Dostlar alışverişte görsün diye Kopenhag'a gelen AKP hükümeti bürokratları, üşenmeyip 'ulusal çıkarları' korumak için ince ince hesaplar yapmışlar
Kopenhag COP 15 iklim zirvesinde kuzeyin zengin ülkeleri ile güneyin az gelişmiş ülkeleri arasındaki çelişkiler o boyutlara geldi ki, ortaya dökülen gerçeklerin üstünün örtülmesi hiç kolay olmayacak.
İklim değişikliğinin sorumlusu olan karbondioksit emisyonlarındaki artışın sanayi uygarlığıyla başladığını, son yüzyılda katlanarak arttığını ve artık ekosistemin bu yükü taşıyamaz hale geldiğini zaten biliyoruz. Karbondioksit emisyonlarındaki artıştan asıl sorumlu olanların, kuzeyin gelişmiş zengin ülkeleri olduğunu da. Yükselen deniz sularının topraklarını yok etmekte olduğu Tuvalu, Maldivler gibi küçük ada devletleri ve kuraklık savaş ve açlık döngüsüyle şimdiden felaketlerin ardı ardına yaşandığı Afrika, iklim değişikliğinin etkileriyle birlikte yaşıyor, hatta ölüm kalım savaşı veriyor.
İklim değişikliğinin etkilerini şimdiden yaşamaya başlayan, çoğunluğunu küçük ada devletleri, Afrika ülkeleri ve az gelişmiş güney ülkelerinin oluşturduğu G77 ülkeleri, Kopenhag’daki tartışmalarda iki derecelik kabul edilebilir ısı artışının kendileri için ölüm demek olacağını ve bir buçuk derecenin üstünde artışın kabul edilemeyeceğini söylüyor. Kyoto’daki kazanımlardan asla vazgeçmeye niyetleri yok. Çünkü bildiğiniz gibi Kyoto sözleşmesi ile taraf olan devletler, gelişmiş zengin ülkelerinin iklim değişikliğindeki sorumluluklarını kabul edip hem hukuki hem de mali yükümlülük altına giriyorlar.
Hal böyle iken, Kopenhag iklim zirvesinde tüm bunlar tartışılırken, Türkiye kalabalık bir heyetle gittiği zirvede Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi’ni açıkladı. Sivil toplum kuruluşları olarak TÜSİAD ve otomotiv sektörü temsilcileri ile birlikte belgeyi açıklayan AKP hükümeti bürokratları, hem belgeyi sunarken beraber hareket ettikleri paydaşlarıyla hem de hazırladıkları belgenin içeriğiyle niyetlerinin sorunu çözmek değil sorunun parçası olmak olduğunu dünya âleme ilan ettiler. Sorunun zaten sebebi olan sanayi sektörünün temsilcileri ile geldik ama ayıp etmiş olabilir miyiz diye düşünmüş olmalılar ki, Kopenhag Bella Center’da yaptıkları toplantıda kendilerine soru sorulmasına sadece beş dakikalığına izin verip soruları da seçerek aldılar.
Dostlar alışverişte görsün diye Kopenhag zirvesine geldikleri belli olan AKP hükümeti bürokratları, üşenmemişler “ulusal çıkarları’’ korumak için ince ince hesaplar yapmışlar. Diyorlar ki Türkiye sanayileşmede diğer Kyoto EK1 ülkelerinden geridedir. Yani hakkımızdır, daha çok karbondioksit üreteceğiz diye de tutturuyorlar. Evimiz olan gezegene kötülük etmek için değil de iyilik etmek için yarışsak daha iyi olmaz mıydı? Bildiğimiz gibi Türkiye geçen yıl EK1 ülkeleri arasında bir rekora imza atmıştı. 1990 yılındaki toplam sera gazı emisyon miktarı 170 milyon ton karbondioksit eşdeğeri iken, 2007 yılında 372 milyon ton karbondioksit eşdeğerine kadar yükseltmişti. Bunu da rapora yazsalar hiç fena olmazdı.
Belgede sera gazı emisyonu azaltımı için herhangi bir hedef konmamış. Ama “Kyoto Protokolü altında müzakereleri devam eden yeni mekanizmalardan -sektörel yaklaşım ve Ulusal Olarak Uygun Azaltım Eylemlerinin (NAMAs) kredilendirilmesi- yararlanılması için gerekli çabaların gösterileceğini, mevcut ve yeni oluşturulacak finansman kaynaklarından ülkemizin faydalanması yönünde gerekli adımların atılacağı” açıklanıyor. Hem sera gazı emisyon azaltım hedefi koymayacaksın hem de konuya ilişkin mali yardım mekanizmalarından faydalanmayı bekleyeceksin. “Bu ne lahana turşusu bu ne perhiz” demezler mi adama...
Referans senaryo
Belgenin en incelikli hesaplarından biri de Türkiye’nin sadece enerjiden kaynaklanan sera gazı emisyonlarının artış hızından sadece yüzde 7’lik bir kesinti öngördüğü bölümde yapılmış. Türkiye’nin enerjiden kaynaklanan emisyonları toplam emisyonlarının yaklaşık yüzde 70’i olduğuna göre bu toplam emisyonlarda artıştan yüzde 5 civarında kesinti anlamına gelir. Ayrıca, bu göstermelik artış hızı kesintisi için bile referans yıl verilmiyor, sadece ‘referans senaryo’ya atıfta bulunuluyor.
Eğer bahsi geçen referans senaryo Türkiye’nin mevcut sera gazı emisyonu ortalama artış hızı olan yüzde 5,5 ise, bu pratikte artış hızının yüzde 5.3 civarına düşmesi demektir. Bu artış hızında Türkiye 2020 yılı itibarıyla AB ortalamasının üzerinde sera gazı emisyonu yapan bir ülke haline gelecektir. Belgeyi hazırlayan bürokratlar dört işleme dayalı matematik problemlerinin sadece Türkiye’de okutulduğunu sanıp birilerini kandıracaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar. 0,2’lik artış hızından kesinti yapmayı vaat etmenin sorunun çözümü için emek harcayan binlerce duyarlı insanla, iklim değişikliğini şimdiden yaşayan ve ölüm kalım mücadelesi veren ülkelerle dalga geçmek olduğunun umarım bir an önce farkına varırlar.
Denize düşen yılana sarılır hesabıyla bir dönem tartışılan bir dolu çözüm önerisinden biri olan nükleer santraller, iklim değişikliğinin çözümü olmaktan çoktan çıktı. Nükleer santral yapmak hem pahalı hem de uzun zaman gerektiren bir iş. Hem ekonomik olarak o kadar çok nükleer santral yapmak mümkün değil hem de mevcut iklim değişikliği sürecinde o kadar zaman yok. Hepsinden daha önemlisi nükleer atıkların ne yapılacağı sorununun çözümü de ne yazık ki yok. Herhalde iklim değişikliği zeminindeki ekolojik krizden çıkıp nükleer enerji ile ilgili olana girmek istemeyiz. Ayrıca da daha kısa yoldan anlatmak gerekirse hiçbir uluslararası belgede nükleer enerji, iklim değişikliğinin çözümü olarak gösterilmemiş. Dolayısıyla nükleer santral mevzusunun bu belgeden çıkartılması gerekiyor.
elgede sözü edilen sürdürülebilirlik ilkesinin tam olarak anlaşılmadığı da görülüyor. Sürdürülmesi gereken yaşamdır. Sanayinin sürdürülmesinden söz ediyorsanız, hâlâ yüzyıl öncesinin kalkınma efsanelerini referans alıyorsanız, iklim değişikliğinin çözümüne katkıda bulunmaktan çok uzaksınız demektir. Belgede bir yandan nükleer santrallerin teşvik edilmesinden söz ediliyor, diğer yandan da ulusal kaynakların yani kömürün kullanılmasından bahsediliyor. Fosil yakıtlar ve tabii ki kömür, karbondioksit emisyonundan en fazla sorumlu olan yakıttır. Öyleyse bu belgede ne işi var, anlamakta güçlük çekiyoruz.
Öte yandan belgede yenilenebilir enerji payının 2020 yılında yüzde 25’e çıkartılma hedefinden söz ediliyor. Bu hedefin içine hidroelektrik enerjinin girip girmediği belirtilmiyor ama yüzde 25 gibi bir hedef verildiğine göre hidroelektrik enerji bu rakama dahil edilmiş demek. Hatta Ilısu, Munzur gibi ekolojik yıkım yaratacak büyük baraj projelerinin ve Doğu Karadeniz doğasını tahrip eden küçük HES’lerin, bu hedef içinde görüldüğü açık. Bu doğa cinayetlerinin iklim değişikliğiyle mücadele sosuyla kamuoyuna yutturulmaya çalışılması kabul edilemez. Hidroelektrik santraller yenilenebilir enerji kapsamından çıkarılmalı, yenilenebilir enerji hedefi rüzgâr, güneş, jeotermal gibi kaynaklar üzerinden tekrar belirlenmelidir.
El çabukluğu marifeti ile gerçekleri yok edemezsiniz. Yaşamın pazarlığı da olmaz. Evimiz olan gezegendeki mevcut yaşamı sürdürmek için her insanın, her ülkenin bir şeyler yapması gerekirken ülkemiz adına hazırlanan Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi’nin bu kadar yetersiz ve küresel gerçeklerden kopuk olması anlaşılabilir değil.
SAVAŞ ÇÖMLEK: Dr., Kopenhag COP15 Zirvesi Yeşiller Partisi resmi delege ve aktivistleri adına.