Temmuz ayının son haftasını Finlandiya’nın güneydoğusunda bulunan Savonlinna şehrinde geçirdim. Yaz aylarında festival gezmeyi seven operaseverlerin iyi bildiği bir yerdir bu küçük şehir, zira 1967 yılından beri prestijli bir opera festivaline ev sahipliği yapıyor. Opera festivali de olmasa, Finlandiya’nın öne çıkan şehirleri arasında kaybolup gidecek küçücük bir yer Savonlinna. Ülkenin ‘göller bölgesi’ diye anılan bu yöresine damgasını vurmuş iki doğa zenginliği burada da var: birbiri içine girmiş binlerce göl ve uçsuz bucaksız ormanlar...
Ama Savonlinna’nın sahip olduğu bir kültürel miras, değil göller bölgesinde, ülkenin hiçbir yerinde yok. İşte şehrin opera festivali tam 42 yıldır Olavinlinna Şatosu adlı bu tarihi yapıda düzenleniyor. Burası, geçmişi 1475 yılına uzanan, Kuzey Avrupa’nın en iyi korunmuş ortaçağ kalesi olarak biliniyor. Yüzyıllar boyu türlü savaşlara sahne olmuş, İsveç ve Rusya arasında devamlı el değiştirmiş Olavinlinna’dan pekâlâ güzel bir opera sahnesi yaratılabileceği fikri, ilk olarak, yurtseverliğiyle tanınan ünlü Finlandiyalı soprano Aino Ackte tarafından 1907 yılında ortaya atılmış. 1912’de ilk festivalin düzenlendiği Olavinlinna’nın soğuk taş duvarlarında beş yıl boyunca Fin operaları çınlamış. Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte rafa kalkan festival ta 1967 yılına kadar bir daha canlandırılamamış. Bu ülkeden çıkan ünlü bas Martti Talvela’nın, sanat yönetmenliği görevini üstlendiği dönemde, festivalin yeniden canlandırılması ve dünyadaki benzerleri arasında saygın bir yere kavuşturulmasındaki payı çok büyük.
Karadan nehirle ayrılan Olavinlinna Şatosu’na, dar bir köprü üzerinden yürüyerek ayak basan misafirler, yapının içine girdiklerinde taş duvarların arasından geçip ‘fuaye’ye ulaşıyor. Şatonun iç avlusuna yerleştirilen 2,200 kişilik oditoryum, demir konstrüksiyondan imal edilmiş. Tepesi, akustiğe zarar vermeyecek hatta onu iyileştirecek şekilde profesyonelce kapatılmış. Böylece oditoryumun akustiği neredeyse Aspendos’u aratmayacak bir kıvama kavuşmuş. Sahnedeki sesler çok az kayıpla izleyiciye ulaşıyor. Sahne ise, bu festivale özgün kimliğini veren öğelerin başında geliyor. Zira yalnızca altı metre genişliğiyle, ilk bakışta herhangi bir opera sahnelenemez intibaı vermekle birlikte, yönetmenlerin mekâna özel uygulamalarıyla bu açık kapatılmaya çalışılıyor. Sahne daracık ama gereğinden fazla uzun ve uçlara doğru iyice daralıyor. Burada en zor iş yönetmen ve dekorcuların çünkü bu elverişsiz sahnede az malzemeyle çok şey anlatma görevi düşüyor onlara. Sanatçıların giriş çıkışları, ağırlıklı olarak, sahne arkasını teşkil eden kocaman taş duvardaki sağlı sollu iki kapıdan gerçekleştiriliyor. Bu iki kapı uzun merdivenlerle sahneye bağlanıyor. Geleneksel bir opera sahnesinde rastlayamayacağınız bu giriş-çıkışlar, yönetmene de ayrı bir özgürlük tanıyor. Kimi zaman giriş çıkışların oditoryumu kullanarak izleyicilerin arasından da yapıldığına şahit olunabiliyor.
Tüm gösteriler kapıl gişe
Savonlinna’da bulunduğum süre boyunca sahnelenen operaların hepsi de kapalı gişeydi. Her yıl ortalama 60 Bin kişi izlemeye geliyor bu festivali dünyanın dört köşesinden. Yine de ağırlık yüzde doksan’lık bir oranla Finlandiyalılarda. Yabancı izleyiciler yüzde on düzeyinde. Görüştüğüm genel müdür Jan Hultin’e festivalin rakamlarını sordum. Toplam bütçelerinin Sekiz milyon Euro (İstanbul Müzik Festivali’nin yaklaşık sekiz katı) olduğunu söyleyen Hultin, bu rakamın yüzde yetmişinin bilet gelirlerinden oluştuğunu söyleyerek beni çok şaşırttı. Zaten o da bu rakamın benzerleriyle kıyaslandığında bir dünya rekoru olduğunun altını özenle çizdi! Bütçenin geri kalanını, Fin Hükümeti (yüzde dokuz) ve Savonlinna şehri (yüzde 5) oluşturuyor.
Gelelim bu yılki repertuvara... 3 Temmuz ve 1 Ağustos günleri arasında düzenlenen Savonlinna Opera Festivali’nde bu yıl ağırlık yine İtalyan operalarındaydı. Ben orada bulunduğum bir haftalık süre boyunca sırasıyla ‘Madama Butterfly’, ‘Lucia di Lammermoor’, ‘Turandot’, ‘Cavalleria Rusticana/Palyaçolar’ ve ‘I Puritani’ operalarını izledim. Bir de resital vardı programda. Küba asıllı Amerikalı soprano Eglise Gutierrez, akustik harikası Savonlinna Hall’da aryalar ve Küba şarkılarından oluşan bir resital sundu. Ama en büyük sürprizi sona sakladım. Benim bu yılki Savonlinna Festivali’ni ziyaret etmemin en önemli sebeplerinden birine sıra geldi çünkü. Uluslararası opera sanatçılarımızdan bas Burak Bilgili de bu yıl burada sahnelenen Bellini’nin ‘I Puritani’ operasında Giorgio rolünde sahneye çıktı ve büyük alkış aldı. Bu temsilin Finlandiya’daki opera yaşamı bakımından önemli büyüktü çünkü Bilgili’nin sahneye çıktığı 29 Temmuz gecesi ‘I Puritani’nin ‘Finlandiya prömiyeri’ yapıldı. Bu ülkedeki operaseverler gözlemlediğim kadarıyla o akşam çok daha farklı bir heyecan yaşıyordu.
Operayı, festivalin bu yılki konuk topluluğu Teatro Massimo di Palermo sahneye koydu. Savonlinna Festivali’nin bir özelliği de bu. Her yıl festivalin son haftasını konuk bir topluluğa ayırıyorlar. Bu yıl sıra Palermo topluluğundaydı. Palermo Operası’nın konuk sanatçısı olarak ‘I Puritani’ kastında yer alan Bilgili’nin bu, ilk Savonlinna rolü değil. 2006 yılında ‘Carmen’ operasında Escamillo rolünde de söylemişti yetenekli şancımız. Ona bu festivalin kapısını açan ise Helsinki’de beş yılda bir düzenlenen dünyaca ünlü Mirjam Helin Şan Yarışması’nda 2004 yılında aldığı ikincilik ödülü olmuştu.
Yılın sanatçısı Gutierrez
Bilgili, bel canto döneminde yazılan en güç operalardan biri sayılan ‘I Puritani’nin kilit rollerinden biri olan Giorgio’yu söyledi. Kendisini çok sevdiği belli olan Finlandiya izleyicisini hayal kırıklığına uğratmadı genç sanatçımız ve çok başarılı bir icra ortaya koydu. Bellini’nin tam bir bel canto (güzel söyleyiş) başyapıtı olan operasının uzun cümlelerini muhteşem bir legato ve nefes kontrolüyle söyledi. Koronun etkin olmadığı, arya ve ‘ensemble’lere dayanan operanın hemen her anında sahnedeydi Bilgili. Elvira’nın müşfik ve aynı zamanda otoriter dayısı Giorgio’yu inandırıcı bir oyunculukla canlandırdı. Bilgili’nin bir büyük artısı da, İtalyanca diksiyon ve telaffuzda çok başarılı olması. Sahnedeki İtalyanların bile pek çoğundan daha iyiydi bu konuda, her dediği anlaşıldı. Tüm bu hasletleriyle, operanın sonunda kopan alkışları ve ‘bravo’ları hak etti sanatçımız.
Bilgili’nin, birlikte Türkiye’de de birkaç kez konser verdiği koloratür soprano eşi Eglise Gutierrez festivalde ‘2009 Yılının Sanatçısı’ unvanıyla bir resital vermenin yanı sıra ayrıca 2007 yılının çok beğenilen prodüksiyonu ‘Lucia di Lammermoor’da yeniden başrolü söyledi. İki yıl önce burada bu rolde harikalar yarattığını duyduğum Gutierrez’in izleyeni ne denli afallatan bir Lucia’ya dönüştüğüne 24 Temmuz akşamı ben de şahit oldum. Tam anlamıyla bir ‘tek kişilik gösteri’ idi o akşam şahit olduğumuz. Gutierrez, muhteşem sesi, yorumu ve çok az solistte görülebilecek sahne elektriğiyle Donizetti’nin aklını yitiren kadın karakterine öyle bir can verdi ki, Finlandiyalı izleyicilere operanın sonunda kendisini ayakta alkışlattı! Beğenilerini genellikle ‘bravo’lar eşliğinde ayaklarını tıpkı Almanlar gibi yere vurarak ifade eden bu kuzey halkı için pek görülmedik bir tepkiydi bu. Gutierrez’in önü çok açık. Önümüzdeki dönem onu birbirinden önemli sahnelerde Florez ve Hvorostovsky dâhil büyük isimlerle izleyebileceğiz. Belki günün birinde bir Türk sahnesinde, eşi Burak Bilgili’yle birlikte... Neden olmasın?