19
Mart
2026
Perşembe
KÜLTÜR/SANAT

Otoritenin 'ikna odaları' bu sergide

Otoritenin tüm 'ikna odaları' bu sergide

Genç ressam Erinç Seymen'in otoriteyi sorguladığı 'İkna Odası' başlıklı sergisi Galerist'te. Üslupçu olmaktan her zaman kaçındığını söyleyen Seymen'in sergisi farklı biçimlerle ve malzemelerle 'tek kişilik bir grup sergisi' izlenimi yaratıyor

Gözetleme kamerası başlıklı bir melek, zevk, acı ve baskıyı sınırları muğlaklaşmış bir şekilde yüze çarpan klinik, okul, fabrika manzaraları, işkence edileceği aletleri seçercesine bakan genç bir kadın... Genç sanatçı Erinç Seymen’in dördüncü kişisel sergisi ‘İkna Odası’ kendini belli etmediği yerlerde propagandanın, “kanaat inşasında etkili psikolojik unsurların”, izini sürüyor. Seymen’in uslupçu olmaktan her zaman kaçındığını söylemesine paralel bir biçimde, farklı biçimlerle ve malzemelerle bir grup sergisi izlenimi yaratan ‘İkna Odası’, 20 Haziran’a kadar Galerist’te.

Sergindeki farklı üsluptaki işler, ‘İkna Odası’ kavramında nasıl birleştirilebilir? ‘İkna Odası’nın, üretim sürecinde zihnini meşgul eden bir kavram olduğunu söyleyebilir misin?
Yalnızca Nur Serter’in kurduğu ‘ikna odası’ değil, militarizmin beden eğitimi dersinde toplumsal cinsiyet üzerinden kodlandığı okul bahçesi, arzuların ‘toplum huzuru’, ‘günlük yaşama entegrasyon’ gibi tartışmalı ölçütlerle düzenlendiği terapi koltuğu, fikir önderlerinin büstleriyle ‘işaretlenmiş’ kent meydanı, kısaca otoritenin toplumsal ve bireysel ölçekte icra edildiği tüm ikna odaları bu sergiye kaynaklık ettiler.
‘Klinikte Bir Gün’, ‘Okulda Bir Gün’, ‘Fabrikada Bir Gün’ serisi iktidara dair bir manzara çiziyor. Bu manzarada iktidarın nerede olduğu çok belli. Ama payet kullandığın çalışmalarında, ayrım muğlak.

Nerede iktidarın propagandasına maruz kaldığımızı tespit etmek günümüzde ne kadar mümkün sence?
Toplumsal algının bağışıklığı arttıkça propaganda yapmak için daha incelikli ve kurnazca yöntemlere başvurmak gerekiyor. Kısa ömürlü bir canlı olduğu için ölümü çağrıştıran ama bir yandan da zarafet simgesi olarak görülen kelebeği bombayla birleştirdiğim payetli pano ölüm kültürünün, şehitliğin, kendini feda etmenin yüceltilmesine dairdi. Diğer payetli pano, yani güvenlik kamerası kafalı melekse insanları sıkı denetim mekanizmalarıyla barıştıran ulvi gözler biçiminde görmekle alakalıydı biraz da. Kişiler bu denetim mekanizmalarının arkasındaki iradenin iyicil niyetlere sahip olduklarına inanırlarsa, rahatsız olmak şöyle dursun, pekâlâ da gözetlenmeye, hatta bundan haz üretir hale gelebilirler.
Bir kot reklamı kampanyasında kullanılan protestocu figürasyonu ve ‘isyan’ motifi kime ne kadar inandırıcı gelmiştir bilmiyorum ama görünüşe bakılırsa büyük sermaye artık kendisine direnmeye çalışan siyasi hareketlerin dahi terminolojisini kullanmaktan çekinmiyor. Ya da mesela siyasi iktidarların istisnasız hepsi emek kavramı etrafında kutsiyet harlesi örüp, çalışkanlığı tekrar tekrar bir yüksek insani değer olarak tanımlar. Ancak suni ve alenen faşizan gerekçelerle sendikalar üzerinde kurulan korkunç baskılar bu çalışkanlık- emeğin kutsallığı lakırdılarıyla beraber düşünüldüğünde siyasi iktidarın düpedüz köle ahlakı tesis etmek istediğini kanıtlıyor. Aynı biçimde Taksim Meydanı’na ‘makul sayıda’ insanın girmesine izin verilmesi de 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesinin gayrisamimi bir jest, bir tür ucuz sus payı olduğunu gösterdi, kısaca “1 Mayıs tatil, şikâyetlerinizi erteleyin, hava da güzel, gidin, piknik yapın” dendi.

Videolarını önceden yazılı bir metin üzerine mi kurguladın?
Video performansları son:DA ile beraber Arif Nihat Asya’nın ‘Bayrak’ ve Faruk Gürtunca’nın ‘Bu Arslana Dokunmayın’ isimli milliyetçi ve oldukça ajitatif şiirleri üzerine kurduk ve ilkini İstanbul’da Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi’nde, ikincisini de Slovenya’da UGM’de gerçekleştirdik. İki performansta da izleyicilerle aynı bina içinde ama onların giremediği başka bir odadaydık. Miha ve Metka güvenlik kameraları ve mikrofonlar aracılığıyla kaydettiklerini canlı olarak bozup, manipüle ediyorlar, bu canlı işlem ise projeksiyon ve hoparlörler aracılığıyla izleyiciye ulaştırılıyordu. Videolar üzerinde hiçbir dijital işlem uygulanmadı, her şey o performansta gerçekleşti, sonradan sadece altyazıları ekledik. Bir anlamda ‘halka kapalı’ ideolojik karargâhlarda olduğu gibi.

‘İttifak’da militarist imgelerden sancakla bir cinsel pozisyon tasvirini birleştirmişsin. Sence buradaki vurgu ikili ilişkilere bile sinen hiyerarşik yapıya mı yoksa cinsellik, militarist imgelerin altını oymak için kullandığın bir unsur mu?
Bayraktaki imgeyi iki biçimde, hem bir cinsel edim hem de bir işkence sahnesi biçiminde okumak mümkün aslında. En katı mahkûmiyet ve yoksunluklarla cezalandırılmış kişiler dahi gözden kaçan işbirlikleri kurabilir, kuytu köşelerde haz üretebilir ve bu hazzı kamufle edebilir. Ama mesela ebeveynlerinin gözünde değer kazanmak üzere kardeşlerin birbirilerinin polisliğini yapması gibi, itaat edenler arasında da itaat ettirenlerin otoritesini güçlendirerek hiyerarşide biraz daha yüksek bir basamağa çıkmaya çalışanlar da bulunur. “Ben sadece emirleri uyguluyorum” bahanesinin arkasına gizlenerek hem patronunun övgüsünü kazanan hem de bir başkası üzerinde şiddet uygulama fırsatını elde eden birinin konumu da çift değerlidir örneğin...

1980’ler kuşağının sözcüsü addedilmekten pek memnun olmadığını söylüyorsun. İşlerin algılanırken yorumcuların kafasında hangi kuşağa ait olduğun, yaşın gibi özellikler gereğinden çok mu yer buluyor?
Öncelikle kendimi hiçbir kategorinin, cemaatin sözcüsü olarak görmüyorum, zira böyle bir temsiliyet sorumluluğunu reddediyorum. Bir stereotipin anti-tezi olarak resmedilmek en az o stereotipin kendisi kadar tehlikeli bana kalırsa. Şüphesiz hem neslimden ayrışan kimi niteliklerim vardır, hem de neslimin bazı tipik semptomlarını taşıyorumdur. Ama artık hepimiz için bu semptomları sollamanın zamanı geldi bence. Artık nasıl bir nesil olduğumuzun ve ne olmamız gerektiğinin dikte edilmesinden sıkıldım, sabotajlar düzenlemek, sürprizler yapmak, boşluklardan faydalanıp çatlakları genişletmek istiyorum. Bir partiyi siyasi eyleme dönüştürmek ya da koşulları, hudutları verili bir siyasi alanda partilemekle ilgileniyorum ben.

Her serginin bir grup sergisi gibi olmasını istediğini söylemiştin. ‘İkna Odası’nda farklı tarzlardaki çalışmaları ayrı ayrı dönemlerde mi gerçekleştirdin? Yoksa hepsinin iç içe geçtiği, birbirini beslediği bir çalışma mı oldu?
Evet, hem zihinsel süreç, hem de yapıtların üretimi pek düzenli olmayan bir geçişkenliğe sahip, öte yandan bütüne yönelik bir kavramsal haritam da vardı. ‘Tek kişilik grup sergisi’ fikri ‘Av Mevsimi’nde de mevcuttu, ama ‘İkna Odası’yla daha keskin biçimde beden buldu sanırım ki, bunda emek yoğun yapıtlar üretmenin büyük etkisi var. Mesela tamamlanması 5-6 hafta süren bir resme ara verip, daha yalın bir başka resimle, bir bayrağın ya da ışıklı kutunun imalatıyla uğraşmak bana nefes aldırıyor. Bir yandan da o uzun mesailer sırasında diğer yapıtlar üzerinde çalışmaya devam ediyorum, çünkü fikirlerimi hemen hayata geçirmiyorum, bu fikirleri uzun uzun çiğneyip geviş getirmek, işlemek ve süzmek ihtiyacı hissediyorum. François Ozon bir röportajında eğer bir fikir aklında 1 hafta-10 gün boyunca dönüp duruyorsa, bunun iyi bir fikir olduğuna kanaat getirip film çekmeye karar verdiğini söylemiş. Buna çok şaşırmıştım doğrusu, benim ufacık bir resmi yapmaya karar vermem bile bazen aylar sürüyor!

 

 

 

Radikal
Yayın Tarihi : 10 Haziran 2009 Çarşamba 18:13:35


Bu haber hakkında yorum yazmak ister misiniz?