Kanuni oğlunun kendisini tahttan indirmeye hazırlandığına delil olarak gösterilen sahte mektuba inandırıldı ve veliahd şehzade Mustafa katledildi. 5. Murad'ı tahttan indirmek için Viyana'dan getirtilen doktor 'deli' raporu yazmayı reddedince basın devreye sokuldu. 31 Mart Vakası'nda İttihatçılar, ayaklandırdıkları askerin yanına paşa üniforması giymiş subaylar gönderip Abdülhamid adına şapka giyilmesine dair ferman okudular...
Türkiye uzun zamandan beri darbe planları üzerine konuşuyor... Ergenekon Davası diye isimlendirdiğimiz soruşturma/davanın çerçevesi bu. Yapılan yayınlardan ve ortaya atılan iddialardan anlaşılan o ki kıyamet kadar darbe planı ve bu planlara ilişkin kimisi yürürlüğe konulmuş muhtelif eylem hazırlıkları mevcut.
Tesbih ne zaman koptu sistemin taneleri ne zaman dağıldı sorusuna yıllardır Türkiye’nin NATO’ya girişini takiben 27 Mayıs darbesiyle diye cevap veriyorum. Kendine göre gelenekleri, değer yargıları, terfi düzeni ve strateji anlayışı olan TSK, savunma anlayışını teamülleriyle uyumsuz farklı bir çıpaya bağladığından beri düzen tutturamadı. Aradan 13 sene geçmiş olmasına rağmen mesullerine soru yöneltilmeyen, açtığı kapı kapatılamayan 28 Şubat’ın son olmadığı da 2007 senesinin 27 Nisan ayında göründü. 28 Şubat’ın yıl dönümü askerin siyasete müdahale için gerekçe oluşturma girişimlerinin geçmişine bakma vesilesi.
Osmanlı’da darbe
Fatih dönemine kadar uzanan örnekler var elbette ama daha yakın dönemlere gelindiğinde perdelenmeye gerek duyulmayan hadiselerle dolu Osmanlı tarihi. Bunların en ünlülerinden biri Kanuni’nin şehzade Mustafa’yı öldürtmesine sebep olan sahte mektup tanzimi. Hürrem Sultan’ın kendi çocukları olan Beyazid ya da Selim’in tahta çıkmasını temin etmek için giriştiği komplonun ürünüydü sözünü ettiğim mektup. Padişahın sevgili eşi Hürrem Sultan kızı Mihrimah’ın eşi Sadrazam Rüstem Paşa’yı kullandı bu tuzak için. Şehzade’nin mührü taklid edildi ve veliahdın İran Şahı’na yazdığı mektuptur diye sahte bir belge tanzim edilip İran hududundaki nöbetçiler tarafından ele geçirilmişcesine Kanuni’ye sunuldu. Mektupta yazılana göre şehzade babasının artık kocadığı ama tahtı bırakmamakta direndiğini söylüyor, kendisine zor kullanarak hakkı olanı almaktan başka yol kalmadığını anlattıktan sonra Şah’tan destek istiyordu. Bu, düşmanla işbirliği demekti, dolayısıyla affı mümkün değildi... 1553’te Konya Ereğlisi’de kurulan İran seferi ordugahı oğlunun ihanetine uğradığı duygusuyla hareket eden Kanuni’nin öfkesine tanık oldu.
Üçbuçuk asır sonra Osmanlı Sarayı bir başka provokasyona sahne oldu. Mithat Paşa çevresinde kümelenen ‘dörtlü çete’ Sultan Aziz’i tahttan indirip katlettirdikten sonra tahta çıkmasını sağladığı 5. Murad’tan beklediği yaklaşımı göremeyince, amcasının katlinden dolayı asabi buhran geçirmekte olan padişahı ‘deli’ ilan etmeyi planladı. 5. Murad’ın süs havuzunda yüzmeye kalktığı, huzuruna çıkan devret ricalini saltanat geleneğinde olmayan şekilde kucaklayıp öptüğü, merdiven inmek isterken çıktığı dedikoduları yayıldı. İngiltere’nin tavsiyesiyle Viyana’dan getirtilen asabiye mütehassısına muayene ettirilen padişah için doktordan ‘tedavisi mümkün olmayacak şekilde akıl hastasıdır’ şeklinde rapor vermesi istendi. Doktor ‘Birkaç hafta sakin bir ortamda istirahat kafidir’ şeklinde rapor tanzim ettiyse de verdiği belge basına ‘Padişahın deli olduğu dünyaca ünlü Avrupalı doktor tarafından tesbit ve tescil edildi’ diye yansıtıldı. Kamuoyu böyle oluşturulduktan sonra son darbe şeyhülislam fetvasıyla vuruldu. Ve 5. Murad tahttan indirilip Çırağan Sarayı’na konuldu.
Komitacılık ve Karbonari
‘Komitacılık’ Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecinde Balkanlar’da ortaya çıkan çeteleşmenin adı. Çete değil de ‘komita’ denmesinin sebebi çapul-talan-gasp dışında siyasi bir hedefe yönelmiş görünmeleri. Gayrimüslim gruplar açısından bakıldığında Bulgaristan’da, Makedonya’da, Arnavutluk’ta ve nihayet Anadolu’da Ermeni gruplarının benimsediği bir silahlı örgüt modeli komita. Türk tarihi açısından bakıldığında ise merkezi otoriteyle kavgalı, saraya öfkeli, değişimin ancak askeri darbeyle mümkün olacağına inanan subay ve erattan oluşan illegal yapı. Komitacılığın ilham kaynağı ise İtalyan Karbonari teşkilatı... Ağırlıkla kömür madeni işçilerini çatısı altında toplayan, adını da buradan alan Karbonari masonik bir yapıydı ve kendilerini ‘duvar işçisi’ sayan masonlar tarafından örgütlenmişti.
İtalya’nın yanı sıra Fransa’da da etkili olan Karbonariler sayısız ayaklanma, suikast teşebbüsü ve darbe girişimiyle ünlüydü. Balkan Komitacılığı diye bilinen çeteleşme bunu örnek aldı. Makedon, Bulgar ve Arnavutlardan sonra Türkler de benzer yarı masonik yarı militer yapıda örgütlendi. Masonluğa mahsus gizli tekris törenleri, yeminler, sır arkadaşlığı kavramı v.s.
İmparatorluğun Selanik, Manastır gibi kentlerinde görevli genç subayların yöneldiği bu örgütlenmenin hedefi Avrupa’nın öfke duyduğu Sultan 2. Abdülhamid’ti. Dolayısıyla ihtilalci genç subaylar sadece birlikte hareket ettikleri gayrı Müslim komitacılardan değil batı basını tarafından da parlatılıyorlardı.
Kendilerini hedefe taşıyacak her yol mubahtı örgütün gözünde. Suikast gerçekleştirebilir, provokatif eylemler düzenleyebilir, çıkardıkları kargaşanın sorumluluğunu idareye yükleyebilirdi. Nitekim 31 Mart Vak’ası olarak bilinen hadise böyle organize edilmişti.
31 Mart’ta ittihatçı oyunlar
Rumi takvime göre 31 Mart, miladi takvime göre 13 Nisan 1909’da meydana gelen ayaklanma 2. Abdülhamid’in kışkırttığı ‘gerici isyan’ olarak anlatıla geldi. Oysa geçen zaman içinde gün ışığına çıktı ki hadise İttihatçıların 1908 darbesinin devamından ibaretti. Padişah gerçekten düzmece bir ayaklanmayı vesile edip İttihatçıları safdışı bırakmayı ve istibdad idaresini güçlendirmeyi amaçlamış olsa, olayı alevlendiren derme çatma Avcı Taburları’nı kullanmak yerine, herhalde kendi emrindeki 30 bin mevcutlu ve tam donanımlı saray muhafız birliğini kullanırdı. 2. Abdülhamid’in kendisini tahttan indirmek için gelen Hareket Ordusu karşısında bile bu askeri gücü kullanmamış olması da herhalde bu kanıyı doğrular. Nitekim ‘Şeriat isteriz’ sloganıyla yürüyüşe geçip Sultanahmet Meydanı’nda toplanan askere nasihatçı olarak gönderdiği başkatibi Ali Cevat Bey ve Harbiye Nazırı Ethem Paşa’nın ağzından okuttuğu bildiri de bu yöndedir: “Evlatlarım! Siz ne istiyorsunuz? Şeriat mı? Bu nasıl lakırdı? Şeriat-ı Muhammediye hamd olsun bakidir ve daimidir. Padişahımız, halife-i Resulullah’tır ve devletimiz de devlet-i İslamiye’dir.
Şeriata ne oldu ki, şeriat isteriz diyorsunuz? Şeriat’a kimse dokunmadı, dokunamaz. Kimden şeriat İstiyorsunuz? Bize bu Şeriat’ı ihsan eden Allah’tır. Bekçisi de Allah’tır. Birtakım cahilane sözlerin aslı yoktur.Bunlara kulak vermeyin. Padişahımız, halife-i Resulullah Efendimiz Hazretleri bilmeyerek vaki hatalarınızı affeyledi. Artık kışlalarınıza gidin oğullarım.”
İsyanın tertipçilerinin olayın içine kendisini çekmek için bir grup askeri destek vaadi alabilmek düşüncesiyle Yıldız Sarayı’na gönderip görüşme talebinde bulunduklarında Abdülhamid’in yüz vermeyip görüşme isteklerini reddettiği bilinir. İttihat Terakki’nin ünlü isimlerinden Rıza Nur da bu kanaattedir: “Bu vak’ayı Abdülhamid tertip etti dediler.Yalandır. Zavallının bunda hiçbir dahli yoktur. Bunu mevsüken (= belgelere dayalı) biliyorum. Abdülhamid’den tehlike yoktu. Şeriat meselesi laftan ibaretti.”
Olayın şahitlerinden Mustafa Turan ‘tezgâhın’ provokasyon karakterini şöyle anlatır: “Taburların içine sabah erkenden paşa kılıklı bir grup girdi. Askerin içtimasından (=toplanmasından) sonra bir paşa elindeki Abdülhamid adına uydurulmuş sahte bir şapka giyme fermanı okudu.”
Ok yaydan çıkmıştı artık. Sultan Hamid’in 10 Nisan’daki çıktığı son cuma selamlığında söz konusu ferman konusunda, “Benim böyle bir fermanım yoktur. Tahkikatım bunun bazı düşmanlar tarafından tertip edilmiş maksatlı bir siyasi olay olduğunu teyit etti” demesi ne basında yer aldı ne camideki cemaat dışında kimse tarafından işitildi. Bir kısmı er, çavuş kıyafeti giyerek askerleri Sultanahmet Meydanı’na taşıyan İttihatçı subaylar arzuladıkları sonucu almış, din elden gidiyor, şeriat isteriz, Padişahım çok yaşa sloganlarıyla askeri galeyana getirmişlerdi. Ve o andan sonra olayların gelişiminde rol üstlenmeyecek taburları başıboş bırakıp Hareket Ordusu’na katılmak için miting alanını terk edip Selanik’e gitmelerinde sakınca yoktu. Ayaklanma belli bir kıvama geldikten sonra tertibin son perdesi olarak meşruiyeti kurtarmak ve isyanı bastırmak gayesiyle sivil gönüllülerle birlikte mevcudu 15 bin kişiyi bulan başı bozuk ‘Hareket Ordusu’ İstanbul’a yürüyüşe geçti.
Ve 28 Şubat
Komitacı gelenek İttihat Terakki’yle orduya yerleşti. 27 Mayıs öncesi Ankara ve İstanbul’da teşkil edilen cuntalar, 27 Mayıs sonrası İstanbul’da Harb Akademileri’nde planlanan yeni darbe, Albay Talat Aydemir’in 22 Şubat ve 21 Mayıs darbe girişimleri, 12 mart öncesi General Cemal Madanoğlu’nun liderliğindeki komita bu geleneğin uzantısından başka bir şey değildi. Talat Aydemir’in İstanbul’daki cunta toplantısını İttihatçı Mahmut Şevket Paşa’nın konağında toplaması dahi İttihatçıların bünyesinden çıkan ama İttihatçılara muhalif ‘Halaskar Zabitan’ yani ‘kurtarıcı subaylar’ anlayışının aradan uzun zaman geçse de devam ettiğinin göstergesi. Keza 21 Mayıs darbe girişimi sonrası İstanbul’da Taksim’deki Atatürk anıtına ‘Harbiyeli Aldanmaz’ bandıyla bırakılan çelengin ifade ettikleri de.
28 Şubat ‘post modern darbe’si ve yakın zamanda gerçekleşen 27 Nisan çıkışı farklı üslupla ve saikle ama aynı zihniyetin eseri olarak gerçekleşti. Özellikle 28 Şubat şeriatçı bir düzen kurma hevesindeki iktidara karşı askerin direnmesi kılığına sokulması bakımından 31 Mart’ın çağdaş versiyonu hüviyeti kazandı...