Can Kıraç, Cumhuriyet Gazetesi'ni ziyarete gittiğini ve gelişmelerden kaygılı olduğunu belirtiyor. Kıraç'a göre başbakan, uzlaştırma görevini yerine getirmiyor...
“TÜRKİYE'DE başka hangi insan hem adını hem de soyadını bizzat Atatürk'ten almıştır?..” Bu söz, Koç Holding'e 41 yılını vermiş ve hala “Koç'un Can'ı” olarak anılan Can Kıraç'a ait. Onun 80 yıla sığdırdığı tecrübelerinden, 17 yıl önce profesyonel hayatı bırakmış olsa da hala birçok insan faydalanıyor. Eminim siz de onun hikayesini birçok kez okumuşsunuzdur...
Babası Gazi Çiftliği'nde ziraat mühendisi olduğundan, o da baba mesleğini seçmiş. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde okurken, Türkiye Milli Talebe Federasyonu'na başkanlığı yapmış. 1952 yılında Atatürk ilkelerine bağlı kalınması için yazdığı bir makaleden dolayı, “Türk halkını isyana teşvikten” sanık olmuş. Üniversiteyi bitirir bitirmez Koç Ticaret Şirketi Otomobilcilik Şubesi'nde Bernar Nahum'un “çırağı” olarak çalışmaya başlamış. 80'lere gelindiğinde o artık “Koç'un Can'ı” olarak anılıyordu...
Can Kıraç, politikadan hiçbir zaman uzak kalamamış. “Ancak 1991 yılında Süleyman Demirel'in politikaya girme teklifini kabul etmeyerek başkanlık tutkumu söndürdüm” diye anlatıyor düşüncelerini.
Böylesine yerinde duramayan bir enerji, 1991 yılından bu yana profesyonel hayattan kopuk. Arkadaşları ona “Emekli olmaktan vazgeç, köşene çekilip sakin bir hayat yaşamak senin tarzın olamaz” deseler de, emeklilik hayatını mutluluk içinde geçirdiğini söylüyor. Ancak yine de hemen her gün oğlunun Kısıklı'daki Sun Rent a Car firmasının çatı katında yer alan odasına gitmeyi ihmal etmiyor. Orada, dünyanın her yerinden topladığı cam horoz ve kadın biblolarının arasında, politika ve ekonomi dünyasını yakından takip ediyor. Birçok konferansa, zirveye konuşmacı olarak davet ediliyor. Kıraç'la, Eduplas'ın Liderlik Zirvesi'de yapacağı “liderler ve iletişim” konulu konuşmasından önce memleket meselelerine el attık!
Siz 50'lerde düşünceleriniz nedeniyle sanık olmuştunuz. Son günlerdeki olayları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben o yıllarda Türkiye Milli Talebe Federasyonu Başkanlığı'ndan iş hayatına geçtim. İstanbul'da İnkılap ve Gençlik dergisinde yazı yazmamı istediler. 1951'de Demokrat Parti iktidara gelmişti. İlk icraat olarak Türkçe ezanı Arapça'ya çevirdiler, Atatürk heykellerine saldırılar olmaya başladı. Ben de bunun üzerine “Baba nesle ikaz” diye bir yazı yazdım. “Nasıl bu olaylara müsaade ediyorsunuz, böyle giderse yarın sizin bize emanet ettiğiniz cumhuriyet tehlikeye düşecektir” demiştim. Ve şimdi büyük bir üzüntüyle aynı noktaya gelmiş bulunduğumuzu görüyorum.
Bugünkü olayların gidişatı nedir sizce?
Çok kaygılıyım. 2008 yılında bugünlere gelmiş olan Türkiye Cumhuriyeti, bence yarınlara daha umutla bakabilmeliydi. Ben o umudumu zaman zaman tazeliyorum, bazen çok olumlu gelişmeler oluyor. Özellikle gençlerimizin dünya sahnesindeki başarıları beni çok heyecanlandırıyor. Fakat öbür tarafta, aynı gençler inanılmaz bir aymazlık içinde. Ben cumartesi günü Cumhuriyet Gazetesi'ni ziyarete gittim. İlhan Selçuk'a, en azından bu ziyaretle görüşlerini paylaştığımı ifade etmek istedim...
Kendinizi “Değişik fikirleri uzlaştırma becerisine sahibim” diye anlatıyorsunuz. Şu anda farklı fikirlerin kutuplaşmasından doğan tehlikeye dikkat çekiliyor. Siz bu iki kutbun uzlaşmasında nasıl bir yol görüyorsunuz?
Evet, kendimi öyle kabul ediyorum. Uzlaşmayı bir tarafın ortaya çıkarması lazım. Türkiye'de siyaseti geren rahatsızlığı, çatışmayı ancak kuvvetli olan taraf sakinleştirir, uzlaşmaya götürür. Şu anda bu iktidardır. İktidarın bu uzlaşmayı sağlaması lazım. Fakat bugün iktidar, benim anlayışıma göre, bu uzlaşmanın olmaması için çaba gösteriyor. Başbakanın yaptıkları ve söyledikleri bağdaşmıyor. Eğer hükümet bu gerginliğin devam etmesinde bir fayda görüyorsa -ki ona da çok tepki gösteriyorum- bu çok yanlış. Her şeyi oyla ölçüyorlar Türkiye'de. Acaba bunlar oya nasıl çevrilir diye bakılıyor. 70 milyonun yarısı varsayılan kadınların yüzde 80'i okuma yazma bilmiyorsa, gençler gerekli eğitimi almamışsa, bunların hepsi gayet tabii ki oya dönüşür. Dolayısıyla aramızdaki uzlaşma ve birbirimize güvenme duygusu, ancak iktidarın önayak olmasıyla sağlanabilir. Ondan sonra muhalefetin de buna katkıda bulunması lazım. Fakat ortada ipi germe durumu var.
Liderlere, krizleri çözmede nasıl bir iletişim yöntemi kullanmalarını öneriyorsunuz?
İletişimde benim yaşayarak öğrendiğim bazı temel araçlar var. Bu konuşmaktır, yazmaktır. Birbirimize ulaşmamız önemli. Ve muhakeme yeteneğinin olması lazım. Bu genelde liderlerin hepsinde var. Fakat bunu belirli bir amaca kullanma iradesini göstermek lazım. O irade de karar vermektir. Burada karizma da önemli. Ama herkes karizmatik değildir. Olmadığı durumlarda liderlerin vizyonunu değişik iletişim yöntemleriyle göstermeleri lazım. Ben buna hep dikkat ettim. O kadar dikkat ettim ki, Koç'ta yöneticiliğim döneminde başka bir şirkete telefon açarken, hiç sekreterimi araya koymadım. Hep kendim telefon ederdim. Karşıma sekreter çıkıyordu ve ondan genel müdürü rica ediyordum. Bu elbette duygusal bir yaklaşım. Ama böyle. Ben şimdi şirket telefonlarını çevirdiğimde, karşıma çıkan otomatik sesi de sevmiyorum. Buna müthiş tepki gösteriyorum.
Kızımın şirketi Kaynak Sigorta, oğlumun da araba kiralama şirketinde aynı sistem vardı. Onlar da aynı şekilde otomatik bant koymuşlardı. Hemen söktürdüm. “Hele sizin gibi hizmet sunan bir işyerinde, size yaklaşmak isteyen müşteriye sesinizle cevap vereceksiniz” dedim. Onlar da ikna oldu ve hemen kaldırdılar.
Liderler, farklı fikirlerden doğru kararı nasıl çıkarmalı?
Liderler, takım koçları gibi çalışmalı. Kendi fikrinizi arkadaşlarınıza onların fikri gibi kabul ettireceksiniz ki, onlarla beraber başarıya yol alın. Bazı olaylar vardır; ben buna böyle karar verdim demeniz gerekebilir. Yoksa olay çok dağılır. Takım tartışmalarında o kadar çok fikir dağılır ki, kimse neyi nasıl toparlayacağını bilmez. Ben bunu Koç Topluluğu'nda yaşadım. Böyle tartışmalı konularda yönetim kurulunda Vehbi Bey kenarda otururdu. O artık şeref başkanı, Rahmi Bey de yönetim kurulu başkanıydı.
Biz tartışırız, fakat öyle bir noktaya geliriz ki yönetim kurulu içinde bir müşterek fikir oluşamaz. O noktada hakiki lider ortaya çıkıyordu. Vehbi Koç, önüme bir kağıt koyar ve “Oku Can Kıraç” derdi. Sözlü değil, notla. O toplantıya katılacak liderin dersini çalışması lazım. Vehbi Koç, o notu sonunu bildiği için öyle bir hazırlıyor ki, ben okuduğum zaman yönetim kurulu üyeleri, “tamam” diyordu. İşte bu liderlik yeteneğidir. Ben bu anlamda, bilge kişilikler konusunu öne çıkarıyorum. Türkiye'de her alanda bilge kişilerimiz var ama onları dikkate almıyoruz. O diğer bir zayıf noktamız.
Çocuklarınız da kendi işinin patronu, birer lider. Onlara ne gibi öğütler verdiniz?
Ben kızımın gazeteci olmasını istedim. Bunun için araştırdım, bu işin eğitimini veren en iyi okullarda okudu. Beni kırmadı ve sonra Doğan Grubu'nda işe girdi. Freelance (serbest) gazetecilik yapmasını çok istiyordum. Ama bir süre çalıştıktan sonra “Baba ben bu mesleği yapamayacağım” dedi.
Oğluma gelince, ben ziraat eğitimi aldım ama bunu icra edemedim. Oğluma da sen dedenin mesleğini sürdür dedim. O da beni kırmadı, bunun için en iyi eğitimi aldı. Koç Grubu'nda işe girdi. Ama bir süre sonra o da başka bir işle uğraşmak istediğini söyledi. Ben de onlara “Madem öyle, kimsenin yanında çalışmayın, kendi işinizi kurun, çünkü ben bunu aile adına fazlasıyla gerçekleştirdim. 41 yıl profesyonellik yaptım. Bu kadar yeter” dedim.
Yılbaşından bu yana piyasalar ciddi sıkıntı yaşıyor. Bu dönemde yöneticilere ne söylemek istersiniz?
Şunu itiraf ediyorum ki, benim yöneticilik yaptığım dönemdeki şartlar daha kolaydı. Ekonomi, hem kamuda hem de özel sektörde daha az faktörle yönetiliyordu. Şimdi o kadar çok ki, aralarından doğru olanını seçmek çok zor. Bunu bir CEO tek başına yapamaz. Ama şu anda benim gözlemlediğim, gerek kamuda gerekse özel sektördeki yöneticiler Türkiye standartlarında iyi.
Türkiye standardında bölümünü özellikle vurguladınız...
Evet çünkü, Türkiye'de dünya standardında kurumsallaşmış şirket yok. Yöneticiler yurtdışında okumuş olsalar bile, durum böyle. Ne yaparsanız yapın, belli onayları verecek insanlarla özel ilişkiler kurulması gerekiyor.
“Kendimle dalga geçiyorum”
Can Kıraç'la konuşurken, konuşmasının akıcılığından ve zihninin berraklığından etkileniyorsunuz. Kıraç çok mutlu şekilde bunu şöyle açıklıyor: “Bunu hep söylüyorlar. Bence bunun nedenlerinin başında, kendimi daima bulunduğum ortamda mutlu hissetmem geliyor. Hiç geçmişe özlemle bakmıyorum. Bence en büyük neden bu. Yoksa öyle ciddi bir sporla uğraşmıyorum. Öyle çok ciddi bir hastalığım da yok. Doktorum diyor ki, her gün yürüyeceksin. Ama ben yürümüyorum.
Bir başka neden de, ben kendimle alay ediyor, dalga geçiyorum. Bu beni fikren gençleştiriyor. Kendimi çok serbest hissediyorum. Bir mağazada gördüğüm bayanın yanına gidip 'Ne kadar güzelsiniz' diyorum. Yaşımdan dolayı benim art niyet taşımadığımı biliyor. Kendimi antika otomobillere benzetiyorum. Boya, nikelaj, vernik kokusu, deri hepsi yerinde. Ama motor tekliyor.”
“Adnan Polat'ın okullu olmaması handikap değil”
Ben bir dönem Galatasaray Spor Kulübü'nün başkanlığına aday gösterilmek istendim. Önce aklım yattı. Sonra baktım ki bu da bilgi işidir. Bilgi olmadan, itibar sahibi olursunuz ama hiçbir şey başaramazsınız. Adnan Polat bu konuda bilgi sahibi. Okullu olmaması bana göre bir handikap değil. Çok arzulu biri. Ondan başarı bekliyoruz.
Abdurrahim Albayrak konusu beni düşündürdü. Ona bu sözler verilmişse, hoş olmamış. Çünkü o da camiaya çok önemli katkılar yapmıştır. Karizmatik biri bence; gol yeyince ağlaması, tribünde coşması... Bunlar onu karizmatik yapıyor.
“Hisse senedi portföyümü tasfiye ettim”
Borsanın yüzde 70'in üzerinde bir oranda yabancıların elinde olması ve ekonomide dış onaylara bağlı kalınması beni endişelendirdi. Bu yüzden hisse senedi portföyümü tasfiye ettim. Kendimi daha serbest hissetmek için borsa dışında kalmayı tercih ediyorum.
Borsa yerine fonları kullanmak istiyorum. Bence gayrimenkul bir tutku meselesi; alacaksınız, satacaksınız. Benim böyle bir düşüncem yok. Seçimlerden sonra ekonominin kırılgan olduğunu düşünüyorum. Cari açığın devamlı yükselmesi, yan sanayicilerin artık ithalatçı olması, memleketin sanayileşmesi açısından doğru politikalar değil. Bunların bir gün önemli bir arızaya sebep olması mukadder. Onun için Türkiye'de tasarruf sahiplerinin uyanık olması lazım.