Temür Köran’ın yağlıboya çalışmalarından oluşan 15. kişisel sergisi Evin Sanat Galerisi’nde açıldı. Köran, ‘Bir resmin nasıl bitmesi gerektiği değil, nasıl sürdürmek gerektiği meselesi var bende’ diyor

Bundan üç yıl önce yine Evin Sanat Galerisi’nde, yine aynı odada Temür Köran’la o zamanki sergisiyle ilgili söyleşi yapmıştık. Yine aynı yerde Temür Köran’la buluştuk. Üzerinden üç yıl geçmiş, her insan gibi Köran’ın da hayatın da birtakım değişikler olmuş ve bunlar resimlerine yansımıştı. Temür Köran’a galeriye girer girmez kendini belli eden değişimi sormak zorundaydık.
Değişmişsiniz...?
Değişiklik kaçınılmaz. Çünkü siz de değişiyorsunuz. Siz de aynı insan değilsiniz. Süre gelen ve yürüyen bir yanı var. Bir resim diğerini sipariş eder, davet eder. Alışkanlıkları yenebilmek önemli. Alışkanlıkları devam ettirdiğin zaman bir süre sonra yaratıcı mekanizma daha basit duruma geliyor. Dolayısıyla araştırmacı yanın biraz örseleniyor. O zaman da ister istemez benzer şeyler üretmeye başlıyorsun. Alışkanlıklar ister istemez belli bir yöntemi de beraberinde getiriyor. O yöntem bir kısır döngünün içine sokuyor ve sürekli o yöntemleri kullanıyorsun.
Değişim kaçınılmaz diyorsunuz. Bu sergiyi hazırlarken çalışma yöntemleriniz de değişti mi?
Resimde bazı klasik oyunlar vardır. Çünkü biz akademili çıkışlıyız ve ister istemez klasik yapıtların kurallarına göre hareket etmeyi öğrendik. O oyunlar bitmiyor. Bugün çağdaş sanatın getirdiği bazı önermeler var. Mesela tema olarak iç monologlar ya da bir otobiyografi, portreler gibi konular içinde kalıyorsun. Bir realiteyi klasik bir öğreti backround’uyla düşünüp bir gerçekliği görünür olma halini açarak onu bir kere daha sorgulayarak, ona şüpheli bakarak ele almak. Bunu yaptığınız zaman yapıt açık yapıt olma yoluna doğru gidiyor. Yani siz o tek görüntüyü gerçekliğinden çıkarıp çoklu bir ortama sokuyorsunuz. İzleyici de bu tip yapıtlara baktığı zaman kendi önermesini getiriyor. Halbuki sanat üreten insanlar bir önermeyle yaklaşırlar, bir şey söylerler yaptıkları görüntü üstüne. Ben önermelerin oluşmasını sağlayan bir bahçe sunmak istiyorum. Üretilen her önerme bakan kişinin kendisine ait olsun istiyorum. Bu çoklu bakış açısı aslında benim bir tür dünya görüşüm haline geldi. Bu başlarda hep vardı ama bu kadar belirgin değildi. Dolasıyla bir resmin nasıl bitmesi gerektiği değil, nasıl sürdürmek gerektiği meselesi var bende.
Katalog yazısında Soner Özdemir resimleriniz için şunu yazmış: “Temür Köran dünyayı sanki atılan zarlara göre her an değişiklik olabilirmiş gibi resmediyor.” Siz bu tespiti nasıl buldunuz?
O cümleyi okuyunca ben de çok beğendim. Sizinle konuşmanın benzerini biz Soner’le de yapmıştık. Soner konuşmaları yazıya döktü ve çok iyi tespitte bulundu. Bence çok cesurca bir tespit.
Siz işi üreten kişi olarak kendiniz için böyle bir tespitte bulunamayabilirdiniz belki de.
Bu bir bilinç akışı. Resimde bir özgürlük alanı var. Resimlerimin bir çırpıda yapılmış gibi görünsün istiyorum ama bunu kazanmak için büyük bir altyapı ve etüt var. Zarı atıp şansıma ne çıkar gibi değil tabii ama hayat zaten tesadüflerden oluşuyor. Aynı sokaktan geçerken aynı şeyi yaşamıyorsunuz. Aynı resmi de iki kere yapamazsın. Benim tekrar etme çalışmalarım vardır ama sanatın da böyle bir özgür alanı var. Bu tür fantazmalarla, oyunlarla doğanın karşısında yapısalcı bir duruş sergiliyorsunuz; bozarak yeniden inşa ederek. Biz biraz şanslıyız kültür olarak. Hem batı sanatını ve doğulu yaşam tarızını biliyoruz. Perspektifin neredeyse her türlüsünü kullandım bu sergide diyebilirim.
Serginin de ismi yok, resimlerin de...
İsimleri yok ama ister istemez resimlerin lakapları oluyor. İzleyiciyi sınırlamak istemiyorum. David Lynch’in filmlerini üniversitelerde okutuyorlar, araştırmalar yazılıyor, çiziliyor. Adama soruyorlar “Bu sahneyi ne düşünerek çektiniz?” diye. “Bilmiyorum” diyor. Bence çok doğru cevap. Onun ne düşündüğü önemli olabilir ama eğer sonucu o belirlerse, o açık yapıt olma halinden çıkar. O her zaman üstünde düşünülmesini istiyor, nokta koymak istemiyor. Resimlere isim vermemek de bana böyle bir şeymiş gibi geliyor. O yüzden sergiye de isim koymadık. Soner’in katalog yazısındaki ‘olası dünyalar’ iyi bir isim oldu.
Kavramsal işler o kadar denendi ki tuval resim yapmak daha marjinal kaldı. Sizce öyle mi?
Bir gerçek var; her zaman figürün hikayesi vardır. Her zaman tuval resmi olmak zorundadır. Mağara duvarlarına resim yaparak insanoğlu başlamıştır bu işe, bugün de o boyama, çizme güdüsü vardır. Değişmez bir kanundur bence bu. İşaret etmek, sembollerle anlatmak, figür çizmek ve bunu içselleştirmek, sunmak hep sanatçıya özel bir davranıştır ve hikayesi sonsuzdur.
Soyut resim peki?
Soyut resim için aynı şeyi söyleyemem. Soyut resim bence yüzyılın başında Malevich’lerin yaptığı hiçlik felsefesi üstüne soyut çalışmalardır. Kandinsky’nin müziği koşut olarak alıp yaptığı çalışmalarıdır. Miro’nun bilinç akışıyla soyut işler yapması, bir noktadan sonra felsefi yeni bir şey olmadığında soyut resiminde bununla birlikte donduğunu hissediyorum. Yapılan her soyut çalışma aslında bana göre bir öncekinin türevi olmak zorunda. Yeni bir felsefe yeni bir hayat tarzı daha üstüne konulmadı. Soyut kurallar üstüne resmimi kuruyorum. Soyut enstrümanlar kullanıp üstüne figürâtif hayatı kuruyorum aslında. Tabii ki resmin taşıyıcı elemanları onlar. Bazen öyle de bırakmak geliyor. Çünkü resim adına bir şey yapıyorsunuz. Resmi konudan sözden tamamen bağımsız düşünüp kuralları koyduğunuz zaman kimyanın imkanları, malzeme, açı, ışık... Hiç bir şeyin bittiğini söyleyemeyiz. Ne figürün, ne soyut resmin. Hayat devam ediyor.