Beyazperde tarihine kült bilim-kurgu “Mad Max” serisini kazandıran Avustralyalı yönetmen George Miller, 90'larda ilgi duymaya başladığı canlandırma sinema alanında “Neşeli Ayaklar” ile en en başarılı yapıtını ortaya koyuyor.
Antartika'da yaşayan İmparator penguenlerinin her birinin ruh eşini bulmak ve etkilemek için bir Kalbe Seslenen Şarkı'sı olmalıdır. Ve bir gün bu toplulukta şarkı söyleyemeyen bir penguen dünyaya gelir. Kahramanlarımız Memphis ve Norma Jean'in oğlu Mumble, dünyanın en kötü şarkıcısıdır. Ancak, nasıl olduysa kendisi çok iyi tap dansı yapar.
“Oyuncak Hikâyesi”, “Buz Devri”, “Kayıp Balık Nemo”, “Canavarlar”, “Shrek”, “Çılgın Dostlar”… Ve nihayet “Neşeli Ayaklar”ın gösterime çıkmasıyla birlikte, gerek sanat yönetimi gerekse ticarî açıdan ulaşılan inanılmaz bir başarı… Kim ne derse desin, “animasyon sinema”yı sıradan bir çocuk eğlencesi olarak görüp, ona film tanıtım sayfalarının kıyısında köşesinde üstünkörü yer verme dönemi artık çoktan geldi geçti. Çünkü bu kategorideki filmler, hem sabır sınırlarını zorlayan uzun çalışma süreleri, hem devâsâ bütçeleri, hem dünyanın en ünlü yıldızlarının bayıla bayıla yaptıkları seslendirmeler ve hem de gişede elde ettikleri olağanüstü hasılatlarla, artık en az bir “gerçek oyunculu film” kadar ilgi ve saygıyı hak ediyorlar.
Walter Disney'in 1930'larda açtığı yoldan istikrarlı adımlarla ilerleyen Amerikan sineması da hiç kuşkusuz ki bu çetin çeviz filmcilik türünün dünyada hâlâ en büyük markası konumunda. Gerçi animasyon alanında Japonya'dan Fransa'ya, Rusya'dan İngiltere'ye kadar pek çok ülkede zaman zaman göz kamaştırıcı işler ortaya konuluyor; fakat şimdilik hiç bir ülkenin bu sektöre Hollywood'un baronları kadar bütçe ve emek harcama kudreti yok.
Zaten bu tür filmlerin kamera arkası görüntülerini izlediğinizde, içi boş bir “anti-emperyalist söylem” tutturarak zırvalamanıza da izin vermiyor Amerikalılar. Her kahramanın kişiliğini oluşturmak için yapılan ve haftalarca, aylarca bir sinir savaşı şeklinde geçen beyin fırtınası toplantıları, en az Amerikan bağımsızlık savaşını anlatan kalabalık kadrolu bir savaş filmi kadar özenle çalışılmış görkemli setler, sektörün en iyi animasyon sanatçıları, yeryüzünde henüz bir eşi benzeri daha bulunmayan özel üretim bilgisayarlar, hafiften tereddütle söylenmiş bir tek kelimeyi bile dünyanın en ünlü yıldızlarına ardarda defalarca okutan ayrıntı manyağı seslendirme yönetmenleri var bütün bu filmlerin arka planında. İşini profesyonelce yapan bu ekipler karşısında da insanın şapka çıkarmaktan başka şansı olmuyor. Hele de geçtiğimiz günlerde katıldığım, bizim câmiadan bir ekibin düzenlediği mütevazı bir sinema organizasyonunda “çadır tiyatrosu”ndan farksız ödül törenini görünce, işini namusuyla yapan elin Amerikalısına işkembe-i kübradan atıp tutmanın öyle çok da kolay olmadığına bir kez daha kanaat getirdim!
Öncelikli olan, Amerikan toplumunun beğenileri
Son dönemlerde ardarda gösterime giren çizgi filmlerin istisnasız tümü, bu türden usta işi birer çalışmanın ürünü. Çocuklarınızla ya da diğer küçük akrabalarınızla birlikte sinemaya gittiğinizde onları iki saat boyunca doyasıya eğlendirmeyi, dahası satır aralarında onlara bazı olumlu mesajlar vermeyi de peşinen garanti ediyorlar. Buraya kadar her şey çok güzel. Ancak, gözden ırak tutulmaması gereken bir gerçek daha var: Bu Amerikan animasyonlarının hepsi, öncelikle 300 milyonluk ABD pazarının alışkanlık ve beğenilerine göre yazılıp çekiliyor. ABD'nin kuzey ve güney komşuları Kanada ve Meksika'nın beğenilerinin de merkezî ülkeden çok farklı olmadığını düşünürsek, Hollywood'un aslî derdi kendi kültürünün mensuplarını memnun etmek. İç pazarda gişe ve ödül açısından iyice doyuma ulaşıldıktan sonra filmler bu kez de dünya küresinin diğer köşelerine yayılmaya başlıyor. Fakat, ısrarla belirtmeliyim ki sektörü yakından tanıyanların da iyi bildiği üzere, Amerikalı bir yapımcı için her zaman ülkesindeki gişe başarısı önceliklidir; Türkiye gibi üçüncü dünya ülkelerinden gelecek olan hasılat, bu sektöre ancak mükellef bir ziyafet sonrası yenilen tatlı boyutunda katkı sağlıyor.
O yüzden, tıpkı gerçek aktörlerin oynadığı uzun metrajlı konulu filmlerde olduğu gibi, animasyonlarda da karşımıza sık sık bizleri yadırgatan, kültürel algılarımıza, alışkanlıklarımıza ve de inançlarımıza ters düşen kimi unsurlar çıkabilmekte. Sözgelimi, “Shrek” gibi çocukları hedeflediği varsayılan bir filmin her iki bölümünde de yeşil renkli kahramanımızın iyice azmış olan libidosu ve fırsatını bulduğu her köşede prenses sevgilisinin üzerine atlaması, ayrıca kimi bölümlerde cinselliğe vurgu yapan şarkıların söylenmesi benim gibi pek çok “gerici” izleyiciye yadırgatıcı gelmişti. Ancak, Amerikan toplumu gibi çoğunluğun erken yaşlarda başlayan bir “özgür cinselliğe” inandığı/inandırıldığı, bunu reddedenlerin ise “tımarhane kaçkını” muamelesi gördükleri ülkelerde böylesi bir yaklaşım artık herkesçe doğal karşılanıyor.
'Drama'dan 'animasyon'a uzanan bir kariyer
Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en iyi animasyonları arasında yer alacağı şimdiden garanti olan “Neşeli Ayaklar”da da -cinsellik anlamında olmasa bile- geleneksel kültür algılarımız açısından bize uzak bazı mesajlar var. Ancak, şimdiye kadar sinema perdelerine ve televizyon ekranlarına yansıyan hangi batı kaynaklı çizgi filmde bu gibi öğeler yoktu ki? Daha bir ay önce gösterimde olan “Fare Şehri”, üç boyutlu animasyonla çekilmiş olmasının dışında istisnasız her yönüyle bir “erişkin filmi” görünümündeydi.
O bakımdan, son dönemde birbiri ardına gösterime giren animasyon filmlere, hele de “Buz Devri” ve “Oyuncak Hikâyesi” gibi -senaryoları Hollywood yazarları tarafından çok daha sıkı süzgeçlerden geçirilmiş- örneklere belli bir sempatiyle yaklaşıyorum. Ama benimkisi, art niyetli örneklere karşı ihtiyatın asla elden bırakılmadığı bir iyimserlik…
Kendisini 1979-1985 yılları arasında çektiği ve sonradan bilim-kurgu sinemasının kült yapıtları arasına giren üç ayrı “Mad Max” (Çılgın Max) filminden tanıdığımız Avustralyalı yönetmen George Miller (62), arada çektiği “Witches of Eastwick” (Eastwick Cadıları, 1987) ve “Lorenzo's Oil” (Lorenzo'nun Yağı, 1992) adlı iki başarılı dramadan sonra, 1990'larla birlikte animasyona merak sardı. Bu türdeki ilk filmi olan 1995 yapımı “Domuzcuk Babe”den sonra aynı filmin ikincisinin de yapımcılığını üstlendi. Miller şimdi ise animasyondaki ustalık dönemi ürünü sayılabilecek “Neşeli Ayaklar”ı sunuyor bizlere.
Dediğim gibi, bu filmin geçen yıl ABD'de en çok izlenen film olması ve muazzzam bir gişe başarısı elde etmesi tamamen Amerikalıların kültürel algılarıyla ilişkili bir durum. Daha henüz Beyaz Saray'ın arzuladığı kıvamda “tek tip”leşemediğimiz için, onları çok eğlendiren kimi espriler, karakterler, görkemli dans gösterileri ve de kimi şarkılar bizi bazen hiç eğlendiremeyebiliyor.
Buna karşılık, birbirinden boş iki Türk filminin gösterime girdiği bu zayıf hafta sonunda, daha önce sinemalarımızda gösterilip sömestr tatili aşkına bir tur daha piyasaya sunulan “Cars” (Arabalar) ile birlikte çocuklarımızı eğlendirmeye yönelik iki orta hâlli seçenekten biri. Daha iyi bir planınız yok ise, onlara karne armağanı olarak sunulabilir. En azından “gerçek” filmlerden çok daha az görsel-işitsel kirlilik içeriyor!
Yeni Şafak
Yayın Tarihi :
26 Ocak 2007 Cuma 10:19:07