Senaristler neden erkeklerin hikâyelerinin içlerini tıkabasa dolduruyor da iş kadınlara gelince “ruh safraları”nı kolayca atıyor?
Tabii ki dizilerdeki kadın kahramanların hikâyesi yok denemez ama o cenahta anlatılar genellikle sade suya tirit, tekdüze ve basit oluyor. Halbuki iş erkeklere geldi mi hikâyeler karmaşıklaşıyor, iri bir yumağa dönüşüyor. Yumağın dibinde bazen tarihe saplı bir kin, bazen travmaya bağlı bir acı, bazen koyu bir yoksulluk, bazen de ezik bir çocukluk bulunuyor. Dizi kadınlarını anlamaksa çok daha kolay, çoğunlukla kıskanç oluyorlar, akıldan çok “hisleriyle” hareket ediyor, kolayca empati kuruyorlar. Bu arada, mebzul miktarda “kötü kadın” mevcut, iyi olanlarsa genellikle “saftoriğin” önde gideni. İşin aslı, gerçek dünyada “kadına” ilişkin ne kadar negatif kalıp-yargı varsa dizilerin çoğunda boy gösteriyor, kadın kahramanların davranışları klişeleşiyor.
Öte yandan, erkeklerin beklenen davranışlarını tahmin o denli kolay olmuyor, çoğu suskun, hatta gizemli, içlerinde fırtınalar kopuyor ama çoğunlukla duygularını saklıyorlar. Kolayca karar veremiyorlar, kendilerine güveniyorlar belki ama dünyaya ilişkin derin kuşkuları var. Kararlarını sıkça değiştirebiliyorlar. Kadınlarsa bir konuda karar verdiler mi bir daha kolayca o karardan dönmüyorlar. Birazdan örneklendireceğim ama, önce bir başka duruma dikkat çekmek istiyorum. Senaryo ekiplerine bir bakın, o dünyada ezici çoğunlukla kadınlar egemen. Neredeyse gerçek dünyadaki kadın-erkek tipolojilerini tersyüz eden kurguyu bizzat kadın senaristler kuruyor, neden acaba? Neden erkeklerin hikâyelerinin içlerini tıkabasa dolduruyorlar ve iş kadınlara geldi mi “ruh safraları” kolayca atılıyor?
Erkek dili
Bu tekil sorunun bir sürü cevabı var. En bildik olanı medya dünyasında pek rağbet gören bir iddia aslında. Dizi izleyicisi kadınlardır. Doğruluğu konusunda emin olamadığım, olsa da senaryo yazımını etkilememesi gerektiğini düşündüğüm bir varsayım. Diyelim ki bu varsayım doğru, o halde senaristin görevi erkek izleyiciyi de yakalayacak bir hikâye kurmak olmalı. Böylece izleyici sayısı artar. Eğer buna “hayır, artmaz” deniyorsa, bir başka varsayım da zımnen kabul ediliyor olmalı. Burada biraz zihin jimnastiğine ihtiyaç var. Şu mu varsayılıyor acaba? Kadın izleyici, kendi yaşamında karmaşık hikâyelere alışkın da olsa, ekran başında hemcinsleri yerine, biraz da kendilerine benzeyen erkekleri izlemek ister. Gerçek hayatta karşılaştıkları, beraber oldukları tek boyutlu, düz düşünen erkekler yerine hayal ettikleri, kendileri kadar karmaşık ve biraz da esrarlı bir hayata sahip bir erkeği mi ekranda düşlemek? Ya da en azından, anlatısıyla vakit geçirmek mi isterler? Olabilir ama yine de eksik bir cevap.
Devam edelim. Belki de kadın senaristler, kendilerine sürekli olarak akıl veren, Türk izleyicisinin “ruhunu okuduğu” iddiasındaki yapımcıların beklentilerine göre kurguluyorlar anlatıyı. Bu doğruysa, anlatıların kurgusuyla gerçek özdeşleşmekte, gerçek yaşamda da erkekler “karmaşık”, kadınlar daha “tekdüze” olarak varolmaktadır. Bunu “kabul etmek”, en hafifinden erkek egemen söylemi benimseyip yeniden üretmek anlamına gelmez mi? Mümkün ama pek işe yaramaz bir cevap. Bir başka basit cevap, dizilerin nasıl yazılması gerektiğine ilişkin olabilir. Denebilir ki, dizi izleyicisi karmaşık bir olay örgüsünü izlemek istemez, konular mümkün olduğunca anlaşılır ve kahramanlar olabildiğince saydam olmalıdır. İyi de, o zaman ne olacak bir sürü karmaşık erkek karakter ve onların kafaları daha da karıştıran “özlü söz önderleri”?
Örneğin, bu sıralar herkes Polat ile Ramiz Dayı’nın sözlerinin “derinliğini” karşılaştırıyor, aslında asıl karşılaştırılması gereken Ramiz Dayı ile Ömer Baba olmalıydı. Hem Polat hem de Ezel önceki yaşamları gizemli hikâyelerle dolu karakterler, o hikâye derinliğinde hiçbir kadın kahraman bulamazsınız Türk TV’lerinin dizi dünyasında. Sadece Ezel mi, o dizinin hemen her erkeğinin (Ali, Cengiz gibi) hikâyesi derin, karakteri katmanlı. Alexander Dumas sağolsun, arkada güçlü bir edebiyat yapıtından “esinlenme hakkı” olunca böylesi kahramanlar yaratmak oldukça kolay olmalı. Karşılaştırma babında, bir de Kurtlar Vadisi’nde kadın kahramanlarını bir düşünün, elimizde sadece klişe karakterler kalıyor.
Tamam o “erkek dizisi”, kadın kahramanı bol bir başka diziye bakalım. Canım Ailem’in “üç şen kızının” da dünyaları yalın ve apaçık, beklentileri de öyle. Dizinin “kötü kadını” Şehnaz, gözünü kıskançlık bürümüş, entrikacı olmasına rağmen derinliksiz yazılmış bir karakter. Kapalıçarşı’nın iki kötüsü var, biri evin “öz” oğlu Timur, öteki ise evin “öz” kızı Yasemin. Şimdi, kötünün “erkek” ve “kadın” versiyonları karşılaştırılabilir. Timur’un hikâyesi karmaşık, neredeyse psikanalitik bir derinlikte yazılırken Yasemin’inki olabildiğince yalın, sıradan bir kıskançlık hikâyesi olarak yazılmış. Şu soruya tekrar dönmekte fayda var: Dizileri sadece kadınlar izliyor olabilir mi? Bence pek mümkün değil. Öncelikle, siyasal içerikli dizilere (Kurtlar Vadisi, Tek Türkiye gibi) erkekler bayılıyor. Erkek izleyici öteki dizilerle de mutlaka karşılaşıyor olmalı, eğer ilgilerini yeterince çekmiyorsa belki de kadın karakterlerin derinliksiz yazılmasından ötürüdür. Çünkü ortada bir başka hakikat var. Erkekler, gerçek hayatta karşılaştıkları kadınların çok daha karmaşık karakterleri olduğunu bal gibi biliyor. Senaryolar derinliksiz yazıldığı için o diziler erkeklere hitap etmiyor olmasın.
Bu arada az da olsa birkaç diziye, bu konuda farklılaştığı için dikkat çekmek gerektiğini düşünüyorum. Bir kere, Parmaklıklar Ardında’nın kadınlarının hikâyeleri alabildiğine derinlikli ve karmaşık. Bu dizinin en önemli handikapıysa, hapishanede geçtiğinden tüm karakterlerine ve izleyicisine zorunlu bir “mahpus hayatı” yaşatması ve melodramdan kurtulamaması. İzleyici sürekli olarak acı veren sahneleri izleyemez, dizinin anlatısı ise “mutluluk sahnelerini” pek üretemiyor.
Bir başka ilginç dizi, iyi bir edebiyat yapıtının verdiği ivmeyle, Hanımın Çiftliği. Bu dizinin kadınları ve özellikli Güllü’nün hikâyesi, ruh dünyası çok katmanlı ve izleyicide merak uyandıran cinsten. Zaten yüksek izlenme oranları bunu ispat ediyor. Son olarak, ileride üstüne yazmak istediğim Kasaba’dan da söz etmek istiyorum. Kasaba’nın öyküsünün katmanlarında etnik çatışmadan aile içi şiddete, oradan da kadın erkek ilişkilerindeki sınıfsallığa kadar birçok yapboz parçası gizli. Ayrıca, daha önce hiç anlatılmayan bir yerleşim birimini, köyle şehir arasında sıkışan, içine kapalı kasaba yerelliğini anlatıyor. Buna ilaveten, gerek kadın kahramanların, gerekse erkeklerin hikâyeleri yeterince karmaşık ve çok katmanlı. Dizide henüz o klişe kötü kadın kahramanlara da rastlamadık, aksine bir sürü kötü erkek var, yani anlatı umut veriyor. Demem o ki, dizilerin izlenmesi için kullanılan “dizileri kadınlar izler” formülünü terk etmenin zamanı çoktan geldi, geçiyor. Ayrıca, dizilerde kadın karakterlerin hikâyelerini “hafifleştirmenin”, davranışlarını “basitleştirmenin”, basmakalıp toplumsal klişelere teslim olmanın hiç de gereği yok. Kadın erkek fark etmez, anlatının karakterleri derinleştikçe dizilerdeki edebi tat artar, kıvam bulur.