Bağlamaya yeni bir çalış tekniği getiren İsmail Tunçbilek, ilk solo albümünü çıkarttı. Tunçbilek, sekiz ay süren Mısır macerası öncesinde Sinâ Çölü'yle ilk karşılaşmasını, “Alacakaranlıktı, gün doğmaya yakın. Güneş Kızıldeniz'in üstünden çıktı! Bir baktım etrafıma. Aman Ya Rabbi! Burası neresi dedim. Çok güzel bir ortam. O atmosfere hayran oldum.” sözleriyle anlatıyor.
Yurttan seslerin ‘dımbır dımbır’ bağlamasıyla büyüyen orta yaşlı kuşak, İsmail Tunçbilek’in getirdiği çalış tekniği ve tavırla şaşkın; bağlamayı tekrar tanıyor. Bağlamanın onun elinde halk müziğinden arabeske, oradan Hint’e, caza su gibi akması insanları çarpıyor.
Bu zenginliği edinmesinde İbrahim Tatlıses’le çalışmaya başlayıp, Ortadoğu’da Asala, Ghada Ragab, Muhammed Fuad gibi önemli isimlerle devam etmesi de kuşkusuz önemli, ama Tunçbilek, müzik macerasında ‘eşlik sazı olarak kalmayıp’ ‘kendi sesini araması’nın kırılma noktası olduğunun altını çiziyor. Mısır çöllerinde başlayıp, Barcelona dağlarında devam eden bu macera Tunçbilek’in müziğine yer yer mistik tadın nereden geldiğini iyi anlatıyor. ‘Dünyanın en iyisi’ dediği aranjörü Zafer Haznedaroğlu ile bugünlerde ilk solo albümünü hazırlayan İsmail Tunçbilek, müziğini belirleyen tercihlerini, kafasında kırılan sazları ve sekiz ay süren çöl macerasında nasıl arındığını bu mülakatta anlatıyor.
Bağlamayı nasıl seçtiniz?
Babam gazinoda çalışırken, bir gece bana bir cura getirdi. O zaman 10 yaşındayım. Alıyorum curayı elime. Oyuncak. Oynamaya başlıyorum. Hâlâ oynamaya devam ediyorum. (gülüyor) Tabii ki, babamın beni çok yönlü yetiştirmesi. Bağlama bir halk müziği enstrümanıdır ama babam beni yetiştirirken önüme Türk sanat müziği nazariyatı koydu; saz semaileri; peşrevler; Haydar Tatlıyay külliyatı, hatta klarinet metotları. İyi de bunlar bağlamayla alakası olan şeyler değil ki. Ne tarz, ne teknik olarak hiç alakası yok. Çocuksun bir de... Babam diyor ki, bu saz semaisini çalıp ezberleyeceksin, akşama dinleyeceğim. Kafamda 3-5 tane saz kırıldı. Ama iyi ki kırmışsın diyorum babama sazları kafamda.
Faydası olmuş sanırım...
Olmaz mı? Ben bağlama çalıyorum ama klasik Türk müziği nazariyatı biliyorum. Benim için büyük bir katkı.
Ortadoğu macerası nasıl başladı?
Askere gidene kadar 4-5 sene İbrahim Tatlıses’le çalıştım. Askerden gelince iki yol vardı önümde. Ya bir sanatçının arkasında eşlikçi olarak çıkıp hayatını idame ettireceksin ya da müziğini yapıp kendin olacaksın. O sıralar Bursa’da Aytaç’la beraber müzik yapıyoruz. Mısırlı Ahmet gelip kayıtlarımızı Ortadoğu’ya götürüyor. Dinleyenler ‘aaa nasıl olur’ deyip şaşırıyor. Bağlama onların bilmediği enstrüman ama kanunu biliyorlar. Tabii Aytaç’ı dinliyor adamlar ve kafayı yiyor. Bu nasıl olur, hiç biz bunları düşünemedik mi, yapamaz mıydık diyorlar. Bizi çok isteyip merak ediyorlar; Mısırlı Ahmet’e ‘getirsene, tanışalım, beraber çalışalım’ diyorlar. Askerden sonra öyle bir ortam oluştu. Ahmet abi ‘hadi gidelim Mısır’a’ dedi.
İlk gidişiniz nasıl oldu Mısır’a?
Gezmeye diye gittik açıkçası. Gidelim bakalım, ne var ne yok diye. Bizi merak etmişler tanışalım, dedik. Valla biz bir gittik, bırakmadılar; orada kaldık. O kadar popüler olduk ki, oradaki müzisyenler imza toplayıp bizi ülkeden attırmaya çalıştı. Bu adamlar bizim işimizi alıyor diye. Düşünsene, orada bağlama diye bir enstrüman yok ki, ben o insanların pastasını böleyim. Ama insan ya bu, nefis ya!.. Başka şeyler düşündüler. Bir şey olmadı tabii. Bakın şimdi ne güzel müzikleri değişti, müzikaliteleri ve bakış açıları yükseldi.
Çölde nasıl yaşadınız?
Biz gitmeden Mısırlı Ahmet, uzun seneler bölgede kalmış. Orada, Adnan diye bir arkadaşının kampına gidermiş. Arkası Sina Çölü, ön tarafı Kızıldeniz. O adam üç beş arkadaşıyla, ticari kaygısı olmayan bir kamp kurmuş. Ne turist var, ne de elektrik var, ne su var, ne yiyecek var ne içecek var. Hiçbir şey yok; Allah’ın çölü! Aytaç biraz itiraz etti, ne işimiz var çölde diye. Korkuyor, akreple, yılanla çölde ne işimiz var diye. Kahire’den bir altı saatlik yol yaptık. Alacakaranlıktı. Gün doğmaya yakın. Güneş Kızıldeniz’in üstünden bir çıktı! Bir baktım etrafıma. Aman Ya Rabbi! Burası neresi dedim ya. Çok güzel bir ortam. Boş... Ama çok dolu yani. Sonra o atmosfere hayran oldum. O yokluk benim çok hoşuma gitti. Sonra sekiz ay Ahmet abiyle kaldık.
Çadırda mı?
Çadır madır hiçbir şey yok abi.
Gündüzleri 55 derece. Sadece mağaralar var.
18 ay oralarda ne yaptınız?
Enstrüman çalıştık. Yani yeri geldi günde on beş-on altı saat çaldık. Bu da neden biliyor musun? Can sıkıntısından. Çünkü yapacak bir şey yok. Uykudan uyandın, hadi yemek yedin.. Eee napalım? Hava sıcak denize girelim. Ne kadar girebilirsin? Yirmi dakika, hadi bir saat yüzdün çıktın. Na’palım şimdi? E, hadi saz çalalım bari... Oturup akşama kadar çalardık, akşam bir şeyler atıştırır sonra yine çalardık sabaha kadar. Sonra isteyen dinlenir mi, kitap mı okur, gökyüzüne bakıp Allah’ı mı düşünür ya da kendinin bir böcek olduğunun farkına mı varır?.. Hayat böyle bir hayattı. Bunun beş ayı Kızıldeniz kıyısında, kalan üç ayı da bayağı koptuk ve çölün içine girdik. Her yer çöl.
Ne oldu da bitti bu macera?
Birtakım şeylerin farkına vardık. Öğrendik. Burası bir okulsa biz bunu bitirdik dedik.
Sonra İsrail’de konserler verdik üç ay boyunca. Mısırlı Ahmet, kardeşi Levent Yıldırım ve ben. Dünyanın en iyi caz okullarından birinde iki darbuka bir bağlama konsere çıktık. Orada bütün öğrenciler, hocalar bizi dinliyor. Elinde bağlama var, nereye kadar ne çalabilirsin yani?
Çölden dağa neler değişti?
Bu arada çölde kendi halimize çaldığımız şeyler artık kulağımıza yer etti. Beste oldu sonra; mesela Taksim Trio’daki Biçare çölde çıktı. Bir kerede çalınmış bir şeydir. Oturayım da şöyle bir beste yapayım diye bir beste olmaz zaten, olamaz. Bu nasıl bir şey biliyor musun? Düşün ki balık tutuyorsun. Oltayı attın. Balığı yakaladın. Çekmiyorsun. Balık oltanın ucunda ama istediğin an çekebilirsin. İster çeker yersin. İstersen ‘o balık zaten bende, dursun biraz daha takılsın’ dersin. Ama ne olur? Besteyi unutmazsın ama bir dahaki çalışında yeni bir şey çıkar. Besteyi böyle şeyler oluşturur. Yoksa ‘Aa ben şöyle bir şey buldum, arkasından da şöyle bir şey yapsam.’ dersen olmaz