Dünyada demokrasinin kalitesi arttıkça darbe olasılığı da zayıflıyor. Ancak sistem üzerinde hakimiyetini devam ettirmek isteyen askerler, bolca 'demokratik' yöntem bulmak zorundalar...
Ben Lombardi, 28 Şubat döneminde yayımladığı bir makalesinde Türkiye’de darbe süreçlerini anlatırken bu kavramı (Return of the Reluctant Generals) kullanmıştı. Türkiye’de askerlerin darbe yapma ve müdahale etmek için çok da istekli olmadıkları ve bir anlamda zorunlu kaldıkları için darbe yaptıkları söylemi, hem askerler hem de askerlerin etkinliğini savunan sivillerce sıklıkla kullanılan bir söylem. Buna kanıt olarak da, “çekidüzen” verdikten sonra ordunun kısa sürede kışlasına dönmesi gösteriliyor genellikle. Latin Amerika ya da Afrika’daki ordularla karşılaştırıldığında Türk ordusunun darbe yapma “hevesinin” daha düşük olduğunu söylemek mümkün. En başta, 27 Mayıs’ı hariç tutarsak darbeler ve müdahaleler “emir komuta zinciri” içinde gerçekleşiyor ve komuta kademesinin kararı ile ancak mümkün olabiliyor.
Ordunun darbe yapmaya çok “gönüllü” olmaması tartışılabilir ancak Türkiye’de ordunun demokrasiye geçiş noktasında da çok istekli olmadığı da yaşananlarla ortaya çıkmış durumda.
Türkiye’de hatırı sayılır büyüklükte bir kesim ise, generallerin bazı zamanlarda müdahale için “isteksiz” olmasından rahatsızlık duyuyor. “Paşam daha ne bekliyorsunuz” veya “ordu göreve” türünden “motivasyonlar”, “genç subaylar rahatsız” manşetleri, görünürde müdahale etmek istemeyen generalleri “havaya sokarak” sürecin hızlanmasını amaçlıyor.
Yaşanan bazen açık bir darbe olabileceği gibi, sivil yönetimi etki altına almak, güç göstererek uyarmak anlamında bir “pronunciamiento” da bu grupların “işlerini görebilir”. Müdahale şartlarının veya konjonktürün uygun olmadığı ve grup çıkarlarının zayıfladığı zamanlar, bu sivil motive edici unsurların daha yoğun bir biçimde çalışmak zorunda kaldıklarını söyleyebiliriz.
28 Şubat sürecinde Orgeneral Çevik Bir, tanklar Sincan sokaklarında dolaşırken açık bir biçimde “demokrasiye balans ayarı” yaptıklarını söyleyebilmişti. Ancak 27 Nisan e-muhtırası ve sonraki irili ufaklı müdahalelerde ise söylemin farklılaştığı ve daha “sivil” bir dilin dikkatli bir biçimde kullanıldığı dikkat çekiyor. Özellikle, 12 Eylül darbesinden sonra, açık ve kaba bir askeri darbenin giderek zorlaşmasıyla birlikte, sivil unsurlar ve yöntemlerin müdahale sürecinde daha etkin konuma geldikleri görülüyor. 28 Şubat sürecinde, oldukça fazla sayıda darbeye “istekli” generalin bulunmasına rağmen, “sivil” toplum kuruluşları ile halkla ilişkiler, propaganda ve ajitasyon yöntemlerinin etkin bir biçimde kullanılmasıyla farklı bir türde müdahale gerçekleşmiş, sürece yayarak seçimle gelmiş hükümet görevden uzaklaştırılmıştı.
Darbe ihtimali zayıflıyor mu?
Dünyanın her yerinde demokrasinin kalitesi arttıkça darbe olasılığı da zayıflıyor. Ancak sistem üzerinde hakimiyetini devam ettirmek isteyen askerler, bu nedenle bolca sivil ve “demokratik” yöntem kullanarak süreci bir anlamda kamufle etmenin yollarını bulmak zorundalar. Çünkü bu devirde, klasik müdahale ve pasifizasyon yöntemlerinin kullanıldığının ortaya çıkması hem müdahaleyi güçleştiriyor hem de askerleri zor durumda bırakıyor. Genelkurmay Başkanı’nın konuşmasında sık sık hukuk devleti ve demokrasiye vurgu yapması ve yine “ordunun yıpratılmasından”, “asimetrik psikolojik harekâttan” söz etmesinin de bu tür bir “sıkışmadan” kaynaklandığı söylenebilir. Ergenekon süreciyle beraber, ordunun içindeki “müdahaleci damar” ile gerçekten müdahaleye “gönüllü” olmayan askerler ve darbe karşıtı siviller arasında bir çatışma yaşanmaya başladı. Genelkurmay Başkanı’nın 35 generali arkasına alıp “yaramaz çocuklarını azarlayan baba” tavrıyla konuşmasını ve riske girmeyerek Genelkurmay’a “yakın” gazetecilerin soru sormalarına izin vermesini bu doğrultuda açıklayabiliriz. “Darbe yapmıyoruz dediysek sistem üzerinde etkin olmayı bırakmadık” mesajı, hem silahlı kuvvetler hem de siviller içindeki “darbe heveslilerini” “teskin etme” yönünde bir girişim olarak algılanabilir.
Türkiye’de askeri müdahalelerin gerçekleşmesine komuta kademesinin karar verdiği ortadadır. Bu nedenle başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere komutanların müdahaleye “istekli bir general” olup olmadıkları büyük önem taşıyor. Bazen ordu içerisinde darbeye çok “hevesli” olanlar ile diğerleri arasında çatışma yaşandığı da görülüyor. Özellikle Orgeneral Hilmi Özkök döneminde, bazı generallerin darbeden yana olmayan Özkök’ü pasiflikle hatta “orduya ihanet” etmekle suçlamaları bu çatışmanın doruğa çıktığı bir döneme işaret ediyor. Özkök, ordu içerisindeki darbe yanlısı generallere engel olurken, dışarıya bunu belli etmeyerek başta darbe yanlısı sivilleri karşısına almayı engelledi, zaman zaman hükümete karşı yaptığı çıkışlarla da “rahatsız olan genç subayları” kontrol altında tutabildi. Özkök’ten sonra Genelkurmay Başkanı olan Yaşar Büyükanıt, Özkök’ün müdahale karşısındaki tavrını benimsemediğini ve müdahale yönünde “istekli” bir konuma sahip olduğunu 27 Nisan muhtırası ve Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde açık bir biçimde gösterdi. Ancak Büyükanıt’ın, açık bir darbe girişimiyle orduyu “riske etmeyerek”, ordu ve siviller içindeki açık darbe yanlılarına karşın daha pasif bir müdahale ve sivil kurumların devreye sokularak sürecin kontrol altına alınmasını desteklediği söylenebilir.
Dolmabahçe görüşmesi
Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte ilk kez, hükümet ve Genelkurmay arasında, Silahlı Kuvvetler kaynaklı darbe tehdidine karşı nispi bir mutabakatın gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bu anlamıyla, Dolmabahçe görüşmesinin sivil hükümet ve ordu arasındaki ilişkiler açısından önemli bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkündür. Bu noktadan sonra, darbe hazırlığı içerisinde olmuş ve olan askerlerin yargılanması veya pasifize edilmesi, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanmaları gibi gelişmelerin önü açıldı. Bu sürecin ortaya çıkmasında elbette toplumsal, siyasal ve iktisadi dinamiklerin etkisinin olduğu da açıktır. Son olarak ortaya çıkan “Hükümeti ve Gülen Cemaatini Bitirme Belgesi”nin Genelkurmay’ı oldukça zor durumda bıraktığı görülüyor. Söz konusu belgenin kesin biçimde teyidi, muhtemel yeni belgelerin, ilişkilerin ortaya çıkması Türkiye’de askeri müdahalelerin sona ermesiyle sonuçlanabileceği gibi, müdahaleye “istekli” askerlerin sahip oldukları konum ve hükümetin duruşuna göre de farklı gelişmelerin yaşanmasına neden olabilecektir.
TURGAY UZUN: Doç. Dr., Muğla Üni.