G-20'nin gelişmekte olan ekonomilerin gazını almak için oluşturulmuş bir platform olduğunu düşünürdüm ama 2008 krizi G-20'ye bakışımı değiştirdi. Bir zamanlar sadece G-7'yi bilirdik. ABD, Japonya, Almanya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada'nın oluşturduğu G-7 öyle etkili ve güçlü bir kulüptü ki, sadece dünya ekonomisine değil, dünya siyasetine de yön verirdi.
‘Sosyalist Blok'un karşısında kapitalist dünyanın karşılaştığı sorunları ve girdiği çukurları aşmasının yolunu arar, çoğunlukla da bulurdu. Sonra sosyalist blok çöktü, G-7 arasına Rusya'yı da alarak G-8 oldu. Hikâyenin sonrasını daha iyi hatırlıyoruz. Çin, Hindistan ve Brezilya gibi bir zamanların üçüncü dünyacıları birer üretim devi olunca resim değişmek zorunda kaldı ve G-20 doğdu. Dünyadaki üretimin yüzde 80'inin gerçekleştiği bir grup oldu.
G-8, G-20'nin gölgesinde kaldı
G-8 ise G-20'nin gölgesinde kaldı. Sanki G-20 toplantısına hazırlık amacıyla yapılan alt komite toplantılarından biri hüviyetine büründü. Gelişmiş ekonomiler arasında ortaya çıkabilecek görüş farklılıklarının G-20 toplantısına getirilmeden çözülmeye çalışıldığı ve böylece G-20'de daha başarılı sonuçlar alınmasına yardımcı olan bir platform.. Bush döneminde ABD, G-20'yi öne çıkardı. Savunduğu görüşlerin bazılarını G-20 içindeki ‘dostlar'ına söyleterek, önerdiği çözümlerin ‘Made in America' görüntüsünden uzaklaşmasını amaçladı. Obama yönetimi de G-20'yi küresel sorunların çözümünde temel adres olarak göstermeye devam ediyor.
Bu hafta sonu yapılacak G-8 ve G-20 toplantıları da aynı çerçevede gerçekleşecek. Bence son dönemde yapılan toplantılar arasında en zor geçecek olanı bu. Washington ve Londra toplantılarında daha kolaydı. Çünkü kriz patlamış, herkes duvara çarpmış ve acilen bir çözüm aranıyordu. Görüş ayrılıklarını sürdürecek çok uygun bir ortam yoktu. Şimdi ise farklı. Küresel büyüme var ama dünyanın her tarafında farklı boyutta bir büyüme bu.
İki temel ekonomik güç olan ABD ile Avrupa arasında bazı temel görüş ayrılıkları var. Daha gayri resmi bir görüntüye sahip olan G-8 toplantısında sorunların azalatılmasına çalışılacak. Daha resmi görünümdeki G-20'de ise geleceğe damgasını vuracak temel kararlar alınmaya çalışılacak. Ama zor olacak. "Teşvikler sürsün mü yoksa kemerler sıkılsın mı?" En temel görüş ayrılığı bu noktada çıkıyor. Avrupa bütçe açığı ve borç stoku sorununu en derin şekilde yaşıyor. ABD ise küresel ekonominin büyüyememesinden kaygılı. Avrupalılar "Teşvikleri çekelim, bütçelere düzen verelim" havasında. ABD ise "Sakın böyle bir şey yapmayın, dünyayı yeni bir resesyona sürüklemeyin" diyor. Nobel ödüllü Krugman gibi iktisatçılar da "Dünyanın daha fazla teşvike ihtiyacı var" diyerek, Washington'a arka çıkıp, kamuoyu desteği veriyor.
Avrupa'nın derdi kısa vadeli
Oysa Avrupa'nın derdi daha kısa vadeli. Büyümeden çok, düşen kredi notlarına ve zordaki bankalara odaklanmış. Borç stoku sorununu çözmezse koca euro sistemi göçüp gidecek. Anlayacağınız bir tür ölüm-kalım meselesi. Baksanıza Soros bile "Euro çökebilir" demeye başladı. Bu ortamda Krugman gibileri daha fazla teşvik derken, İngiltere, tarihinin en sıkı bütçelerinden birini hazırlıyor. Vergi artışı ve ücret kısıntısı gibi talebi sarsacak iki basit motif üzerine oturtulmuş bir bütçe. AB'nin üç büyük ekonomisi bankalara yeni vergi konusunda fikir birliği yapıyor.
Bankalar bu yükü tüketiciye yansıtmaz mı? Yansıtır. Krediler daralmaz mı, daralır. Peki bunların olacağını Alman, Fransız ve İngiliz otoriteleri bilmiyor mu? Biliyor. Ama öncelikleri çok farklı. Asıl mesele kısa vadede finans sistemini rahatlatmak. Borç yükünün yarattığı kırılganlığı ve güven eksikliğini gidermek. Bunun yolu da açık ve inandırıcı bütçe taahhütlerinden geçiyor. Bankacılık sisteminin güçlendirilmesinin yolları, Mali İşlemler Vergisi ve finansal düzenlemeler gibi konularda G-20 üyeleri farklı düşüncelere sahip. Bu farklılıkların bu hafta sonu Kanada'da giderilmesi çok kolay görünmüyor.