıkmıştır. Bu sayede yüksek öğretim elitist olmaktan çıkmaya başlamış, daha geniş kitlelere ulaşabilir hale gelmiştir. Özel kuruluşlar eliyle yükseköğretimin sunumu değişik biçimlerde gerçekleşmektedir.
Bunlar arasında kâr amacı gütmeyen (non-profit) vakıf üniversiteleri (Harvard, Stanford), kâr amacı güden (for-profit) kurum üniversiteleri (University of Phoenix, Dewry University), şirket (corporate) üniversiteleri (Motorola University, Oracle University), sınır ötesi (transnational) üniversiteler (Nottingham, The Apollo Group) ve sanal (virtual) üniversiteler (Tec de Monterry) bulunmaktadır.
Türkiye’de ise üniversite kurumu 1933 yılında Darülfünun’un kaldırılmasıyla ve İstanbul Üniversitesi’nin kurulmasıyla başlamıştır. Daha sonra Karadeniz Teknik ve Ankara Üniversiteleri ve ardından da Karadeniz Teknik ve Orta Doğu Teknik Üniversiteleri, Amerikan üniversite modeline göre kurulmuşlardır. 1923-2008 yılları arasında Türk üniversitelerinin çok yol kat ettiği görülmektedir. 1923 yılında 307 öğretim elemanı ve 2914 öğrenci bulunmaktayken, 2008 yılı itibarıyla yüksek öğretim sisteminin içinde 90 bin 766 öğretim elemanı ve 2 milyon 372 bin 136 öğrenci ve 94 devlet ve 38 vakıf üniversitesi bulunmaktadır. Niceliksel açıdan bakıldığında çok büyük bir gelişme ve başarı olarak görülebilecek bu sayılar aslında gerçek bir başarıyı işaret etmekte midir?
Üniversitelerden artan beklentiler ‘Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi-Taslak Plan’ da (2006) aşağıdaki şekilde belirlenmiştir:
* Daha fazla öğrenciye ve daha geniş bir yaş gurubuna eğitim vermek, yani kitleleşmek (massification)
* Hızla üretilen yeni bilgilerin ve oluşan yeni bilgi alanlarının tümünü kapsayacak şekilde programlarını genişletmek (academic expansion)
* Eğitimde mezunların iş bulabilmesine, araştırmada ise bilginin yanı sıra uygulanmasına da yönelmek (relevance)
* Toplumla güçlü köprüler kurarak bölgesel ve ulusal kalkınmaya daha fazla katkıda bulunmak
* Paydaşlarına hesap verebilen, açık ve saydam yönetişim modelleri geliştirmek (accountability)
Tüm bu beklentileri, göreli olarak azalmakta olan kamusal kaynaklar ile karşılayabilmek ise giderek zorlaşmıştır. Diğer ülkelerde de aynı sorunla karşılaşılmış, üniversiteler neo-liberalleşmek zorunda kalmışlardır. Yıllar içinde pek çok ülkede hükümetlerin bir üniversitenin işletme harcamalarına katkısı yüzde 80’lerden, yüzde 10’lara düşünce, aynı zamanda yüksek öğrenime de talep artınca bu talebi karşılamanın maliyeti çok artmıştır. Örneğin, İngiltere’de nüfus artış oranı düşmesine rağmen üniversite eğitimi talebi yüzde 7,2 artmıştır.
Durum böyle olunca üniversiteler şunları yapmışlardır. İlk olarak üniversite harçlarını artırmışlar; dolayısıyla maliyeti öğrencilerin üzerine yıkmışlar, öğrenciler öğrenimden faydalananlar konumundan çıkıp tüketici ve borçlu konumuna gelmişlerdir. Daha sonra da endüstri ile ortak araştırma projelerine girmiş, gerçeği arama misyonlarını yitirip kâ peşinde koşan kurumlar konumuna gelmişlerdir.
Son olarak ise giderek artan sayıda geçici ve yarı zamanlı işgücü istihdam etmiş; bu işgücü bilgiyi üretmek ve yaymak işlevini görmesi gereken üniversiteler için yeterli niteliği karşılayamamışlardır. Yani, üniversiteler neo-liberal olmuşlardır. (Neo-liberalizm ve Yüksek öğretim, Mart 09 2009, New York Times)
Measuring Up 2008 Yüksek Öğrenim Raporu’na (U.S.A) göre bir ülkenin yüksek öğretimdeki başarısını/başarısızlığını ölçen kriterler şunlardır: Yükseköğrenime hazırlıktaki başarı; yükseköğrenime katılımın yüksekliği; yükseköğrenimin aile/öğrenci tarafından maddi olarak karşılanabilmesi; yükseköğrenime katılanların üniversiteyi bitirebilmesi; yükseköğrenim mezunlarının ülke ekonomisine katkısı ve üniversite eğitimi almış vatandaşların yaşamla ilgili bilgi ve becerileri. Türk üniversitelerinde bu kriterlerin karşılanması konusunda pek çok zorluk yaşandığı bilinen bir gerçektir ve ortaya çıkan tablo hiçte iç açıcı değildir.
Yüksek öğrenime hazırlıktaki başarı Türkiye’de 28 ilde 41 lise 2008 ÖSS sınavında üniversiteye hiç bir öğrenci sokamamıştır. Her yıl ortalama 1 milyon 600 bin öğrenci üniversite sınavına girmekte, bunlardan yalnızca 200 bini dört yıllık bir lisans programına yerleşebilmektedir.
Yükseköğrenime katılımın yüksekliği
Yüksek öğretimdeki okullaşma oranları diğer ülkelerle karşılaştırıldığında, 18-24 yaş arası üniversiteye kayıt olan öğrenci yüzdeleri Kore’de yüzde 53, Finlandiya’da yüzde 32, Türkiye’de ise yüzde 18’dir.
Yükseköğrenimin aile/öğrenci tarafından maddi olarak karşılanabilmesi
Türk üniversitelerinde harçlarının azlığı/çokluğu sorununun çözümü sağlanamamış ve hâlâ verimli işleyen bir burs sistemi çalıştırılamamıştır.
Yükseköğrenime katılanların üniversiteyi bitirebilmesi
2007 yılında dört yıllık bir lisans programında okuyup, ön lisans alarak üniversiteyi bırakanların sayısı 3467’dir.
Yükseköğrenim mezunlarının ülke ekonomisine katkısı
Türkiye’de üniversite mezunlarının yüzde 40’ı iş bulamamaktadır.
Üniversite eğitimi almış vatandaşların yaşamla ilgili bilgi ve becerileri
Türkiye’de üniversiteyi bitirenler üzerine yapılan araştırmalar mezunların birçoğunun öğrenim gördüğü alanın dışında çalıştığını, girdikleri mesleki sınavlarda başarısız olduğunu göstermektedir. Bir başka gösterge ise işverenlerin büyük şehirlerdeki belli başlı üniversiteler dışından başvuru kabul etmemeleridir. Beceri yetersizlikleri okuldan işe geçişi zorlaştırmaktadır. Üniversiteler özel sektörün eleman ve teknoloji ihtiyaçlarına cevap verir konumda değildirler.
Aslında yapılması gerekenler çok açıktır. Yukarıda bahsi geçen altı kriterin Türkiye’de hangi derecede karşılanabildiği sorusu ivedilikle sorulmalı ve bu kriterler doğrultusunda eksikler tamamlanmalıdır. Günümüzde yükseköğretim kurumlarında tüm düzeyler için önem taşıyan başlıca ilkeler şöyle sıralanmıştır (‘Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi-Taslak Plan’ 2006):
* Akademik özgürlük ve yönetsel özerklik
* Üretkenlik ve kaliteye verilen önem
* Etkin kaynak kullanımı
* Mali özerklik
* Saydamlık
* Hesap verebilirlik
* Farklılaşma
* Esneklik
* Katılıma açık olma
* Toplumla ilişki ve uluslararası ilişkilere verilen önem yine aynı raporda ‘bu ilkelerin yükseköğretimde uygulanması önemli bir zihniyet değişikliğini öngörmektedir. Dolayısı ile yönetim organlarının yapısının görev ve yetkilerinin yeniden düşünülmesi ve düzenlenmesi gerekmektedir. Böyle bir yenilenme süreci geçmiş birikimleri, deneyimleri ve gelenekleri tümüyle göz ardı edemez.
Dolayısıyla, değişmesi gerekenle korunması gereken arasında sağlıklı bir denge tutturulmasının önem taşıdığına inanılır. 2009 yılına gelindiğinde bu raporun önerdiklerinin hiç olmazsa bir kısmının bile hayata geçirilememiş olması kaygı vericidir. Popülist amaçlı alınan siyasal kararların yerine, politika yapıcılar ve tüm üniversite aktörlerinin sistemi bir bütün olarak ele alması gerekmektedir. Her ile bir üniversite sloganıyla kurulan üniversitelerin bulundukları ili sosyal ve ekonomik açıdan yukarıya çıkarmakta oldukları doğrudur. Türkiye’de hem aileler hem öğrenciler üniversite eğitimini geleceğe yatırım olarak görmektedirler ve maliyetini karşılamaya hazırdırlar.
Üniversitede okumanın maliyetini düşündüklerinde öğrenci kredisinin getirisinin, alacakları tüketici kredilerinden daha yüksek olduğunu düşünmektedirler. Gallup 2007 Araştırması’nda ‘Öğrenim kredisi alamasaydınız üniversite eğitiminizi erteler miydiniz?’ sorusuna yüzde 68’lik bir oran ‘hayır’ demiştir. Ancak, artık üniversitede alınan öğretimin ve diplomanın işlevinin ne olduğu sorgulanmaya başlanmıştır; çünkü yeni dünya düzeninin gereklerini karşılayabilecek nitelik ve becerilerle donatılmış bireyler yetiştirmekte zorlanmaktadırlar. Üniversitelerin değişimleri yaratabilmeleri veya yakalayabilmeleri için akreditasyon sistemini, çıktıları ölçen değerlendirme sistemini, eğitim-öğretim süreçlerinin tasarımını, planlamasını, uygulamasını ve denetimini sağlayan sistemleri bütünsel bir yaklaşımla uygulamaları gerekmektedir. Üniversiteler toplumun itici gücüdür; ancak üniversiteler değişince toplum da değişecektir.
Selçuk Pehlivanoğlu: Türk Eğitim Derneği Genel Başkanı