Kürt sorunu, Türkiye'nin son günlerdeki en önemli tartışma konusu, siyasetçisinden akademisyenine kadar herkesin bir numaralı gündem maddesi.
15 yıl gazetenin mutfağında çalıştıktan sonra bölge yayın temsilciliği vazifesiyle Diyarbakır'a gelince, hem şehrin hem de 30 yıldır Türkiye'ye kan kaybettiren problemin farklı bir yüzüyle tanıştım. Yaklaşık bir aydır, insanlık tarihi kadar eski, medeniyetler beşiği Diyarbakır'ı izliyorum. Öncelikle Diyarbakır, Batı'dan İstanbul'dan göründüğü gibi 'karanlık' bir şehir değil. 'Terörün kıskaca aldığı, her gün olayların yaşandığı, insanların karanlık çökünce evine kapandığı, sosyal hayatı olmayan bir şehir' imajı son derece hatalı, şehir gerçekliğiyle örtüşmüyor. Bu olumsuz imajının aksine, aydınlık bir şehirle tanıştım. İnsanlar gece yarılarına kadar Diyarbakır sokaklarında rahatça dolaşıyorlar. Medyanın yıllardan beri Diyarbakır'a haksızlık ettiğini, çıkan küçük bir olayı abarta abarta ekranda döndürmenin şehre karşı adeta 'yargısız infaz' olduğunu müşahede ettim. Zira benzeri olaylar İstanbul'da da yaşanıyor ama basın ilgi göstermiyor. Söz konusu Diyarbakır olunca 'pireyi deve yapmak' nedense mubah!
POLİTİZE OLMAK HOŞGÖRÜ DAMARINI ZAYIFLATIYOR
Diyarbakır'ın adeta üç ayrı yüzü var. Son 10 yılda, Şanlıurfa yolunun üst tarafına yeni bir Diyarbakır kurulmuş. 'Diclekent' denilen bölge son derece modern. Birbirinden güzel siteler, alışveriş merkezleri yan yana sıralanmış. Burada varlıklı insanlar ikamet ediyor. Huzurevleri, Yenişehir, Şehitlik gibi bölgeler orta gelirli aileleri ağırlıyor. Bağlar ve Suriçi ise ağırlıklı olarak yoksul insanların barınağı. Diyarbakır'ın nüfusu, 10 yılda 3'e katlanmış. Sadece Bağlar ilçesinde 450 bin kişi yaşıyor. Yapılan araştırmalara göre, bu insanların yüzde 10'u sıfır gelirle hayatını idame ettirmeye çalışıyor. Yüzde 25'inin ise aylık geliri 250-400 TL arasında. Anne, baba, oğlan, gelin, çocuklar, torunlar tek gözlü evde birlikte yaşıyor.
Kürt sorununu masaya yatıran Türkiye, teorik tartışmalardan çok daha önemli bir meseleyi teğet geçiyor. Hadisenin daha derin ve önemli bir yanı var. Uzun yıllar süren çatışma ortamı, bölge insanında büyük bir travmaya yol açmış. Zorunlu göç sebebiyle on binlerce insan evini, barkını, köyünü terk etmek zorunda kalmış. Tarım ve hayvancılıktan başka hiçbir şey bilmeyen, herhangi bir zanaatı olmayan insanlar, kendilerine en yakın şehre göç etmiş. Köyü boşaltan devlet, vatandaşına yeni bir adres göstermemiş. Evinizi, arazinizi satma imkânınız yok. Düşünün, cebinizde 5 kuruş yok ve ailenizle birlikte sokaktasınız. Üstelik gözyaşı dökmeniz, tepki göstermeniz yasak. Size bu muameleyi reva görenlere saygı göstermeniz isteniyor. Aksi halde yeni sıfatınız hazır; PKK yanlısı.
Bölgenin sevgi ve şefkate ihtiyacı var. Hızla politize olmak insanların hoşgörü damarını zayıflatıyor. Hüsnüzan, yerini suizanna bırakıyor. 30 yılı aşmış çatışma ortamı neredeyse her aileye zarar vermiş. Kiminin oğlu dağa çıkmış, kiminin amcazadesi. Binlerce insan çocuklarının gözü önünde jandarmadan dayak yemiş, ağır hakaretler işitmiş. Bunlar, 'beyaz Toros'lara bindirilerek 'merkez'e götürülenlere göre şanslı. Zira gözaltına alındıktan sonra kendisinden haber alınamayan yüzlerce insan var. Kimi aileler PKK korkusu ve devletin isteğiyle korucu olmuş. Yıllarca baskın ve öldürülme endişesiyle yaşamışlar. Yüzlercesi çatışmalarda hayatını kaybetmiş veya sakat kalmış. Koruculardan bazıları da devletin gücünü kendi gücü bilip etrafına zulmetmiş. Güneydoğu'nun acı listesi bununla da sınırlı değil. PKK baskınlarında hayatını kaybedenler, biricik oğlu askerde şehit düşenler, evi yakılanlar, yasadışı fişleme yüzünden güvenlik soruşturmasını aşamadığı için işe giremeyenler, doktorsuzluk sebebiyle hamile eşini kaybedenler vs. liste uzayıp gidiyor. Bu acıların hiçbiri devlete yaramıyor. Her acı, vatandaşla devletin arasını biraz daha açmış. Terör örgütünün arayıp da bulamayacağı zemini yıllar boyunca adeta devletin kendisi sağlamış.
Son dönemlerde bireysel davranış kalıpları da değişiyor. İzzetine düşkün, karısını, kızını gözünden sakınan bölgede, alışılmadık manzaralar yaşanıyor. Gösterilerin en ön safında kadınlar ve çocuklar var. Hadi bunu, 'güvenlik güçlerini zor durumda bırakmak için geliştirilen bir strateji' olarak değerlendirelim. Ama konu bu kadar basit değil. Televizyonlara da yansıdı, açılış sebebiyle ucuz ayakkabı dağıtacağını açıklayan bir firmanın önü ana-baba gününe döndü. Yaşanan izdihamda insanlar adeta birbirini parçaladı. Ve bunların tamamı kadınlardan, çocuklardan oluşuyordu, bir tek erkek yoktu. Aşevleri, belediyeler, sosyal yardımlaşma vakfı, kaymakamlık gibi her kurumun önünde yardım almaya çalışan kadınlar var. Erkekler ortada yok. Bütün sıkıntılı işler kadınların omuzunda. Ve bir çarpıcı sonuç daha. Sürekli terörle anılan Diyarbakır'da son dönemlerde en fazla işlenen suç hırsızlık. Emniyet, ev ve işyeri hırsızlığına karşı seferberlik başlatmış durumda.
"ABİ 1 LİRAN VAR MI?"
Bölgenin selameti için, siyasi-kültürel hakların yanı sıra başka adımlara da ihtiyaç var. Güneydoğu, kardeşlik eline, şefkat dokunuşuna muhtaç. En büyük görev, sivil toplum kuruluşlarına düşüyor. Zira devlet kurumlarının attığı her adım, birileri tarafından kolayca karalanıyor, işlemez hale getiriliyor. STK'ların faaliyetleri daha etkili. Türkiye'nin önde gelen holdingleri, firmaları bölgede sosyal sorumluluk projeleri geliştirerek çözüme katkı sağlayabilir. 'Abi 1 liran var mı?' diyerek sokaklarda para toplayan çocukların, okullara kazandırılması lazım. Son yıllarda artan okuma salonları, ortaöğretim çağındaki çocuklara yeni bir dünyanın kapısını aralıyor. İşsizlik buhranıyla boğuşan genç erkek ve kızlar için meslek edindirme kursları şart. Şirketler bu işe el atarsa istihdam kapısı da açılmış olur. Bunun yanı sıra sağlık, spor, aile içi iletişim gibi birçok konuda sivil toplum kuruluşlarının yapacağı çok şey var. Her şeyi devletten beklemeden, herkes taşın altına elini sokmalı.
Şehirde görev yapan devlet ricali açısından Diyarbakır'ın önemli bir şans yakaladığı söylenebilir. Vali Hüseyin Avni Mutlu, son derece tecrübeli ve başarılarıyla öne çıkmış bir isim. Emniyetin üst yönetimi, başarılı işlere imza atmış parlak isimlerden oluşuyor. Yeni dönemde polis-halk kucaklaşması artacak. Yürüyüş ve gösterilerde daha müsamahalı, daha profesyonel bir yöntem kullanılacağı anlaşılıyor. Polis, yürüyüşe katılan vatandaşla karşı karşıya gelmeden sadece organizatörlere yoğunlaşacak. Bunun şehrin huzuruna büyük katkı sağlayacağı kesin. Halkla iyi ilişkiler kurmaya özen gösteren Diyarbakır'ın yeni Emniyet Müdürü Mustafa Sağlam'ın bir izlenimi son derece önemli. Sürekli çarşı pazarı dolaşan Sağlam, 'Siz vatandaşa doğru bir adım attığınızda onlar 10 adım size yaklaşıyorlar.' diyor. Hele adım kardeşlik adımı atan sivil toplum olursa, mesafeler çok kısa zamanda kapatılabilir.
Farklı etnik gruplara mensup olarak yaratılmak, küçük parçalara ayrılıp dağılmak veya kavga etmek için değil, tanışıp yardımlaşarak sevgiyi büyütmek, daha faziletli toplumlar oluşturmak içindir. Zira sur'a üfürülünce hiçbirimizin arasında nesep farkı kalmayacak. Lütuf değil buranın beklediği. Diyarbakır bin yıllık kardeşlerini özlüyor.